David Foster Wallace etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Foster Wallace etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2017 Pazartesi

An!


Tenis seven ve erkekler turnuvasını televizyondan takip eden hemen herkes, Federer Anları denebilecek bir şeyler yaşamıştır. Genç İsviçreliyi izlerken ağzınızın bir karış açık kaldığı, gözlerinizin yuvalarından fırladığı anlardır bunlar, diğer odadaki eşinizin yanınıza koşup iyi olup olmadığınıza bakmasına neden olan nidalar patlattığınız anlar. Az evvel gördüğünüz şeyi yapmanın ne denli imkansız olduğunu kavrayacak kadar tenis oynadıysanız eğer, bu Anlar daha da sarsıcıdır. (...)

(Son zamanlarda bir tür kıyamet duygusu eşlik ediyor hayata, bilemiyorum, kendiliğinden orada olan bir şey, sabah zifiri karanlıkta uyandığımda ya da korna sesinden, gürültüden nasibini fazlasıyla alan bir caddede hızla ilerlediğimde hep bir kıyamet, bir tür son duygusu, belki kış, belki başka türlü bir şey, çıldırtıcı ya da bezdirici değil, sadece orada, bir aciliyet bildirmiyor ama kendini hissettiriyor. Bir kitap, bir film, belki yağan kar, belki de bir sohbet o duyguyu bir süreliğine unutmamı sağlıyorsa eğer, daha bir değerli gözümde bu ara. Hafta sonumun en kayda değer olayı, akıl almaz bir mücadeleye tanık olduğumuzu düşündüğüm Federer-Nadal maçıydı bu bağlamda; tenis tanrıları sağ olsun - ağzın bir karış açık kalması, çığlıklar kopması vs. her türlü heyecan mevcuttu bu karşılaşmada; Wallace'ın betimlemesinin fazlası yok yani, azı var... Pasaj David Foster Wallace'ın oldukça iyi bilinen Federer odaklı makalesinden - Wallace'ın tenis makalelerini biraraya getiren String Theory adlı kitap ise, önümüzdeki aylarda yayımlayacaklarımız arasında, onu da şimdiden duyuralım. Huzurlarınızdan ayrılırken sizi bir başka Federer yazısıyla baş başa bırakıyor ve iyi bir hafta geçirmenizi temenni ediyorum, iyi sizin için ne anlama geliyorsa o anlamda elbette... Görselde Claire Fontane'e ait bir yerleştirme, fotoğraf: Niels Vis.)

19 Nisan 2012 Perşembe

Çok, çok, çok


"Kadınları severim. Cidden. Severim onları. Onlarla ilgili her şeyi severim. Tarif bile edemem ki. Kısa boylu, boylu poslu, şişko, ince kadınlar. İnsanın ağzını açık bırakanından aleladesine kadar hepsini severim. Bana göre bütün kadınlar güzeldir. Doyamam onlara. En yakın dostlarımdan bazıları kadındır. Ortalıkta gezinmelerine bayılırım. Her birinin diğerinden farklı olmasına bayılırım. Anlaşılmaz olmalarına bayılırım. Onları çok, çok, çok severim. (...)"

(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Yayımlanalı bir yıl doluyor! Yukarıdaki iş John Chamberlain'in, adı: Erkeklerin Tüm Hoşlukları.)

2 Nisan 2012 Pazartesi

Olasılık


Borges, Don Quixote'nin Yazarı Pierre Menard adlı öyküde Cervantes'in cümlelerini yeniden ve birebir kağıda döken bir karakter kurgular. Ortaya çıkan metin görünürde Cervantes'inkiyle aynı olsa da bir başka zaman içinde, bir başkası tarafından yazılmıştır ve dolayısıyla anlamı bambaşkadır artık... Geçen hafta David Foster Wallace'ın ölümü ardından yayımlanan romanı (Solgun Kral) The Pale King'in yeni bir edisyonunun yayımlanacağı ve bu edisyonda daha evvel yayımlanandan farklı olarak kitapta 'yer almamış sahnelerin' bulunacağı açıklandı. DVD tanıtımı gibi biraz, değil mi? Solgun Kral, Wallace'ın tamamlanmamış romanının yazardan geride kalan manüskript ve notlar ışığında sert kapaklı bir edisyon olarak yayımlanmıştı; karton kapaklı yeni edisyon duyurulduğu üzere ilk versiyona girmeyen dört 'sahneyi' içeriyor. Romanın sonuna eklenen bir Okuma Kılavuzu, bu sahneleri eklemekle beraber neden ilk versiyonda yani ana roman metninde yer almadıklarını açıklıyor ancak bazı karakterlerin gelişimine ışık tuttukları düşünüldüğünden kitabın sonunda yer vermeyi seçiyor. Yeni edisyonun kapağında spot olarak yer alan cümle şöyle: Daha Önce Yayımlanmamış Dört Sahne ile. Eski yazılarımızdan birinde Wallace'ın Harper's dergisinde yayımlanacak bir yazısına yönelik editörlere gönderdiği faks mesajına yer vermiştik, en hafif betimlemeyle nevrotik derecede titiz bir yazar Wallace, ne söylemek istediğini biliyor ve tam olarak nasıl söylediği konusunda oldukça özenli - yaşıyor olsaydı, böyle gelişmelerin söz konusu olamayacağı aşikar, öte yandan Wallace artık yaşamıyor ve yapıtları, onsuz devam ediyorlar hayatlarına, giderek katlanan, bölünen, çarpılan ve çoğalan subjektif bir gerçeklik resmi dahilinde. Post mortem yani ölümden sonra yazardan geriye cümleleri kalıyor kalmasına da her okuma, kitabı yeniden tanımlıyor ve sonsuz okumalar kitabın evreninin bir parçası artık.

Olasılıklarınız bol, baharınız aydınlık olsun.

(Yukarıda Pale King, sert kapaklı edisyon, Berlin'de bir gece, bir kitapçının vitrininde. Aşağıda Pale King, yeni 'sahneleri' eşliğinde.)






5 Ekim 2011 Çarşamba

Nevroz?

"Romancılar nevrozlarını kurgu yazarak köreltmeye çalışırlar. Ne olursa olsun ne yapıyorsak yapmayı ve bunun için yüce bahaneler uydurmayı sürdüreceğiz."

Güne Kurt Vonnegut'tan bir beyan ile başladık; Vonnegut, Jonathan Franzen'ın romancılık hakkında yazdığı makale Perchance to Dream: In an Age of Images, A Reason To Write Novels'a (Belki Hayal: İmgeler Çağında Roman Yazmak İçin bir Sebep) karşı savını yukarıdaki iddia ile ortaya koymuş. Bahis konusu makaleyi ve gelen cevapları yeni okudum; Franzen makaleyi yazdığı zaman henüz The Corrections yayımlanmamış, Oprah ile bir dargın-bir barışık ilişki modeli benimsenmemiş, sene: 1996. Vonnegut'un Franzen'a ayar verme girişimi üzerine bir başkası sahneye çıkıyor ve Franzen'ı destekliyor, sahne derken, bu kapışmanın geçtiği mecra Harper's dergisi. Franzen'a destek veren o diğer yazar, henüz kült mertebesine erişmemiş, genç bir David Foster Wallace:

"Bu (beyan) Vonnegut'u ağırbaşlı ve sevimli gösteriyor ama Franzen'ın dediklerine cevap olarak değerlendirilirse saçmalıktan ibaret. Vonnegut'un dedikleri doğru olsa kimseler roman okumazdı - Kim bir başkasının yalnızca nevrozunu köreltmek için yazdığı bir şeye saatler boyunca kafa patlatmak ister ki? (...) İyi sanat sihir gibidir; hem sanatçıyı hem de izleyeni büyüler. Bu sihrin nasıl işlediğini tanımlamak için uzun uzun tartışabiliriz ama işin özü sanatın iyisinin sihirli, değerli ve hoş olmasında yatar. İyi sanat yaratmak için uğraşmak güçtür ve bana kalırsa, iyi sanatçıların eserlerinin nasıl karşılanacağına dair kaygıları olması gayet makul. Franzen'ın "yüce bahaneler uydurmaktan" öte değer bilmeyen bir kültürel ortamda iyi sanat icra etmeye çalışmak hakkında dürüst ve içten bir tartışma ortaya koymasını cesurca buldum."

Bu, öyle kolay kolay çözümlenecek bir tartışma değil; yazar neden yazar, yazı ne işe yarar vs. vs. Tabiri caiz ise yukarıdaki yazarlardan farklı bir ligde oynayan Stephen King, 2000 tarihli metni On Writing'de, yazı yazma hadisesini telepatiye benzetiyor; yazar ölmüş dahi olsa, metnin iki zihin arasında köprüler kurmaya hizmet ettiğini söylüyor. Nevroz köreltme savına, bir de buradan yaklaşalım; kuşkusuz ki yazı, yazanın kendi şeytanlarıyla yüzleşmesine olanak tanıyor; sihir ya da telepati hususunda yorum yapmayacağım, ama edebiyatın nevroz köreltmekten ibaret olduğu iddiasına ben de katılmıyorum.

Stephen King demişken, King'in kült romanı The Shining'in devamını yazdığı açıklandı; Doktor Uyku adıyla anılan devam romanı, Shining karakteri Danny'nin 40 yaşında bir adam olarak bir akıl hastanesinde çalıştığı dönemde gelişiyor. Shining'in Kubrick tarafından yapılmış sinema uyarlamasını görmüşsünüzdür; King, bu uyarlamadan pek hoşlanmasa ve romana ihanet edildiğini düşünse de film, çağdaş sinemanın klasiklerinden biri. Türkçe dublajında Danny'nin aynaya yazılı Murder kelimesini Redrum olarak tersten okuduğu sahnede bunun dilimize Kızıl Şerbet olarak çevrildiğini hatırlıyorum; kült romanın kült filmine benzersiz bir katkı, algıda patlama...
Laf dağılmadan, bildiğiniz gibi Stephen King çok verimli bir yazar, aşağıdaki görselde 14 yaşındayken yazdığı bir öyküyü gönderdiği dergiye hitaben mektubunu görüyorsunuz; dergi, mektubu ve gönderilen öyküyü yazımından 30 yıl sonra yayımlama kararı almış. 14 yaşındaki Stephen King, kendini bildi bileli yazı yazdığını ve son birkaç yıldır öykülerini dergilere gönderdiğini belirtiyor mektubunda. Nevroz mu demiştik yazının başında? Tutku diye de bir şey var malumunuz; sadece bir bisküvi markası olduğu söylenemez. (Çağrışım fena şey; bunu yazarken geri planda çaldığını duyuyorum, Vefa İstanbul'da bir semt, şefkat bardaki sarışının adı...) Tutku...

6 Eylül 2011 Salı

Acı

Depresif kişinin terapistinin geldiği ekol, aktarım ilişkisinin sağaltıcı bir kaynak olduğunu reddediyordu ve bu yüzden de kasıtlı olarak yüzleşmeden, "böyle olmalı" önermelerinden ve bütün o normatif, yargılayıcı, "otorite" temelli kuramlardan kaçınarak yargı-açısından- daha tarafsız bir biyodeneysel modeli ve analoji ile anlatının yaratıcı kullanımını yeğliyordu (bu amaçla el kuklalarının, polistren malzeme ve oyuncakların, rol yapmanın, insan heykelin, aynalamanın, dram terapisinin ve uygun vakalarda, baştan sona titiz bir şekilde senaryosu ve resimli taslağı hazırlanan Çocukluk Rekonstrüksiyonlarının kullanılması da mümkündü, ama zorunlu değildi.) Depresif kişinin akut duygusal rahatsızlığını dindirmek ve normal bir yetişkin hayatı denebilecek bir şeyden tat alması yolunda (depresif kişinin) yaptığı yolculuğun devamını sağlamakta yardımcı olabilecek şu ilaçları vermişti: Paxil, Zoloft, Prozac, Tofranil, Welbutrin, Elavil, (bölgedeki bir Ruh Hastalıkları kliniğindeki iki haftalık gönüllü yatan hasta tedavi süreci sırasında uygulanan) tek taraflı elektroşok tedavisiyle birlikte Metrazol, lityum tuzu eşliğinde veya onsuz Parnate, Xanax eşliğinde veya onsuz Nardil.
Bunların hiçbiri, depresif kişinin uyanık geçen her saatini yeryüzünde tarifsiz bir cehenneme döndüren acı ve yalnızlık hislerini azaltmıyordu ve ilaçların çoğunun depresif kişinin tahammül edemediği yan etkileri vardı.

(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler - Depresif Kişi; David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Tracey Emin. Emin'in işlerini, 14-18 Eylül arası İstanbul'da düzenlenen Art Beat kapsamında birinci elden görmek mümkün olacak.)

5 Eylül 2011 Pazartesi

Doğrusal

Yeni bir hafta başlar, yaz yavaş yavaş sahneden çekilirken yeni kitaplar da yolda, bu hafta ve önümüzdeki günler boyunca yeni kitap haberlerini buradan paylaşmaya devam edeceğim. Ama sürekli ileriye doğru gittiğine dair bir yanılsama eşliğinde yaşanan hayat akarken, haftaya Karen Green'in Affetme Makinesi ile başlayalım istedim.

Karen Green, Beautiful Crap adlı sitesinde kimi işlerini inceleyebileceğiniz bir sanatçı; aynı zamanda İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler adlı kitabını geçtiğimiz aylarda yayımladığımız, Amerikan edebiyatının devlerinden David Foster Wallace'ın eşi. (Wallace'ın magnum opusu Infinite Jest'in ve diğer kitaplarının da yolda olduğunu söyleyelim mi? Söyleyelim bu arada.) Green, Guardian'a uzun ve üzücü bir söyleşi vermiş; burada Wallace'ın intiharından, sevilen ve özel birini kaybetmeninin yarattığı acı ve öfkeden, ölüm sonrasında iki kişiye ait mahrem ve yakın anları hatırlamanın nahoşluğundan dürüst ve açık biçimde bahsediyor. Green, Wallace'ın intiharı ardından bir süre çalışmamış, sonrasında ise Affetme Makinesi adında bir cihaz yaratarak bir enstalasyon tasarlamış. Makinenin görseli aşağıda; işleyiş biçimi ise basit: Affetmek istediğiniz kişiyi ya da belli bir olayı bir kağıt parçasına yazıyorsunuz ve makinenin içine atıyorsunuz. Vakumlu bir düzenekten geçen kağıt, diğer uçta lime lime olmuş şekilde beliriyor. Green, makinenin yer aldığı galeriye gelip cihazı kullananların belli ölçüde sarsıldıklarını iddia ediyor ve şöyle diyor: "Garipti. Eğleneceli görünüyordu ama cihazı kullanmaya gelince bocaladıklarını ve "Ya işe yararsa ve ...'yı affetmemi sağlarsa?" diye düşündüklerini hissedebiliyordunuz," diyor.

A noktasından B noktasına, doğrusal bir düzlemde ilerleyen bir çizgi olarak hayat mı dediniz?

İyi haftalar dileklerimizle.

(Yukarıdaki görsel, Kenneth Noland. Altta, affetme makinesi.)

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Karakter?

Geçen hafta yazarın yarattığı karakterle "empati" kurması dolayısıyla onun kılığına bürünmesine dair yazmıştım; tartışmalar intihal iddialarına uzanarak sürüyor ve konu özünde epey ilginç. Bunlara girmek istemeyecek kadar sıkılmış haldeyim. Kurgunun sınırları üzerinde düşünmek, yazarın kurgunun neresinde olduğunu sorgulamak zihin açıcı da romanın "satış ve pazarlamasına yönelik projenin" metni gölgede bırakması tatsız elbette. Sorulan sorular karşısında net cevaplar vermeksizin "içinde yaşattığı" farklı karakterlerin farklı tepkilerini dile getiren yazarın başlı başına bir soru işareti oluşturduğunu da söylemek gerek. Örneklersek:

-Sayın Blog yazarı, "..." hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Biliyorsunuz içimde 6 değişik karakter barındırıyorum. Munis karakterdeki Sakine bu konuyu umursamıyor. Agresyona meyilli olan Hırçın ortalığı dağıtmak, her şeyi kırıp dökmek istiyor. Ermiş olan Derviş ise bu da gelir bu da geçer, dünya fani diyor.

Alaya almak değil amacım, ancak az çok yukarıdakine benzer bir diyaloğu -psikiyatrik bir irdeleme söz konusu değilse eğer- ciddiye almak olası değil. Tartışanlar tartışadursun, ne diyelim, bu konu bu blogda kapanmıştır, yeter.

Neyse, buradan farklı coğrafyalara uzanalım. Jeffrey Eugenides, sonbaharda yayımlayacağı yeni romanında bir David Foster Wallace tiplemesine yer veriyor, roman -The Marriage Plot- Ekim ayında yayımlanacak ancak fragmanları New Yorker'da boy gösterdi bile. Tipleme ile kast edileni açalım: Eugenides'in yeni romanındaki karakterlerden biri, Leonard Bankhead, tütün çiğnemesinden bandana takmasına, felsefe ile iştigal etmesinden ruhsal sorunlar ile boğuşmasına DFW'nin artık efsaneleşmiş personasının bir izdüşümü olarak kurgulanmış. Metnin tamamını okumadan fikir beyan etmek güç - ama sormadan olmaz elbette: kurgunun gerçekten alacağı ilham ne noktada kişilik haklarına saldırıya değin uzanır? Kathryn Stockett'in Yardımcı adlı romanı yüzünden bir dönem yanında çalışan yardımcısı Ablene Cooper, yazara 75.000 dolarlık bir tazminat davası açmış ve kitaptaki karakterin kendisi olduğunu, tasvir edilme biçiminden dolayı rencide olduğunu belirtmiş. Davanın sonucu henüz belli değil, ancak kurgu ile gerçeğin sınırları hassas, içinizde ister 6, ister 66 karakter yaşatın, yine de kurguyla gerçeğin yakın temasında dikkatli olun diyorum tek karakterli blog yazarınız olarak - paniğe mahal yok. Haftaya biraz sarsıntılı bir giriş yaptık ama yaptık ya, gerisi hikaye. Güneşli pazartesiler dileriz. (Görsel, Temmuz ayında kaybettiğimiz Lucian Freud'a ait.)

30 Haziran 2011 Perşembe

Akvaryum

David Foster Wallace’ı okumak göz kapaklarınızın zorla açıldığını hissetmek gibiydi. Kimi yazarlar evden uzakta olanı anlatırlar – safariden, İtalya seyahatlerinden bahsederler, savaşa gittiklerinden. Wallace capcanlı varlığını sunar okura ve akvaryumlarda geçen mahmur hayatlardan bahseder – standart televizyonumuz ve mağazalarımızdan, seçim kampanyalarımızdan.
Bunu başaran yazarlar okurla kolay kolay kopmayacak bir bağ kurarlar, Salinger veya Fitzgerald gibi. Kitaplarına anlatacakları öykü veya verecekleri bilgi için değil, hususi bir tecrübe kazanmak adına gömülürsünüz. Tecrübenin adı, bitimli sayfalar boyunca, David Foster Wallace olmaktır.

Wallace yeni bir tarz ve yeni bir tür mizah icat etti. Bu tarz -keskin, dipnotlar ve eklerle yüklü- editlenmemiş, ham kamera görüntülerini andırıyordu. Mizah büyük bir beynin eseriydi, temkinli ve kendi yolunda tökezleyen türden.

16 Haziran 2011 Perşembe

Ayna

... Wallace’ın evreni, her şeyden çok farkındalıkla örülü çıkmazlardan oluşuyor. O çıkmazlar ki insana dair olan en temel şeylere, “insanlar arası ilişkilere hakim olan oyun kuruculuğun” kırılma noktalarına işaret ediyorlar. Ancak olan bitenden bihaber yaşandığı sürece belli tatminlere ulaşmanın mümkün olduğu bir dünyada farkındalık, belki de en tehlikeli, en ağır donanımlardan biri.

Wallace’ın dünya sancısı, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’in hemen her sayfasında mevcut. Ama varoluş denilen lanetin çoklu katmanlarına aşina olanlar, bu sayfalarda ironiyle, mizahla ve kendi çarpanlarıyla etkileşime girerek durmaksızın genişleyen bir merhamet duygusuyla da karşılaşacaklar. Ya da belki de, yazarın dediği gibi “bunlar tümüyle doğru değil” ve her ayna, bakana farklı bir resim gösterir.

Yaftalara sığınanlara ve yafta vurmaya bayılanlar için gelsin öyleyse öncelikle: İğrenç Adamlar.

(Wallace'a girdik, o damardan devam ettik yayına. Günışığının parlaklığındaki artışla doğru oranda yükselen bir asap bozukluğu, yaz okumalarına eşlik ediyor, onu da belirtmek gerek. Hafta başında okurun okuduğuyla ilişkisinin özel ve subjektif olduğunu belirtmiştik; Zaman Kitap, bir dosya yayımlamış geçen sayısında ve Wallace'ın henüz "hiçbir önemli" eserinin Türkçeye çevrilmemiş olduğunu, yazarın "çok az kişi tarafından" okunduğunu belirtmiş. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in Radikal, Sabah ve Taraf kitap eklerinin, ayrıca idefix ve Pandora'nın çok satanlar listelerinde boy gösterdiğini söyleyelim öncelikle ve altını çizelim; metnin önemine dair varılacak yargı, kuşkusuz, okurun bileceği iştir. Ne demiştik? Her ayna, bakana bağlı olarak farklı bir resim gösterir. Siz bilirsiniz.)

15 Haziran 2011 Çarşamba

Körlük

Amerikan edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yazarlardan biriydi David Foster Wallace. Çağdaşları arasında emsalsiz üslubuyla, yaratıcı bir zekânın ürünü olarak tasarlanmış kıvrımlı, kendi içine doğru katmanlanan kısa öykü, roman ve denemeleriyle öne çıkıyordu. Wallace, 2008 yılında California’daki evinde kendini asarak hayatına son verdi. Bu seçimi yaptığı sırada henüz kırk altı yaşındaydı. Günümüz edebiyatının en heyecan verici ürünlerini birbiri ardına var eden Wallace, yirmi dört yaşında ilk romanı “Broom of the System”i yazdığı günden ölümüne değin romanlarına, çeşitli dergilerde yer alan olağanüstü denemelerine ek olarak birçok üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri de vermişti.

Wallace, postmodern dilin, edebiyat metropollerinde endüstrinin seri üretim standartlarına endekslenen evcilleştirilmiş kullanımına karşı, karanlık bir ironinin eşliğinde şekillenen özgün kurgusal arayışların peşinde oldu her zaman. Ana akım dergilerde yazdığında bile, söz konusu mecraların özsel konumlanışına itibar etmedi, kendi kavrayışı ekseninde inşa ettiği metinlerinin gücüyle buralarda yarıklar açtı, tüneller kazdı. Wallace, sözünün ağırlığını, insan bilincine dair yetkin kavrayışı paralelinde kabul ettirmiş bir yazardı. İnsan ruhuna, modern ilişki kalıplarının karmaşasına, çeşitliliğine ipin ucunu kaçırmadan, yalpalamadan vâkıf olmayı beceren sayılı yaratıcılardandı o. Kısa öyküden romana, kalem oynattığı her edebi türde eşsiz matematiksel kurgusuyla, insanlığa, genel kabullere, ikiyüzlü değer yargılarına incelikle inşa edilmiş, her ayrıntısı tasarlanmış tokat tesirinde darbeler indirdi.

14 Haziran 2011 Salı

İlmek

... Ömrü boyunca depresyonla mücadele eden Wallace’ın intiharı, edebiyat dünyasında Kurt Cobain’in müzik sektöründe yarattığına benzer bir çekim alanı yaratır. İçinde yaşadığımız çağda insan olmanın bedelleri üzerine yazdıkları, intiharıyla geri dönüşü olmayacak biçimde ister istemez yoruma açılmıştır artık: Yazar, belli ki umudunu kaybetmiş ve mücadeleden vazgeçmiştir… Böyle yorumlanır. Üstüne üstlük, yazarın yaşam öyküsü, yazdığı kurgu ve kurgu dışı metinlerin tümüne eklenecek bir anlatısal bütünlük kazanmıştır. Dünyanın yükü altında ezilen bir adam, varoluşla uzlaşmayı başaramamış ama buna dair şahane metinler yazmış biri, ödüller ve başarıyla avunamamış bir yazar; günün birinde, garajına doğru ilerler ve ilmeği boğazına geçirir…

İroni de burada başlar zaten; metinlerin anlattıkları, yazarın yaşam öyküsüne bindirilenle bütünleştiğinde, karşımızda yazdıkları salt yaşam öyküsünün “inanılmaz derecede dokunaklı” olması üzerinden okunabilen biri durmaktadır. Çağdaş edebiyatın çoklu okumalara belki de en açık metinlerinin yazarı, tüketim kültürünün arzuları doğrultusunda yaftayı yemiştir artık: O, tıpkı yazdığı eserlerde dışa vurduğu üzere, “acı çeken” adamdır. İntihar kültü harıl harıl çalışmaktadır ve Wallace’ın kitapları, bundan böyle hep intiharının ışığında okunacaktır. Söylemek istediklerini, kendi canına kıymadan evvel gayet yetkin biçimde dışa vurmuş olsa da artık mizahı, okurla diyalog kurma çabası ve içinde yaşadığımız zamanlarda insanlar arası ilişkilerin tümüne hakim o “boktan oyun kuruculuğa” dair gözlemleri, bir ilmeğin ucuna dizilip boynuna geçirilmiştir. İntihar, satış makinesini yağlayan ve tüketim kültürünün içini gıcıklatan bir sos olarak yazdıklarının üzerine dökülür.

Wallace’ın yaşam öyküsü -tabiri caiz ise okurun ağzını açık bırakan kitapları bir yana- oldukça inişli çıkışlıdır. İntiharı, bu bilgileri de edinmemize vesile olur: Yazar, yaşamının çeşitli dönemlerinde ağır çöküntüler yaşamıştır. Yazar, ilk gençliğinden ömrünün sonuna dek sayısız antidepresanla “iyileştirilmeye” çalışılmıştır. Yazar, elektro-konvulsif tedavi görmüştür. Dünya sancısından mustarip olduğu tartışma götürmeyecek olan David Foster Wallace’ın, bu verilerin toplamından fazlası olduğunu, depresyondan ve salt bunalımdan mütevellit düşünülmemesi gerektiğini bizlere hatırlatan kitapları teselli kaynağıdır bir nebze. Yazdığı metinlerde kristal berraklığındaki ifadesiyle, adeta matematiksel kurgusuyla, akıllara durgunluk veren dipnotları ve dipnotlarının dipnotlarıyla büyük bir özenle en basit konuları en sofistike biçimlerde aydınlatmış olan yazarın kendi öyküsüne koymayı seçtiği noktanın, önceden kurduğu cümleleri bu denli ezer ve okuma tecrübesini belirler hale getirilmesi, oldukça dokunaklıdır. Hele yazarın popüler tüketim kültürüne hakim olan indirgeyici dinamiklere kafa yorduğu ve bunlara dair de yazdığı düşünülürse, bizzat kendi ölümüyle “intiharıyla yıldızlaşan bir dahi statüsü” edinmesi fazlasıyla ironik sayılır.

“Sanırım ciddi edebiyatın amacı hepimiz gibi kendi kafatası içinde mahsur kalmış olan okurun başkalarına hayali anlamda erişimini sağlamak olmalı.”


(Yazının tamamı, Underground Poetix dergisinin son sayısında. Evet, blog yazarınız, bu mecra dışında da yazı yazıyor. Kapanıştaki alıntı David Foster Wallace'ın Larry McCaffery söyleşisinden. Görsel, David Hockney; İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i okuyanlar, göndermeyi sezecektir. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in, Doğan Hızlan'ın bu hafta önerdiği kitaplar arasında olduğunu söylemiş miydik? Salılarınızın salllanmamaları dileklerimizle.)

13 Haziran 2011 Pazartesi

Genç!

Geçen hafta Orange Prize'a layık görülen Tea Obreht'ten epey bahsettik; "genç yazar" dendiğinde kastedilenin çıtasını yaş bakımından epey aşağıya çekti bu "genç yazar." (Tea Obreht, 1985 doğumlu.) Jonathan Safran Foer'in ilk romanı Her Şey Aydınlandı ile yaptığı çıkışın ardından gelen en güçlü edebiyat fenomeni olarak nitelenen Tea Obreht -bu arada 1977 doğumlu Foer, Her Şey Aydınlandı yayımlandığında tıpkı Obreht gibi 25 yaşındaydı- Cornell Üniversitesi yaratıcı yazarlık bölümünden 2009 yılında mezun olmuş ve büyük beğeniyle karşılanan romanı Kaplanın Karısı'nın önemli bir kısmını öğrenciliği sırasında tamamlamış. Kaplanın Karısı sarsıcı ve özgün bir metin; yazarın yaşının bu denli "genç" olması, Orange Prize'a aday gösterilen diğer oturaklı isimleri sollaması açısından basında da epey ilgi uyandırmışa benziyor (ödüller isimlere değil metinlere verilmiyor muydu?); yazarın yaşı, romanın yarattığı etkiden daha çok öne çıkmışa benziyor. (25 yaşında bir insana yönelik toplumsal beklentiler, "cayır cayır" yazmalarını içermiyor olsa gerek.) Lafı epey dolaştırmış oldum; yukarıdaki resimde bir başka "genç yazarı," Tanrı Öldü'yü kaleme alan Ron Currie, Jr.'ı görmektesiniz, 1975 doğumlu Ron Currie, Jr. Obreht kadar olmasa da halen bu kategoride anılan bir isim. Yeni yazarlar lanse edildiğinde mevcut isimler üzerinden referans vermek yayıncılık dünyasının olmazsa olmazlarından; Ron Currie, Jr. da Kurt Vonnegut, Chuck Palahniuk ve Raymond Carver gibi isimlere olan paralelliğiyle anılıyor... Kişisel fikrim, özgün bir işi tanımlarken benzeşik olduğunu düşündüğümüz isimleri anmaktansa yazarın etkilendiğini beyan ettiği kaynakları göz önüne almanın daha doğru olduğu yönünde; yazarın kendisine de bu soru yöneltilmiş ve cevabı şu minvalde olmuş: "(Kurt Vonnegut'un edebiyat alanındaki kahramanlarımdan biri olduğunu belirtmekle beraber) böylesi benzetmelerin en iyi ihtimalle bile keyfi ve eksik olduklarını, en kötü ihtimal dahilinde ise mübalağa haricinde bir anlam taşımadıklarını düşünüyorum." Yeni bir yazarı okura belli referanslarla tanıtmanın gerekliliği bir yana, bu konuda Ron Currie, Jr.'a katılmamak, özgün bir sesin omzuna ağır bir yük bindirilmemesi gerektiğini savunmamak elde değil. Biz de, öyleyse, yazarın etkilendiğini söylediği isimlere bakalım: David Foster Wallace, George Saunders, Max Apple, Raymond Carver, Kurt Vonnegut, Hunter Thompson, Lorrie Moore, Kelly Link, T.C. Boyle... Bu adları anarken de dikkatli bir beyanda bulunuyor Ron Currie, Jr. ve yazın anlamında etkilenip etkilenmediğini bilemediğini, bu isimlerin eserlerini her şeyden önce bir okur olarak beğendiğini belirtiyor. Yazıya bir "genç yazar" girizgahıyla başlamıştık; içinde yaşadığımız kültürel iklimin gençlere pek sıcak bakmadığını, yeni olana kuşkuyla yaklaşmaya meylettiğini iddia edebiliriz sanıyorum; o yüzden yazıyı tüm bunların subjektif referanslar ve kategoriler olduğunu hatırlatarak, bir kitap hakkında en doğru yorumu ve konumlandırmayı okurunun yapacağını söyleyerek kapatalım... Ki bu, bizlere, her birimize belletilmeye çalışılan her konu için de geçerli olsa gerek. Geçtiğimiz hafta da vurgulamıştık, beyin bedava. Unutmamak gerek.

Tanrı Öldü, Ron Currie, Jr.'ı tanımak isteyenler için, tüm kitapçılarda.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Ses

David Foster Wallace'ın die Zeit söyleşisinden burada daha önce bahsetmiştik. Die Zeit Wallace'ın metinlerindeki gerçekçiliğin psikotik olduğunu belirtiyor; Wallace da şöyle cevap veriyor:

Olay şu; bir bilgi, fikir ve perspektif denizinde boğulur haldeyiz. Kendi fikrimin sadece bana ait olduğunun farkındayım. Ama en azından 3 farklı perspektifin bunu başka biçimlerde yorumlayacağını da biliyorum. Kendi algı/kavrayış yeteneğimin subjektif olduğunun ve kendi kendimi kandırma eğilimimin farkındayım. Yanılıyor olabilirim. Olmayabilirim. Olabilirim. Eğer bütün bunlar birinin kafasında akıp duruyorsa düşünen kimseyi nasıl tanımlarsınız ki? Çağımızın dokusunu tasvir etmek için, şu çağda yaşıyor olmanın nasıl bir tecrübe olduğunu anlatmak için alışılagelmiş metotları bir kenara bırakmak gerekir(...)Bir kitap karakteriyle bağ kurabilirim, ayrıca kitabı bana anlatan kişinin zihniyle de gerçekleştirebilirim bunu. Benim istediğim, tam da bu: Okurun kendi zihninin sesini duyabilmesini istiyorum.

7 Haziran 2011 Salı

Gerçekten


K.G. No: 2 10-94

CAPITOLA, CALIFORNIA


“Tatlım, konuşmamız lazım. Bir süredir lazımdı zaten. Yani konuşmam lazımdı, sanki. Oturabilir misin?”

S.

“Şey, aslında her şeye razıyım, ama senin için kaygılanıyorum, seni incitmektense her şeye razıyım. Bu benim için çok önemli, inan bana.”

S.

“Çünkü önemsiyorum. Çünkü seni seviyorum. Cidden dürüst olmamı gerektirecek denli seviyorum seni.”

S.

“Bazen incineceksin diye üzülüyorum. Böyle bir şeyi hak etmediğin için üzülüyorum. İncinmeyi hak etmiyorsun sen.”

S, S.

“Çünkü, açıkçası, geçmişim pek temiz sayılmaz. Kadınlarla girdiğim bütün yakın ilişkilerde bir şekilde incitiyorum onları, nasıl oluyor anlamıyorum. Dürüst olmak gerekirse bazen insanları, kadınları kullanan şu adamlardan biriyim diye korkuyorum. Bazen üzü–hayır, lanet olsun, sana karşı dürüst olacağım çünkü senin için kaygılanıyorum ve bunu hak ediyorsun. Tatlım, benim ilişki sicilim fazlasıyla olumsuz bir rapor sunuyor. Dahası senin incineceğinden korkuyorum, seni de başkalarını üzdüğüm gibi üzeceğimden korkuyorum yani onlar da–”

S.

“Ne bileyim, bir davranış kalıbım, bir geçmişim var sanki, ilişkinin daha başındayken acelecilik edip girişken davranıyorum, işi çok zorluyorum, çok derinlemesine gidiyorum ve daha en baştan balıklamasına aşka dalmışım gibi aşırı kur yapıp duruyorum. Daha ilişkinin en başındayken Seni Seviyorum diyor, daha yolun başındayken gelecekten bahsedip duruyorum, ne kadar sevdiğimi göstermek için yapmadığım şey kalmıyor, sonuçta doğal olarak karşımdakini gerçekten aşık olduğuma inandırıyorum -ama aşık oluyorum da gerçekten- ve böylece onları kendilerini yeterince sevilmiş hissedecek, Ben De Seni Seviyorum diyecek ve bana aşık olduklarını kabul etmelerini sağlayacak ölçüde rahatlatıyorum. Ama cidden -bunu ısrarla söylemem lazım çünkü Tanrı şahidimdir gerçeği bu- bunu söylediğim zaman kastediyorum, ciddiyim gerçekten.”

(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Görselde Magdalena Abakanowicz'in işlerinden biri. Konuşan adamların sesleri aşina gelmiyor mu?)

2 Haziran 2011 Perşembe

Samimi

K.G. No:19 10-96

NEWPORT, OREGON

“Niye mi? Niye. Yani güzel olduğundan falan değil. Ama güzelsin. Konu senin böyle cin gibi zeki olman. İşte. Niyesi bu. Güzel kızlar sürüsüne bereket, ama - itiraf edelim, cidden akıllı insan az bulunur. Her iki cinsten de. Biliyorsun. Bence benim için her şeyden öte senin akıllı olman önemli.”

S.

“Ha. O da mümkün, sanırım, yani senin açından bakarsak. Sanırım olabilir. Ama bir düşünsene: böyle bir şey, cin gibi zeki olmayan bir kızın aklına gelir miydi? Aptal bir kızın aklına bundan şüphelenmek gelir miydi hiç?”

S.

“Yani sen şimdi böylelikle beni haklı çıkarıyorsun. Samimi olduğuma inanıyorsun şimdi, asılıyorum diye konuştuğuma değil. Doğru mu?”

S...

“O zaman gel buraya.”


(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Tracey Emin'in My Bed (Yatağım) adlı çalışmasından.)

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Ahır!

Birileri kitapları yasaklar, ne okumanın uygun olduğunu belirlemek için komiteler kurarken birileri oturmuş, kitap okumak nedir ve nasıldır temalı sohbetler gerçekleştiriyor ey okur; hayat senin için giderek absürtleşiyor. Kimi zaman boş boş konuşan bir dünyaya verilecek en iyi cevap, bir kitabın sayfaları arasına sığınmaktan başkası değil... David Foster Wallace, makalelerden oluşan kitabı A Supposedly Fun Thing I'll Never Do Again'de televizyon ve Amerikan edebiyatı üzerinden içinde yaşadığımız zamanların bir analizini sunuyor; durumun iç açıcı olduğu söylenemez. Wallace, edebiyatçıların büyük kısmının ilgi odağı olmaktan hoşlanmayan tipler olduklarını, yazmanın gözlemle birebir ilişkili olduğunu vs. iddia ediyor. Salinger'ın hayatı boyunca gazetecilerden uzak durduğu bilinir de, Kurt Vonnegut'un Discover, William S. Burroughs'un Nike için reklamlarda oynadığını biliyor muydunuz? Wallace, bunlardan bahsetmiyor; bahsettiği televizyonun pompaladığı pasif izleyici ruh hali üzerinden edebiyatçının hal ve durumu ki bu pasif durum, röntgenci bir yırtıcılık da barındırıyor. Wallace'ın makalesinin detaylarına griecek değilim; ancak makalede alıntıladığı Don De Lillo pasajı; sanıyorum hal, durum ve gidişata dair metaforik bir resim çiziyor, haftaya onunla başlayalım.


Birkaç gün sonra Murray bana, Amerika'nın en çok fotoğrafı çekilen ahırı diye bilinen ve çok turist çeken bir yeri sordu. Taşrada otuz beş kilometre yol alıp Farmington civarlarına gittik. Otlaklar ve elma bahçeleri vardı. Birbiri ardına sıralanan tarlaların arasında beyaz çitler uzanıyordu. Kısa süre sonra tabelalar göze çarpmaya başladı. AMERİKA'NIN EN ÇOK FOTOĞRAFI ÇEKİLEN AHIRI. Söz konusu mahale ulaşana kadar beş tabela saydık. Geçici otoparkta kırk araba ve bir tur otobüsü vardı. Bir keçi yolundan yürüyüp seyir ve fotoğraf çekimi için ayrılmış ve hafifçe yükseltilmiş yere çıktık. Herkesin elinde fotoğraf makineleri vardı; bazılarında üç ayaklı sehpalar, teleobjektifler, filtre takımları. Bir adam barakasının içinde kartpostallar ve slaytlar satıyordu-ahırın o yükseltilmiş noktadan alınmış resimlerini. Bir ağaç topluluğunun kenarında dikilip fotoğrafçıları izledik. Murray arada bir küçük bir deftere birtakım notlar karalayarak bir türlü bozulmayan sessizliği korudu.

"Kimsenin ahırı gördüğü yok," dedi sonunda.

Uzun bir sessizlik daha oldu.

"Ahırın yolunu gösteren tabelaları bir kere gördükten sonra ahırı görmek imkansızlaşıyor."



(Beyaz Gürültü, Don De Lillo. Dost Kitabevi Yayınları; çeviren: Handan Balkara. Yukarıdaki resim Anna ve Bernhard Blume'ye ait. Aşağıda Burroughs, Nike adına konuşuyor.)

19 Mayıs 2011 Perşembe

İğrenç adamlar...


K.G. No: 30 03-97

DRURY, UTAH


“İtiraf etmeliyim ki bu, onunla evlenmemin önemli bir nedeniydi, çocuk yapmış olmasına rağmen güzel bir vücudu vardı, ben de bundan daha iyi bir fırsat yakalayamayacağımı düşündüm. İnce, düzgün, bacakları güzel - çocuk yapmıştı ama buna rağmen şişmiş, damarlanmış, pörsümüş falan değildi. Herhalde biraz sığ geliyor kulağa, ama doğrusu bu. Eli yüzü düzgün bir kadınla evleneceğim ama çocuğumuz olunca doğum yüzünden vücudu bozulacak fakat yine de sırf hayatım boyunca onunla sevişmek için imza attım diye onunla sevişmek zorunda kalacağım; en büyük korkum buydu benim. Herhalde tatsız geliyor kulağa, ama hani bir tür testten geçmiş gibiydi - çocuk vücudunu bozmamıştı, o yüzden iyi bir yatırım sayılırdı, imzayı atıp, çocuk sahibi olup yine de sevişebilirdik. Çok mu sığ geliyor kulağa? Ne düşünüyorsunuz? Yoksa bu tür şeylerde asıl gerçekler hep sığ mı olur, herkesin gerçek nedenleri yani? Ne dersiniz? Nasıl geliyor kulağa?”



(David Foster Wallace, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Tracey Emin'in Everyone I Have Ever Slept With 1963 - 1995 adlı çalışmasından.)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Hayat!

David Foster Wallace'a ayırdığımız bu haftaki blog yazılarında bugün, biraz eskilere uzanalım ve SabitFikir'de yayımlanan Merve Fergökçe imzalı Bu Su yazısına bakalım dedik:

"Ölümden önce hayat var mı?"

17 Mayıs 2011 Salı

Depresif kişi


Depresif kişi korkunç ve sonu gelmez bir duygusal acı çekiyordu ve bu acıyı paylaşmanın ya da dile getirmenin olanaksızlığı acının bir bileşeni, temel dehşetine katkıda bulunan bir etkendi. Bu yüzden, çevresindekilere duygusal acıyı anlatmakta ya da aşırılığını ifade etmekte çaresiz kalan depresif kişi, bunun yerine geçmiş ve geçmekte olan, bir şekilde acıyla, acının etiyolojisi ve sebebiyle bağlantılı olan durumları anlatıyor ve en azından başkalarına acının bağlamı, onun -bir bakıma- şekli ve dokusu hakkında bir şeyler ifade edebilmeyi umuyordu. Sözgelimi, o çocukken boşanmış olan anne babası, oynadıkları hastalıklı oyunlarda bir piyon gibi kullanmışlardı kadını. Depresif kişi çocukken ortodonti tedavisine ihtiyaç duymuştu ve anne de baba da -boşanma anlaşmasının maddi hükümlerindeki belirsizlikler açısından biraz da haklı olarak, diye belirtirdi depresif kişi ne zaman anne babasının ortodonti masrafları konusundaki acı verici çekişmesinden bahsetmeye başlasa- parayı ötekinin vermesi gerektiğini söylemişti. Ebeveynlerinin her birinin diğerinin küçük hesapları ve parayı ödemeyi bencilce reddetmesi karşısında duyduğu kin yüklü öfke kıza da yansımış, her ikisinden de diğerinin ne kadar sevgisiz ve bencil olduğunu tekrar tekrar dinlemek zorunda kalmıştı. İki tarafın da durumu iyiydi ve her ikisi de depresif kişiye ayrı ayrı kendisinin -iş o raddeye gelirse elbette- ihtiyaç duyulan ortodonti tedavisinin bütün masraflarını, hatta daha fazlasını ödemeye hazır olduğunu, ama konunun, temelde, bir para ya da diş tedavisi konusu değil “ilke” konusu olduğunu söylemişti. Depresif kişi ileri yaşlarında ne zaman güvendiği bir dostuna ortodonti masraflarıyla ilgili mücadelenin
yaşandığı koşulları ve o mücadeleden kendisine miras olarak kalan duygusal acıyı anlatmaya başlasa, annenin de babanın da, aslında, olayı öyle (yani bir “ilke” konusu olarak) görmüş olabileceğini, ama ne yazık ki birbirleri karşısında puan kazanmanın kızın maksillofasiyal sağlığından daha önemli olduğu gibi bir duygusal mesaj alınca hissedeceklerini ya da kızlarının ihtiyacını dikkate almadıklarını ve bu yüzden de, bunu, eğer belli bir perspektiften bakılacak olursa, bir tür ebeveyn ihmaline ya da terk edilişe, hatta doğrudan istismara -burada depresif kişi neredeyse her seferinde terapistinin de bu değerlendirmeye katıldığını söylerdi- kadının ileri yaşlarında her gün çektiği ve umutsuzca kendini içine düşmüş hissettiği o dipsiz, kronik çaresizlikle açık bir şekilde bağlantılı olan bir istismara yol açan bir “ilke” olarak görmediklerini belirtmeyi ihmal etmezdi. Bu, örneklerden biriydi sadece. Depresif kişi ona destek olan arkadaşlarına geçmişteki bu tür acı ve zarar verici olayları telefonda ne zaman anlatmaya kalksa ortalama dört kere aralıklı olarak özür diler, ayrıca konuşmaya kronik depresyonun dayanılmaz acısını dile getiremediğini -büyük olasılıkla, diye belirtmeye özen gösterirdi- ve karşısındakini sıkan ve uzaklaştıran türden insanlardan biri gibi görünmesine yol açan hikayeler anlatmak zorunda kalmasının ne kadar acı verici ve korkunç olduğunu söylemeye çalışarak başlardı.

Bezdirici, kendine karşı acımayla dolu veya narsist bir şekilde “acı dolu çocukluklarını” ve “acı dolu hayatlarını” saplantı haline getirmiş, kendi sıkıntılarıyla debelenen ve onlara destek verip yakınlık göstermeye çalışan arkadaşlarına bütün bunları yorucu biçimde uzun uzadıya anlatmakta ısrar eden insanlar gibi.



(David Foster Wallace, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Gillian Wearing'in kült çalışmasından.)

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Terapi?

Geçtiğimiz hafta blogger'ın genelinde yaşanan bir sorun yüzünden iki gün boyunca erişim sağlanamadı bloga, birkaç yazı da ortadan kaybolmuşa benziyor. Önümüzdeki günlerde telafi etmeye bakacağız kayıpları.

İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i, burada da bahsettiğimiz üzere, geçtiğimiz günlerde yayımladık. Kitap, birbiriyle az çok bağıntılı fragmansal anlatılardan oluşuyor. Okuma tecrübesine dair tüyo vermek istememekle birlikte, metnin en boğucu ve sarsıcı parçalarından birinin Depresif Kişi olduğunu söyleyebiliriz. David Foster Wallace, söyleşi yaptığı Alman die Zeit dergisine Depresif Kişi'den ve biraz da dünya hallerinden bahsetmiş:

DFW: Yazdığım en acı verici şeydi bu öykü. Narsizme dair ki bu da depresyonun bir parçası. Karakter bana dair şeyler de yansıtıyor. Öyküyü yazdığım sırada pek çok dostumu kendimden uzaklaştırdım; çirkinleşmiş ve mutsuzlaşmıştım, insanlara bağırıp duruyordum. Depresyonun acımasız yanı kendine dönük bir hastalık olmasıdır - Dostoyevski bunu Yeraltından Notlar'da da bize gösterir. Depresyon acı verdikçe kendini daha çok tüketir hale gelirsin; depresyon ne denli ağırsa o kadar kendine odaklanırsın ve çevrendekilere o denli yabancı ve itici görünürsün.

Die Zeit: Ancak sizin karakterlerinizin aksine, Dostoyevski'nin karakterleri kendini bulma temalı workshoplarda, rehber kitaplarla vakit geçirmiyorlardı.
DFW: Terapi çapında yaşıyoruz. Bahsettiğimiz öykü bu kişinin ne denli itici olduğundan ve modern çağlara özgü bu ruhsal sancıların ve kavrayışların ne kadar itici olduklarından, kişiyi daha da itici hale soktuklarından bahsediyor.

Die Zeit: Terapiye inanmıyor musunuz?

DFW: Şöyle söyleyeyim: Dünyada acı çekmeden yaşamak mümkün değil, fiziksel ya da ruhsal olsun. Bu acıların üstesinden gelmek için bazı mekanizmalar geliştirmişiz. Terapi, din ve ilişkiler, maddi anlamda başarı. Bu çabaların faydası olacaktır ama tam da bunlar yüzünden sorunlar baş gösterir.


(Görsel, Cy Twombly'ye ait, Cygnus. Zeit söyleşisinden kesitlere yer vermeye devam edeceğiz.)