24 Ekim 2009 Cumartesi

Etgar Keret ve yenilmişlik...

Gazze Blues'un yazarları Etgar Keret ve Samir El Youssef söyleşileri çok yakında...

Keret'in The Believer söyleşisinden tadımlık bir bölüm:

The Believer: Bir süre önce Guardian’da İsrail’de dört ay yaşamış olan Linda Grant tarafından yazılmış bir makale okudum, bizim CNN’de gördüğümüz İsrail’den çok farklı bir portre çiziyor. Klostrofobiden, hezimet duygusundan ve güçsüzlükten söz ediyor. İntifada, yolsuzluk skandalları ve toplumda görülen bölünmeden ötürü Siyonist düşe olan inancın yitirildiğinden. Senin öykülerini okumaya döndüğümde, benzer bir şey hissettim.

Etgar Keret: İnsanın hayata dair tek otantik duygusu yenilmişlik duygusudur bence. Kaybedeceğimizi bile bile oynadığımız bir oyun hayat. Öleceğiz. Uygarlığımız son bulacak. Toplumumuz inişte, fakat bu konuda çok da üzülmenin manası yok, Roma inişe geçti ve çöktü, ondan önce Asur uygarlığı inişe geçti ve çöktü, yok oldular, biz de bir gün yok olacağız. Olup biteni gerçekten kavrayabilirsen hezimet duygusu yaşaman kaçınılmazdır. Ama bu hayatını sevemeyeceğin ya da geliştiremeyeceğin anlamına gelmez.

Bu bağlamda, benim için İsrail’i, bölgeyi sevmemekle, genel olarak insan tabiatını sevmemek arasındaki farkı görmek zor, çünkü İsrailli siyasetçilerin ve pek çok siyasi sistemin retoriği şu: ‘Hayat güzel, her şey harikulade, fakat şu adamlar göt!’ Bugün İsrail’de yaşanan sorunların çoğu bölgeden kaynaklanan bize özgü sorunlar değil, her yerde yaşanan fakat İsrail’de aşırı boyutlara varan insani sorunlar. Yabancı düşmanlığı ve aşırı şiddete başvurmak – Orta Doğu’da icat edilmedi bunlar.

Fakat bana Siyonist ideolojiyle hayal kırıklığına uğrayıp uğramadığımı sorarsan, ben zaten Siyonizm’le hayal kırıklığına uğramış olarak doğdum. Annemle babam Siyonizm’le hayal kırıklığına uğramış olabilir, ama ben Siyonizm fikrini hiçbir zaman benimsemedim. Bana yolsuzluklarla hayal kırıklığına uğrayıp uğramadığımı sorarsan, yolsuzluklar beni fazla şaşırtmıyor derim. Durumu kabullenip kabullenmediğimi sorarsan, kabullenmiyorum. Sonunda iyi olup olmayacağını sorarsan, sana sonunda kötü olacağını söylerim. Bir çelişki yok bunda. İletmeye çalıştığım bir mesaj varsa o da, bununla baş etmenin tek yolunun esnek olmaktan, aşırı ve sert bir gerçeklikte yaşamaya devam ederken, hiçbir grubu dışlamamaktan geçtiğidir.

(Çeviren: Avi Pardo)

10 Ekim 2009 Cumartesi

Etgar Keret ve Samir El Youssef'tan savaşı, iç sıkıntısını, ümitsizliği anlatan ve karanlık bir bölgenin kayıp hayatlarına ses veren, sancılı ve sarsıcı bir çalışma: Gazze Blues.

“Evet, diye geçirdim içimden, evlenmeliyiz, Dalal ve ben. Evleneceğiz ve on çocuk yapacağız, sonra çocuklarımız ölecek ve devasa posterleri Kamp’ın duvarlarına yapıştırılacak, altına da ‘Siyonist Düşmanla Savaşırken Şehit Düştüler’ yazılacak. Ve Dalal ile ben şehit olmuş on çocuğun gururlu ebeveyni olacağız. Ondan sonra İsrail Lübnan’ı bir kez daha işgal edip Kamp’ı yerle bir edecek, böylece hepimiz ölecek ve bu boktan hayattan kurtulacağız.” – Samir El Youssef (Canavarın Susadığı Gün – Gazze Blues)

“İsrail’de bir kafeye gittiğimde pencere yanına oturmam, çünkü bir bomba patlarsa cam parçalarının yüzümü keseceğini biliyorum. Kendime, “Hayatım neden böyle? Adelaide ve Melbourne’da insanlar ölüm korkusu hissetmeden bir kafeye girip oturabiliyorlar,” demiyorum. Hayat böyle, diyorum, bu yüzden de oturacağım masayı seçiyorum. Öykü de (Tuvia’nın Vuruluşu – Gazze Blues) buna, olanları olduğu gibi kabul edip değiştirmek için bir şey yapmamaya dair.” – Etgar Keret

09 Ekim 2009 Cuma

Joyce Carol Oates Nobel Edebiyat Ödülü Almadı

Bahisçiler özellikle Joyce Carol Oates'u, ayrıca Amos Oz'u, Philp Roth'u itekleyedursun, Nobel bu yıl da beklenmedik sayılabilecek bir isime gitti edebiyatta: Herta Müller. Zeynep Heyzen Ateş'in eski bir yazısından alıntı yapmak, uygundur duruma:

"Eleştirmenler Oates'in hayatını 'Amerikan Rüyası'nın edebiyat alanında gerçekleşmesi olarak adlandırıyor. Küçük kasabadaki mütevazı bir aileden Amerika'nın en çok satan yazarlarından biri olmaya uzanan bir öykü bu çünkü. Yine de yazar, hayatının sadeliğini değiştirmiyor, yıllardır sürdürdüğü ders verme ve yazma rutinini bozmuyor hatta emekli olmayı düşünmüyor. Bunu açıklamak istercesine de Hanry James'in bir sözünü asıyor çalışma odasına: "Karanlıkta çalışıyoruz, yapabileceğimiz kadarını yapıyoruz, sahip olduğumuz kadarını veriyoruz. Şüphemiz tutkumuz, tutkumuz görevimiz. Gerisi sanatın deliliği." (Radikal Kitap, 16.06.2006)

03 Ekim 2009 Cumartesi

Okunan Kitaplar Satın Alınan Kitaplara Karşı!

Geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık, Nick Hornby'nin 'Shakespeare Para İçin Yazdı' isimli kitabını yayınladı. Kitap, Hornby'nin The Believer dergisindeki köşe yazılarından bir derleme; Hornby köşesinde her ay satın aldığı kitapların ve okuduklarının bir listesini yapıyor. Sonuç oldukça ilginç, yazarın satın aldığı kitaplar listesi, okuduğu kitaplar listesinden hemen her zaman biraz farklı. Hornby'nin okuduğu, okumadığı ya da bir gün okumayı umduğu şeylere dair yazdıkları hem yazarı okur olarak karşımıza çıkarması açısından hem de kendi okuma alışkanlıklarımızı gözden geçirmek adına epey faydalı. Hornby'nin eğlenceli ve mizah dolu yaklaşımına da değinmeden geçmemeli. Hornby okumanın yaşama dair ve yaşamın içinde bir uğraş olduğunun altını çizmiş. Edebiyat eleştirmeni gibi değil de, okur gözüyle değerlendirmiş listesindeki kitapları.

Bu kitap içinde kitaptan pencereler açan kitapta benim dikkatimi çeken Hornby'nin Tom Perrotta'nın Türkçede Yatak Odası Dersleri adıyla yayınladığımız The Abstinence Teacher isimli romanına dair söyledikleri oldu:

"The Abstinence Teacher (Yatak Odası Dersleri) zekice kaleme alınmış, komik, düşünceli ve empati kurulabilen bir roman... Bu roman (Yatak Odası Dersleri) önemli meseleleri ele alıyor -isim vermek gerekirse, gülünç olma derecesinde birbiriyle zıtlaşma halinde olan, günümüzde en çok rağbet gören iki kültürün çatışması- ki bu meseleler, Tom Perrotta gibi zeki ve insancıl bir yazar tarafından acilen ele alınmayı gerektiriyor. Size tavsiyem şu: gelecek kuşaklar için yazan yazarları okumayın."

Perrotta'nın gündelik hayatın ürkütücü kutuplaşmalarını ele aldığı romanını hatırlamak için iyi bir fırsat 'Shakespeare Para İçin Yazdı'.

24 Eylül 2009 Perşembe

Nick Cave ve Bunny Munro'nun Ölümü

Nick Cave ile Londra'da gerçekleştirdiğimiz söyleşinin bir kısmı, geçtiğimiz 20.09.2009'da Gazete Haberturk'te yayınlandı. Söyleşinin tamamını Roll Dergisi Ekim sayısında bulabilirsiniz. 26.09.2009 tarihli Radikal Cumartesi ekinde de Nick Cave ile yaptığımız röportajı ve Piccadilly Waterstone's mağazasındaki imza gününü anlatan bir yazı yayınlanacak.

İmzalı Nick Cave kitapları için önümüzdeki pazartesi gününden itibaren ideefixe.com sitesini takip edebilirsiniz.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Nick Cave ile sohbet

Geçtiğimiz hafta Londra'da Nick Cave ile görüştük. Röportaj ve yazılar ile ilgili detayları önümüzdeki günlerde duyuracağız. Ayrıca şanslı okurlar için temin ettiğimiz dokuz adet Nick Cave imzalı kitabı da (yazar bir Türkçe kopyaya el koydu!) dağıtacağız. Haber bekleyin!

02 Eylül 2009 Çarşamba

Ya Birbirimizi Seveceğiz Ya Da Öleceğiz

Nick Cave’in yeni romanını okurken, müziğini göz ardı etmek oldukça güç. Şarkılarında da öykü anlatmayı seven ozanın romanı ile örtüşen pek çok şarkısı mevcut. İşte Bunny Munro’nun Ölümü’nün tam da çıkacağı hafta Siren’in Bunny Munro için tasarladığı (!) playlist aşağıda:

Loverman (Romanı tümden kapsadığı söylenebilir)

I Had A Dream Joe (Her daim favori kontenjanından)

Your Funeral My Trial (Cuk oturması dolayısıyla)

No Pussy Blues (Grinderman eseri – Grafikerimizin katkılarıyla)

Stranger Than Kindness (Kasvet dolayısıyla)

Dead Man In My Bed (Bir nevi Bunny Munro güzellemesi olarak da dinlenebilir)

Jesus Of The Moon (Her daim favori kontenjanından torpilli; ve bir de otel odaları, otel odaları…)

Lay Me Low (Başka söze gerek yok)

Sad Waters (Hüzün kontenjanını unutmamalı)

Stagger Lee (Eh, gerilim eksik kalmasın)

We Call Upon The Author (Yazarı kürsüye çağırıyoruz!)

Bu arada romanda Kylie Minogue’un Spinning Around parçasıyla Queen klasiği Bohemian Rhapsody’nin de önemli bir yer işgal ettiğini söylemeli.

Bunny Munro’nun da yad ettiği büyük ozan W.H. Auden ile tamlayalım playlisti: “Ya Birbirimizi Seveceğiz Ya Da Öleceğiz."

29 Ağustos 2009 Cumartesi

WE CALL UPON THE AUTHOR TO EXPLAIN!

Bunny Munro'nun Ölümü, 3 Eylül'de kitapçılarda olacak.

14 Ağustos 2009 Cuma

Bunny Munro'nun Ölümü - Nick Cave

Bunny, karısı Libby ve bebekle hastaneden eve geldikleri günü hatırlar. Karyolasına yatırdıklarında pembe, kilden oyuncak bebekleri andıran yüzünün ortasındaki henüz rengini bulamamış minik gözleriyle onlara bakmıştı Bebek.

“Ona ne diyeceğimi bilmiyorum,” demişti Bunny, Libby’ye.

“Önemli değil, Bun. Üç günlük daha.”

“Evet, sanırım.”

“Çok güzel olduğunu söyle,” demişti Libby.

“Ama değil. Biri üzerine basmış gibi görünüyor.”

“Bunu söyle öyleyse,” demişti Libby. “Ama güzel bir ses tonuyla.”

Bunny karyolanın üzerine eğilmişti. Bebek Bunny’ye aynı anda korkunç bir biçimde o anın içinde hem de binlerce ışık yılı uzakta görünmüştü. Boğazında bir yumru oluşmasına neden olan bir şey vardı bebekte. Annesinin sevgisiyle dopdoluydu.

“Kıyma makinesinden geçmiş gibi bir halin var, ufaklık.”

Bunny Junior minik ve bükük parmaklarını sallayıp ağzının biçimini değiştirmişti.

“Gördün mü? Hoşuna gitti,” demişti Libby.

“Bir tabak spagettiye benziyorsun,” demişti Bunny. “Şebek götüne benziyorsun.” Libby kıkırdayıp şiş parmaklarını bebeğin başının üzerine koymuş, bebek gözlerini kapatmıştı.

“Sen ona kulak asma. Kıskanıyor.”

(Çeviren: Avi Pardo)

Bunny Munro'nun Ölümü 3 Eylül'de kitapçılarda olacak.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Atmosferik Arızalar

Havanın halleri psikolojimizi derinden etkiler. Güneşin kavurduğu, bulutların aniden kararıp durduğu ve ani yağmurların indiği şu sıcak ve boğucu yaz günlerinde zaman zaman deliliğe yaklaşmış hissetmemek elde değil. Rivka Galchen'in Atmosferik Rahatsızlıklar'ı insanın kendiyle, hava durumu üzerinden dünyasıyla olan ilişkilerini irdeleyen ve deliliğin sınırlarında dans eden bir karakteri bizlere tanıtan bir roman. Şu sıcak havalarda güneşin parlak ışıklarıyla ruh sağlığımız adeta sınanırken Atmosferik Rahatsızlıklar'ı anmamak imkansız. Kitapta bahsi geçen ressam ve yazar Henry Darger ile antipsikiyatrinin önemli figürlerinden R.D. Laing'i de unutmamak kaydıyla elbette. Nietzsche ile bitirelim: "Delilik tek tek insanlarda pek seyrektir. Ama gruplarda, partilerde, halk arasında, çağlarda kural olarak bulunur."

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Bunny Munro'nun Ölümü

Nick Cave'in uzun bir aranın ardından yazdığı Bunny Munro'nun Ölümü isimli romanı, Avi Pardo çevirisiyle Eylül ayında çıkacak. Bekleyin!

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Pamuk Prenses

"DÜNYANIN LANETLENMESİ

DÜNYAYA KARŞI

YETERLİ BİR TEPKİ DEĞİL."

26 Haziran 2009 Cuma

25 Haziran 2009 Perşembe

(Chris McCandless'ın 81 yaşındaki Ron Franz'a ölümünden kısa süre önce gönderdiği mektuptan alıntıdır. Ron, Chris'in mektubunun ardından yaşamını gezgin olarak sürdürmüştür.) Büyütmek için mektubun üzerine tıklayınız.

Christopher McCandless, 23 yaşında banka hesabındaki 25,000 doları bir hayır kurumuna bağışladı, arabasını çölün ortasında bırakıp sahip olduğu şeylerin çoğundan kurtuldu ve cüzdanındaki tüm parayı yakarak yola koyuldu. Alaska’ya gitti ve doğada tek başına olmanın türlü zorlukları karşısında yılmadan, kendinden başka kimseye tabi olmayacağı alternatif bir yaşam arayışına çıktı.

Paradan, kariyerden, ailevi sorumluluklardan, toplumsal yükümlülüklerden uzakta kendi yaşamını kendi kurmayı seçmişti.

Dört ay sonra, çürümeye yüz tutmuş cansız bedeni bir geyik avcısı tarafından bulunacaktı.

Yabana Doğru toplum tarafından onaylanmış bir hayat idealini yansıtan tüm ölçütleri bir kenara bırakarak doğada yaşamaya giden Chris McCandless’ın gerçek yaşam öyküsü. Sean Penn tarafından Eddie Vedder’ın unutulmaz müzikleri eşliğinde sinemaya da uyarlanan Yabana Doğru, insanın arayışlarını, toplumun tuzaklarını, bireyin çıkmazlarını ve yaşadığımız hayatları bizlere sorgulatacak, akıllardan kolay kolay silinmeyecek gerçek bir öykü.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Pamuk Prenses - Donald Barthelme

"Esmer, uzun boylu, güzel bir kadın o.

Çok sayıda beni var: biri göğüslerinin üstünde, biri göbeğinin üstünde, biri dizinin üstünde, biri ayak bileğinin üstünde, biri kalçasının üstünde, biri ensesinde.

Hepsi sol tarafta, yukarıdan aşağıya neredeyse tek sıra halinde:

Saçları abanoz gibi siyah, teni kar gibi beyaz."

Bütün Dünya Batılı Olduğunda, Güneş Nereden Doğacak?

Jess Walter'ın Sıfır'ı bildiğimiz dünya düzeni ve bireyin buradaki konumuna yönelik eleştirilerle yüklü, karanlık ve düşündürücü bir roman. Maksadından uzaklaşmış bir sistem ile bu sistemin dişlileri arasına sıkışan ve olan biteni anlamaya çalışan bir adamın öyküsünü anlatan Sıfır, günümüz toplumunda bireyin çıkmazlarını psikolojik bir boyut da ekleyerek konu ediyor. 11 Eylül saldırısının ardından gelişen bir olaylar örgüsü üzerinden hareket eden romanın; yer ve zaman belirtmemesine rağmen eleştiri oklarını belli hedeflere kesinlikle yöneltmesi de ilgi çekici.

"Savaş imkansız ama yine de vuku buluyor. Ne var ki, vuku buluyor olması onun imkansızlığını ortadan kaldırmıyor. Yaşanılan şu sistem de saçma, ama yine de işliyor. Ne var ki, işliyor olması onun saçmalığını ortadan kaldırmıyor. Tıpkı gerçeğin varolmasının, gerçekdışının azalmasına yol açmaması gibi."

"Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelen saldırı hazırlığının 25 milyon dolar tuttuğu tahmin ediliyor. İleride çekilecek ve aynı konuyu ele alan film için, 250 milyon dolarlık tahmini bir bütçe yapılmış. Kurgu, gerçeklikten çok daha pahalıya mal oluyor." (Jean Baudrillard - Cool Anılar 5. Ayrıntı Yayınları; çeviren: Ayşegül Sönmezay)

Düşünecek çok şeyimiz var. Televizyonları kapatmayı unutmayalım.

17 Nisan 2009 Cuma




Sıfır: 1. Ondalık sayı sisteminde, kendisinin hiçbir değeri olmadığı halde solundaki sayıyı on defa büyüten sayının adı ve işareti. 2. Hiçbir değer ifade etmeyen şey.


Sıfır, kendi hayatını yaşamayı kabullenemeyen bir adamın öyküsü. Bildiğimiz dünyanın sonu. Tüm korkuların ve umutların toplamı. Çarkların arasına sıkışanların mottosu. Uykuyu hayata tercih edenlerin, etrafta dönen dolaplara aldırmayanların, bildiklerini hatırlamayı beceremeyenlerin, aldatırken aldananların ve sürekli aldatılanların, ekran karşısında uyuşarak teselli bulanların, çelişkilerle yaşayanların, sorgulamadan olan bitene alışanların hikayesi Sıfır.


Bu, Sizin Hayatınız.

TELEVİZYONUNUZU KAPATMAYI UNUTMAYINIZ!

02 Nisan 2009 Perşembe

WOODY ALLEN ve TÜYSÜZ

Woody Allen çağımızın en verimli ve çarpıcı kültürel figürlerinden biri. Üzerinde yaşadığımız bu topraklarda Woody Allen, öncelikle yönettiği ve rol aldığı filmleri, caz müzisyenliği, entelektüel mizahı ve yine ilk basımları ülkemizde 1980’lerde yapılmış deneme ve öykülerinden oluşan kitapları ile tanınıyor. 1935 doğumlu bu müzmin New York’lunun son kitabı 2007 tarihli Sırf Anarşi, geçtiğimiz yıl Sıla Okur’un çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Son filmi Vicky, Cristina, Barcelona, Cannes Film Festivali’nin açılışında gösterildi ve büyük beğeni topladı. Mart ayında ise, Türkiye’de ilk baskısını 1989 yılında yapmış ve yıllardır satışta olmayan kült kitabı Tüysüz, Garo Kargıcı’nın özenli çevirisiyle piyasada olacak.

Tüysüz’ün klasik ve kültleşmiş bir Woody Allen kitabı olduğu tartışma götürmez. Empresyonistler Dişçi Olsaydı’dan Kısa ve Faydalı Bir Sivil İtaatsizlik Rehberi’ne, Allen’ın Not Defterlerinden Seçmeler’den Mensa Orospusu’na uzanan bu denemelerin her biri, sanatçının simgesi haline gelmiş olan zeki, nevrotik, alaycı mizahın aynası. Günümüz popüler kültür ikonlarından Jerry Seinfeld’den efsane yazar Philip Roth’a uzanan bir yelpazede kültürel üretimi etkilemiş olan bu çok yönlü sanatçının en keyifli metinlerini bir araya getiren Tüysüz’ün ülkemizde ilk defa Tanrı oyununu da kapsayan orijinal haliyle yayınlanacağını da belirtmeden geçmemeli.


İşte Tüysüz’den tadımlık alıntılar:

“Göze görünmeyen bir alemin varlığı tartışılmaz bir gerçektir. Asıl sorun oranın şehir merkezine olan uzaklığı ve kaça kadar açık olduğudur. Açıklanamayan olaylar daima vuku bulmaktadır. Biri hayaletler görür. Bir diğeri sesler duyar. Bir üçüncüsü ise uyandığında kendini at yarışlarında koşarken bulur. Kim evde yalnız başınayken ensesine buz gibi bir elin dokunduğunu hissetmemiştir ki? (Tanrıya şükürler olsun ki bana olmadı, ama bazı insanlara oluyor.) Bu deneyimlerin arkasında yatan nedir? Hatta önünde? Bazı insanların geleceği önceden gördüğü ya da hayaletlerle iletişime geçtiği doğru mu? Ve öldükten sonra hâlâ duş alabilmek mümkün mü?

… Şüpheci Sir Hugh Swiggles bulunduğu ilginç bir ruh çağırma seansını şöyle nakleder: “Ünlü medyum Madam Reynaud’un evine gittik. Masanın etrafına oturup el ele tutuşmamız söylendi. Bay Weeks kendini tutamayıp kıkırdayınca Madam Reynaud ruh çağırma tahtasını kafasına indirdi. Işıklar söndürüldü ve Madam Reynaud, Bayan Marple’ın operadayken sakalları tutuşup ölen kocasıyla temasa geçmeye çalıştı. Aralarında aynen şu konuşmalar geçti:
BAYAN MARPLE: Ne görüyorsun?
MEDYUM: Mavi gözlü ve kafasına fırıldaklı şapka geçirmiş bir adam görüyorum.
BAYAN MARPLE: Kocam bu!
MEDYUM: Adı… Robert. Yo… Richard…
BAYAN MARPLE: Quincy.
MEDYUM: Hah, evet! Quincy.
BAYAN MARPLE: Başka ne görüyorsun?
MEDYUM: Kafasında hiç saç yok ama kimse kel olduğunu fark etmesin diye başını genellikle yapraklarla örtüyor.
BAYAN MARPLE: Evet! Aynen öyle!
MEDYUM: Nedense elinde bir cisim var… Domuz filetosu.
BAYAN MARPLE: Evlilik yıldönümünde ona aldığım hediye bu! Konuşturabilir misiniz onu?
MEDYUM: Konuş, ruh. Konuş.
QUINCY: Claire, ben Quincy.
BAYAN MARPLE: Ay! Quincy! Quincy!
QUINCY: Izgarada tavuk pişirmek istersen kaç dakika kızartırsın?
BAYAN MARPLE: Bu ses! Bu, O!
MEDYUM: Herkes yoğunlaşmaya çalışsın.
BAYAN MARPLE: Quincy, sana iyi davranıyorlar mı?
QUINCY: Fena sayılmaz, yalnız giysilerin kuru temizleyiciden gelmesi dört gün sürüyor.
BAYAN MARPE: Quincy, beni özlüyor musun?
QUINCY: Ha? Ah, tabii. Tabii ki, yavrum. Gitmem lazım…
MEDYUM: Onu kaybediyorum. Gidiyor…

Bu seansın sahtekarlığa karşı en katı testlerden bile başarıyla geçtiğini düşünüyorum, küçük bir ayrıntı dışında: Madam Reynaud’un elbisesinin altından çıkan fonograf.
Şüphesiz, seanslarda gerçekleşmiş bazı olaylar gerçektir. Sybil Seretsky’lerdeki meşhur vakayı kim hatırlamaz ki? Akvaryumundaki kırmızı balık, o günlerde kaybettiği yeğeninin çok sevdiği “I Got Rhythm” şarkısını söylemişti. Fakat ölülerin çoğu konuşma hususunda isteksiz olduklarından ve kem küm ederek ancak sadede gelebildiklerinden, onlarla bağlantıya geçmek müthiş zordur. Yazar havalanan bir masaya bilfiil şahit olmuştur. Harvard’dan Dr. Joshua Fleagle’ın katıldığı bir seansta ise masa yerden yükselmekle kalmayıp üst kata çıkıp uyumak için izin istemiştir.” (Psişik Olayların İncelenmesi)

“Sevmek mi yoksa sevilmek mi daha iyidir? Eğer kolesterolünüz altı yüzün üzerindeyse hiçbiri. Sevmek derken, kastettiğim tabii ki romantik aşk—erkek ile kadın arasındaki aşk yani; anne ve çocuğunun, çocuk ve köpeğinin ya da iki şef garsonun arasındaki değil… Sevilmek, kesinlikle beğenilmekten farklıdır çünkü biri uzaktan beğenilebilir ama gerçekten sevebilmek için o kişiyle aynı odada bulunmak ve çoğu zaman perdelerin arkasında çömeliyor olmak elzemdir.


“Sevinci aşkın bir dakika topu topu,” diye söylemiş ozan, “oysa aşk acısı geçmez ömür boyu.” (İlk Denemeler)

02 Mart 2009 Pazartesi

İlişkiler ve Havanın Halleri

Atmosferik Rahatsızlıklar, günün birinde karısının karısı değil de onun tıpatıp bir benzeri olduğundan yola çıkan bir komplo teorisine kapılan bir psikiyatrı konu alıyor. Gerçek karısının peşine düşen Dr. Leo, bir yandan da hastası Harvey gibi hava olaylarını yönlendirerek karanlık işler çeviren bir gruba karşı mücadele etmeye başlar ve şizofreninin sınırlarından Arjantin ovalarına değin uzanacak bir yola koyulur.

Hava durumu gibi belirleyici ve kontrol dışı bir olayı merkezine alan roman, özellikle rutinleşmiş ikili ilişkilere dair yürek burkucu unsurların altını çiziyor. Birini seviyor olmak onu gerçekten tanımayı, birine bağlı olmak onun elini kolunu bağlamayı beraberinde getirir mi gerçekten? İnsanlar değiştiğinde ilişkiler de değişmeli midir? Yakınlık kurulan, kişinin kendisi midir peki, yoksa o kişinin kim olduğuna dair bir fikir mi sadece? Ve aradan seneler geçtiğinde yatakta yanınızda uzanan, mutfakta tıkırtılar içinde yemek yapan, karşınızda gazete okuyan kişinin gerçekten kim olduğunu kim bilebilir?

Hayatın belirsizliği karşısında verilmiş o büyük sözler nasıl ayakta kalabilir?

“Belirsizlik ilkesi sadece fiziğin yetki alanı içinde değildir, o bütün eylemlerimizn tam ortasında, “gerçekliğin” tam ortasında yer alır. Bu sabit olmayan durum, bu sapma, bu genelleştirilmiş belirsizlik, bütün olguları, olayları yorumlarıyla birlikte meteorolojik olarak adlandıracağımız bir evreye götürüyor. Bu meteorolojik evre, doğadaki olayların, rüzgarların ve hava sıcaklığının doğal tahmin edilemezliğiyle ilgili olmayıp, kökeninde matematiğin ve enformasyonun mükemmelliğinin yattığı ikincil bir bulanıklık evresidir. Televizyondaki hava durumu programlarına bir bakalım. Sunucular bunu bir televizyon oyununa çevirmişlerdir. Bilimsel oyalama görevi gören uydu verilerine dayanılarak, sunucular ideal oyun arıyorlar: Olaylara fazla ters düşmeyen halkı memnun edici bir şey yani… Bu şekilde, hava durumu haberi tamamıyla pencereden gördüğünüz havayla ters düşüyor, ama simulasyon olarak bu enformasyon gerçektir, çünkü örnek bir senaryonun çeşitli verilerine dayanılarak belli bir sıraya göre verilmiştir… Bundan hava durumu bilgilerinin doğruluk derecesinin, bütünü içinde değerlendirildiğinde, normal bir önsezinin doğruluk derecesinden daha düşük olduğu ve bizim her gün gökyüzünün şiirsel belirsizliğine, meteorolojik söylemin keyfi belirsizliğini eklememiz gerektiği sonucu çıkıyor.”
(Tam Ekran – Jean Baudrillard. Yapı Kredi Yayınları, 2002. Çeviren – Bahadır Gülmez)

02 Şubat 2009 Pazartesi

ATMOSFERİK RAHATSIZLIKLAR

Etrafınıza bir bakın…
İşaretleri görmediğinizden emin misiniz?


Yalanlar. Yanılgılar. Kıskançlıklar. Dost gibi görünüp düşman olanlar. Karşınızda ağlayanlar. Kafanızda yankılananlar. Gizemli yabancılar. Ürkütücü senaryolar. Tüketilmiş aşklar. Unutulmayan kayıplar. Birilerini andıranlar. Aklınıza takılanlar. Arayıp duranlar. Çalmayan telefonlar. Verilmesi gereken kararlar. Başınıza saplanan ağrılar. Zamansız fırtınalar. Cevap bekleyen sorular.

Psikiyatrlık yapan Dr. Leo Lieberstein’ın dünyası, beklenmedik bir anda temelinden sarsılır.

Bir şeyler değişmiş, tanıdığı insanlar yabancılaşmış ve yaşadığı hayat ona ait olmaktan çıkmıştır sanki. Eski bir hastasının sanrıları, dört bir yanını saran aldatmacalar ve karısının gizemli davranışlarından hareketle çıktığı gerçeklik arayışı, zihninin karmaşık coğrafyalarını keşfetmesini sağlayacaktır.

Rivka Galchen’in büyük ses getiren romanı Atmosferik Rahatsızlıklar, insan zihninin sınırsız yaratıcılığını, terapinin farklı açılımlarını ve gündelik hayatı delilikten ayıran o ince çizgiyi yoğun bir ironi ve çarpıcı bir anlatım eşliğinde inceliyor. The New York Times ve amazon.com’un “Yılın En İyileri” seçkilerine de giren Atmosferik Rahatsızlıklar; ilişkilere, yalnızlığa ve bizlerin hayatlarına dair söyleyecek çok sözü olan, pervasız ve sıradışı bir roman.

05 Aralık 2008 Cuma

Woody Allen ve yeni "mizah"

Tüketerek yaşıyoruz.

Korkutucu aslında, ama kullan-at ekseninde dönüyor hayatlarımız. Kayboluyoruz. Kaybettiklerimizi aramayı aklımıza getirmeden, yenisini, iyisini, kolayını istiyoruz.

Eksilerek yaşıyoruz.

Woody Allen'ın Sırf Anarşi'si yazarın yirmi yıllık bir aradan sonra yazdığı denemeleri bir araya getirdiği bir kitap. Çok yönlü bir yazar Woody Allen; hem yönetmen, hem oyuncu, hem müzisyen, hem de komedyen. Kendi üzerinden yarattığı, New York'lu, entelektüel, nörotik erkek personasının ötesinde, filmlerinde de denemelerinde de toplumsal eleştirilerini ustaca ve zekice kurgulayan bir sanatçı.

Eksilmektense çoğalmayı; filmleri, denemeleri ve öyküleriyle kendi çıkış noktasına takılıp kalmaktansa daha rafine ve daha keskin mesajlar vermeyi seçmiş Allen. Maç Sayısı'nı ya da Cassandra'nın Rüyası'nı gördüyseniz, Aşk ve Ölüm'den ya da Annie Hall'dan bu yana sanatçının gelişimini takip etmiş, daha doğrusu bu gelişimle beraber sanatçının kaygılarını, dünyaya bakışını ve olaylara yaklaşım tercihlerinin değişim ve dönüşüm noktalarını değerlendirebilmişsinizdir. Allen'ın sık sık konu ettiği kadın erkek ilişkileri örneğin; Hannah ve Kızkardeşleri'nde mizah ve eleştirinin ardında ne denli naif ise, Maç Sayısı'nda o oranla yırtıcı ve ürkütücü yansır ekrana. Ülkemizde yakında vizyona girecek olan Vicky, Cristina, Barcelona'da absürde varan bir saçmalık perdesi ile eğlendirici bir yüzeyselliğin ardında derin bir varoluş sefaleti içinde insani erdemlere yönelik tamamen yıkılmış inançlar barınıyor.

Kısacası, Allen her ne kadar hayatlarımıza komediyle girmiş bir sanatçı olsa da, haliyle, komedisinin üzerine eleştirel gözünü yerleştirmeyi bilmiş, hayata yaklaşımını tek satırlık esprilere indirgememiştir. Ondan bunu beklemek de haksızlık olurdu. Sırf Anarşi, Allen'ın son dönem filmlerindeki karanlık duruştan nasibini almış, esprili, eleştirel ve absürt deneme ve öykülerin derlendiği bir kitap. Kimileri daha önce New Yorker dergisinde yayınlanmış bu metinlerin.

Allen, 70 yaşını aştığı ve sınırsız tüketme iştahıyla yüklü bir toplum karşısında üretimine -iyi ki de- devam ettiği günlerde bu öyküler üzerinden mizah yapmanın yanı sıra çok keskin eleştiri okları atmayı da ihmal etmiyor. Tüketim mantığının yanı sıra, özellikle kültür-sanat ortamlarına, kolay yoldan zengin ya da ünlü olma peşindeki çapsız sömürücülere, yazarların ve aktörlerin hayat şartlarını belirleyen sektörel dinamiklere, insanların kendi yarattıkları komik ve ne yazık ki belirleyici hiyerarşilere, al-gülüm-ver-gülüm mantığıyla işleyen kraldan çok kralcı sanat çevrelerine; bir kitabı, bir duayı, ya da bir operayı kolay tüketilebilecek bir para makinesine dönüştürmekten gayri bir kaygısı olmayan modern dolandırıcılardan menkul kültürel üretim sektörlerine epey ağır bir biçimde girişiyor.

Sırf Anarşi'de Allen'ın eski dönemlerinden alışık olduğumuz kendiyle didişen insan tiplemelerindense "köpekbalıkları" arasında çırpınarak yüzen ve onların dengeleri kurdukları ortamlarda varoluş savaşı veren figürler var. Walt Disney karakterlerinden tutun, eBay üzerinden dua satanlara dek... Çünkü üretilenin değeri tüketildikçe düşüyor, çünkü birileri oyunun kurallarını hep değiştiriyor.


Sırf Anarşi zehir zemberek bir kitap. Recep İvedik beklemeyin.

03 Aralık 2008 Çarşamba

Kaybolan

Kaybolan, okuru, tabiri caiz ise, ters köşeye yatıran bir roman.

Catherine O'Flynn, bu ilk romanıyla pek çok ödül aldığı gibi, prestijli Man Booker'a da aday gösterilmiş. Sade, yalın dilinin ve anlatısının gerisinde girift bir öykü gizleyen O'Flynn, Kaybolan ile modern hayatın karanlık koridorlarında yitip gitmiş tüm hayatlara dair bir şeyler söylüyor.

Catherine O’Flynn, İngiltere ve Amerika’da pek çok ödül alan ve büyük ilgi gören bu romanında, bir kayboluştan yola çıkarak bu olayın başka hayatlardaki yansımalarına uzanıyor ve aynayı bizlerin yaşamlarına, yaralarına, kayıplarına doğru tutuyor.


Kaybolan, yol ayrımları karşısında nereye gideceklerini bilemeyenlerin, kayıplarıyla yaşamayı bir türlü öğrenemeyenlerin, içinde yaşadığımız şu tuhaf ve karmaşık dünyada zaman zaman yolunu şaşırmadan edemeyenlerin hayata bambaşka gözlerle bakmasını sağlayacak, akıllardan kolay kolay silinmeyecek bir roman.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Woody Allen ve SIRF ANARŞİ

Woody Allen'ın yirmi yılı aşkın bir aranın ardından yayınladığı ilk kitap SIRF ANARŞİ, Sıla Okur'un özemli çevirisiyle ilk kez Türkçede.

Woody Allen, 2007 yılının son günlerinde çıkan ve neredeyse bir yıldır çoksatanlar listelerinde yer alan SIRF ANARŞİ’de, daha olgun bir duruşla, daha komik ve daha ilginç malzemelerle yeniden okurlarının karşısında. Woody Allen’ın Sırf Anarşi’si, seksten fiziğe, siyasetten felsefeye ve gündelik hayatın kahkahalarla güleceğiniz absürt detaylarına dokunan, eğlenceli ve entelektüel bir başyapıt.

Sırf Anarşi, zekayla ışıldayan mizahıyla biraz gülmeye ihtiyacı olanların, imparatorların yeni giysilerini fazla umursamayanların, dünyada olan bitenler karşısında bir adım geride duranların, düşüncelerinin sınırsızlığına hâkim olamayanların ve içi sıkılan tüm insanların başucu kitabı.

09 Ekim 2008 Perşembe

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın

11 Eylül’de babasını kaybeden Oskar, birkaç sene sonra mavi bir vazonun içinde bir anahtar bulur… Anahtar babasına aittir ait olmasına da, New York şehrindeki 162 milyon kilitten hangisini açmaktadır?


Amerikalı yazar Jonathan Safran Foer, Günter Grass’ın Teneke Trampet’inden, Paul Auster’ın Ay Sarayı’ndan ve Italo Calvino’nun yazınındaki muzip dinamizmden izler taşıyan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da insanlık deneyimini şaşırtıcı tesadüfler, derin acılar, büyük yalnızlıklar, iç içe geçmiş hayatlar ve sınırsız bir yaşama sevinci merceğiyle konu ediyor. Amerika’da büyük ilgi gören ve ses getiren roman, akıcı dili, zengin anlatımı ve çığır açan tekniğiyle içinde yaşadığımız zamanların bir klasiği.


“Azıcık öpüşebilir miyiz?” dedim. “Pardon?” dedi ama yüzünü geri çekmedi. “Benim sizden hoşlandığım gibi, sizin de benden hoşlandığınızı görebiliyorum.” “Bence iyi bir fikir değil bu,” dedi. Hayal kırıklığı 4. Neden, diye sordum. “Çünkü ben kırk sekiz yaşındayım, sen ise on iki,” dedi. “E?” “Ve evliyim.” “E?” “Ve seni tanımıyorum bile.” “Beni tanıyormuşsunuz gibi gelmiyor mu size yani?” Yanıt vermedi. “Kızaran, gülen, dine inanan, savaş açan ve dudaklarıyla öpüşen tek hayvan, insandır,” dedim. “Yani bir bakıma, ne kadar çok dudaktan öpüşürsen o kadar çok insansın demektir.” “Ya daha çok savaş açarsan?” Bu sefer yanıt veremeyen bendim. “Sen tatlı bir çocuksun,” dedi. “Delikanlı,” diye düzelttim. “Ama bence bu, iyi bir fikir değil.” “İyi fikir olmak zorunda mı?” “Bence zorunda.” “Hiç değilse bir resminizi çekebilir miyim?” (çeviren: Algan Sezgintüredi)



Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, kayıplara, arayışlara, insan ilişkilerine, yalnızlığa, kalabalıklara, acıya ve coşkuya, içinde yaşadığımız şehirlerin labirentlerine, asla adresine ulaşamayan mektuplara, gece yarısı anlatılan masallara, rüyalara ve gerçeklere, söylenen ve asla söylenememiş sözlere dair çarpıcı, eğlenceli, sürprizli ve birazcık da sihirli bir roman.
Geçen sene bu zamanlarda Paco Ahlgren'in Ölümsüz'ünü yayına hazırlarken kitabın ait olduğu janr içerisinde - fantastik gerilim/macera- sıradışı olduğunu biliyorduk. Douglas Cole'un paralel evrenleri kapsayan; Taoizme, satranca, uyuşturucu bağımlılığına ve borsanın dalgalanmalarına değin uzayan macerası heyecan verici ve şaşırtıcıydı. Yayınlanmasından birkaç ay sonra The Economist dergisi Amerikan finans piyasalarının çökeceğini öngören bir haber yaptığında Ölümsüz'ü akla getirmeden edemedik. İçinde bulunduğumuz ve piyasaların altüst olduğu şu günlerde ise, bağımsız bir yayınevinden çıkmış ve fazla tanınmayan, ayrıca finans sektöründe uzun yıllar çalışma tecrübesi de olan yazarın düpedüz kahinlik yaptığını ve yaşanılan ekonomik krizi öngörerek romanına yerleştirdiğini düşünmemek imkansız.

"Yirmi üç yaşına girdiğim yılın sonbaharında, yavaşlayan ekonomi karşısında borsa çözülmeye başlamıştı... Her şey dibe vurunca iyisiyle kötüsüyle şirketler de değer kaybetti. Dünyanın en iyi şirketlerinin hisse fiyatlarının değer kaybedişlerini izliyordum. Ve sonunda olanlar oldu: Ekonomi kimsenin gözünün yaşına bile bakmadan bir anda çöküverdi. Onlarca yıldır görülmemiş, berbat bir ekonomik kriz yaşanıyordu. Birleşik Devletler Merkez Bankası'nın durumu düzeltmek için yaptığı sayısız müdahaleye rağmen piyasalar birkaç ay gibi bir sürede yerle bir oldu. Akla hayale sığmayacak bir servet batırılmıştı. Hiçbir düzelme ümidi de görünmüyordu. ..."


Okuyun, göreceksiniz.

13 Eylül 2008 Cumartesi

Ülkemizde Aşk Bir Varmış Bir Yokmuş isimli romanıyla tanınan Tom Perrotta’nın Amerika’da büyük ilgi uyandıran kitabı Yatak Odası Dersleri Türkçede. The New York Times’ın Yılın Dikkat Çeken Romanları seçkisine giren, amazon.com’da Yılın En İyi Kitapları listesinde yer alan Yatak Odası Dersleri, bir grup muhafazakarın güç odağı haline geldiği sıradan bir Amerikan banliyösündeki insanların kesişen hayatlarını konu alıyor. Kamusal alanda yaşanan gerginliğin gölgesinde, kişisel dinamiklere ve belirleyici kırılma noktalarına eğilen Perrotta, Yatak Odası Dersleri’nde inançlar söz konusu olduğunda insanların nerede olurlarsa olsunlar benzer sorunlarla yüzleştiklerini gösteriyor.


Bir grup insanın çevrenizde güç odağı haline geldiğini ve neye inanıp, nasıl yaşayacağınızı belirlediğini düşünün… İnançlarınız sadece size ait olmaktan çıkıp başkalarınca sorgulanabilir mi? Ya ilişkileriniz? Kimliğiniz? Çocuklarınızı nasıl yetiştireceğiniz? Cinsellik bile “öğretilirken,” aşka, mutluluğa ve kendi doğrularınız ışığında yaşayacağınız bir hayata yönelik inancınız sağlam kalabilir mi?


Tom Perrotta, Yatak Odası Dersleri’ni yazarken sonuçları çevresinde büyük şaşkınlık yaratan ve George W. Bush’u yeniden Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına getiren 2004 yılı seçimleri sonrası atmosferden ilham aldığını söylüyor. “Çevremdeki herkes ‘Bu insanlar da kim?’ –George W. Bush’a oy verenler kast ediliyor- diye soruyordu. Bir romancı olarak eksik hissettim ve ülkede gerçekleşen büyük değişimi kaçırmış olduğumu düşündüm. Yaptığım, bu sorunun ve cevabının ardında yatan dünyayı keşfe çıkmaktı.”


New Jersey doğumlu Perrotta, halen Boston’da yaşamakta ve ülkemizde Küçük Günışığım adıyla gösterilen Little Miss Sunshine filminin Oscar ödüllü ekibiyle Yatak Odası Dersleri’nin sinema uyarlaması üzerinde çalışmaktadır.

29 Temmuz 2008 Salı

Siren Yazı

Birinci yaşımızı doldurmak üzere olduğumuz şu günlerde hummalı çalışmalar içerisindeyiz. Önümüzdeki yıl çıkaracağımız kitaplarımızı hazırlayıp yayın programımızı şekillerken, özetlerimizi yapmayı da ihmal etmiyoruz. Siren, 2007-2008 boyunca her biri özenle seçilmiş ve hazırlanmış kitapları okurla buluşturdu. Kitaplarımızdan Ölümsüz'e gösterilen yoğun ilgi, zamanımızın hiç kuşkusuz en ilginç şahsiyetlerinden Woody Allen'ın metinlerini yayınlamaya başlamamız, mayıs ayında çıkarttığımız Ve İşimiz Bitti'nin The New York Times tarafından 2007'nin en iyi beş romanından biri olarak gösterilmesi, küresel çevre krizine yönelik çalışmalarından ötürü 2007'de Nobel Barış Ödülü'ne layık görülen Al Gore'un Tükenen Dünyası'nı Türkçeye kazandırmamız ve bizlerin çok sevdiği Joyce Carol Oates, Jonny Glynn, Kiara Brinkman gibi yazarları yayınevimiz bünyesine almamız, şubat ayında yayımladığımız ve çok sevdiğimiz, Neil Gaiman, Douglas Coupland, Ursula K. LeGuin, Hari Kunzru, Jeannette Winterson, Leonard Cohen gibi çağımızın önemli yazarlarını bir araya getiren Üç Harfli Kelime, bizler adına sevindirici gelişmelerden bazıları oldu. İlk kitabımız Anıkolik'e gösterilen yoğun ilginin ardından korsan olarak da karşımıza çıkması, yazarı Pagan Kennedy'nin fanzin geçmişi göz önünde bulundurulduğunda üzücü olmanın yanı sıra ironik de bir gelişmeydi.


Geçen yıldan bu güne kimi zaman zorlu şartlar altında, kimi zaman keyif içinde çalışarak ulaştık ve kitaplarımızı okurlara ulaştırdık. Bir senenin sonunda heyecanımız, hedeflerimiz ve hayallerimiz bizlere eşlik etmeyi sürdürüyor.


Eylül ayından itibaren yine bizleri heyecanlandıran, iddialı kitaplarla okurla buluşmayı planlıyoruz.

05 Haziran 2008 Perşembe

Woody Allen YAN ETKİLER'le Türk okurlarıyla buluşuyor.