5 Şubat 2016 Cuma

N-n-n

N-n-n...

Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz yahut einmal ist keinmal - tekrara dair. Üzerine, elbette ki Kundera ve Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Madem kitabı andık, o zaman şunu da diyelim: Muss es sein?

Cem Dinlenmiş: Görsen Kesin Tanırsın. Üzerine, İstanbul'un En Güzel Kitapçıları. Güzellik demişken, maalesef yok edilmekte ama hafızaya iş makinesi sokan yok tabii: Narmanlı Han'ı ve Deniz'in dükkanını anımsamak - kültürel gelişimini o avludan geçerek tamamlamış bir kuşağa sevgilerle.

Bu hafta okuduğum en ilginç şeylerden biriydi: Elif Batuman ve The Head Scarf and Me.  Batuman'ın bir süre önce yayımlanan kitabı Ecinniler için buraya buyrun. Batuman'ın diğer New Yorker yazıları için buraya uğramayı ihmal etmeyin.

Çeviriyle ilgilenenlere: Cansu Canseven, K24'te  çeviri ekseninde şahane söyleşiler yapıyor. Püren Özgören söyleşisi için buraya.

Güzel insanların elinden çıkma şahane bir iş: Kötü Kedi Şerafettin. İzleyin. Bülent Üstün'ün zihin açan Instagram hesabı için sizi buraya alalım. 

Bir tekrarla bitireyim: okumadığı kitabı eleştirenlere kulak asmayın (tuhaftır ki yazar, şimdi de fazla yazmakla itham edilmekte) - Kırmızı Saçlı Kadın, sayfaları arasında sabahlamaya değecek güzellikte, bittiği yerde yeniden başlama arzusu uyandıran bir metin. Isınmak için, girişten bir bölüm burada. Bu ise şimdilik burada dursun...

Notlar burada sona eriyor - sizlere iyi tatiller.

(Görsel, Serdar-ı Ekrem civarında bir girişten.)




3 Şubat 2016 Çarşamba

Cevher



O şehirde, neredeyse bomboş bir dairede tek başıma yaşıyordum. Az uyuyordum. Kötü besleniyordum. Basit bir hayatım, belli rutinlerim vardı. Kimsenin satın almadığı -o denli soyutlanmış kültürlerde çeviriye şüpheyle yaklaşılıyordu zira- “yabancı cevherleri” bulup çıkarmaya uğraşan küçük bir yayınevi için kitap raporları hazırlıyor ve çevirmen olarak çalışıyordum. Yine de işimi seviyordum ve sanıyorum, en azından bir süreliğine, gayet başarılıydım. Ayrıca yayınevinde sigara içilebiliyordu. Pazartesiden çarşambaya oraya gidiyor; perşembe ve cuma günleri kütüphanede araştırma yapıyordum. Pazartesi sabahları erkenden, elimde kahve dolu kâğıt bir bardakla neşe içinde yayınevine girerdim. Önce sekreter Minni’yi, sonra başeditorü selamlardım; aslında ofisteki tek editördü kendisi ama yine de başeditördü işte. Adı White’tı. 

Masama geçer, bir sigara sarar ve geç vakitlere kadar çalışırdım.

(Bir yayınevinde başlayıp bir kitabın sayfalarına, bir şehrin bağırsaklarına ve zihin denen "eve" uzanan bir roman: Kalabalıkta Yüzler. Bir cevher, ama şüpheyle yaklaşılmasına gerek yok...
Çeviren: Seda Ersavcı. Görselde Jorge Mayet imzalı bir iş: De Mis Vivos y Mis Muertos.)

2 Şubat 2016 Salı

Devam


S: Hayaletler ve hayaletimsi şeyler ilginizi çekiyor. Değil mi?

C: Sanırım. Pek çok yerde yaşadım ve yaşadığım o yerleri temelli terk ettim. Yani bir anlamda pek çok kere öldüm ve yeniden doğdum; pek çok kısa, yoğun hayat sürdüm. Yazdıklarım bunun bir yansıması mı yoksa bununla hesaplaşmanın bir yolu mu, bilmiyorum.

(Sizin de başınıza geliyor mu bilmiyorum ama ne zaman takdir ettiğim birinin verdiği bir söyleşiyi okusam, sorulara takılıyorum, daha doğrusu, soruların sorulma üslubuna... Talihsiz bir soruya samimi ve yerinde bir cevap söz konusu burada; alıntı, Valeria Luiselli'nin The White Review söyleşisinden - Kalabalıkta Yüzler, pek çok katmanı olan bir metin ve yazarın burada verdiği yanıtla birebir örtüşen bir "çoklu yaşam ve ölüm" prensibi inşa ediyor. Bize düşen, hikayenin kabuklarını soydukça karşılaştığımız şaşırtıcı resimler, birbiriyle ilintili fakat bağımsız... Yaratıcılık meselesi -önceki kuşaklarla, kitaplarla, metinlerle, seslerle beslenen yaratıcılık- tam da buraya oturuyor ve önceki ölümlerin küllerinden yükseliyor. /// Görsel, Luiselli'nin odak ülke Meksika'nın tanıttığı yazarların arasında yer aldığı Londra Kitap Fuarı billboard'larından, oynanmış elbette.)

1 Şubat 2016 Pazartesi

Kayıp


Geçtiğimiz ayı, biraz da geçen senenin verdiği bitkinlikten olsa gerek, dış dünya ile irtibatımı elimden geldiğince sınırlayıp Ocak ayında yayımlanan birtakım şahane kitaplara (ve halihazırdaki okuma listeme) dalarak geçirdim. Fakat gündemden kaçmak ne mümkün - telefonunu kapatıp bilgisayarını evde bırakarak tatile giden ve kafa dinlendiren insanlara dair şehir efsaneleri bir yana, dış çeperinizde olagelen şeyler, her nasılsa illa ki size de sirayet ediyor. (Neyse, şikayetçi değilim, dünyadan tamamen kopmak gibi bir arzum yok sonuçta.) Nasıl bir halse artık, o dış çeper nasıl bir tahakküm kurmuş ise, kişi kendine ait, yalnız kalması gereken bir içsel alanı bulunması gerektiği yanılgısına falan düşüyor... ama sonra dünya, illa bir yerlerden çıkıp yakanıza yapışıyor - ne demiştim, şikayetçi değilim, kabullendim, kendi alanımı koruyabilirim.

Yine de, kimi zaman, bir tür yabancılıktan mı desem, bir nevi uzaylılıktan mı bilemiyorum ama dünyayı takipteyken şu masaldaki 'Kral çıplak!' diye bağıran çocuğu anmamak mümkün olmuyor - ne cevval, ne idealist bir minikmiş ki herkesi uyarmış, gerçekleri haykırarak olanı biteni söylemiş, suları bulandırmış... zira bugün, bizim çokça parazitle dolu gerçekliklerimiz, bu denli berrak, bu denli net olamıyor, her kafadan bir ses çıkarken neyin ne olduğu değil, kimin ne dediği önem taşıyor. İşte, tam da bu minvalde bir Oscar tartışması koptu geçenlerde; birileri Akademi'yi ırkçılıkla suçlarken mesela Whoopi Goldberg ve benzerleri çıkıp 'Ben ödül aldıysam Akademi ırkçı olamaz,' gibi akıllara durgunluk veren savunulara girişti, vs. Söylenene göre, ödülleri veren Akademi üyelerinin yüzde 93'ü beyaz, yüzde 76'sı erkek ve yüzde 86'sı elli yaşın üzerindeydi, dolayısıyla ödüle layık gördükleri de, kendi demografik verileriyle örtüşen kişiler idi...  Günaydın. Yeni fark edenlere bravo dışında ne diyelim? Kral Çıplak adını vereceğimiz bronz bir adam (!) heykeli döktürüp kendilerine takdim edebiliriz mesela - ya da laf olsun diye Nobel istatistiklerine bakıp onlara da şaşabiliriz. Keşke, gündelik hayatın her aşamasına sızan ırkçılık, cinsiyetçilik, yaşa dayalı ayrımcılık, kayırmacılık vs. sadece, ama sadece Akademi mensupları nezdinde söz konusu olsa - o zaman başımızı çevirerek uzaklaşabilirdik. Neyse, ne okuyup ne izleyeceğimize dair tavsiyelerimizi altın varaklı koltuklarda oturan birtakım adamlardan (çok var bunlardan, sadece Oscar söz konusu olunca değil) alacak, sonra da hesap soracaksak işimiz güç, düşüncem o.

Besleneceğimiz kanalları seçmek, işte bütün mesele bu.

(Görsel, eski usul bir çantacı dükkanından - düzen ve zayiat!)

29 Ocak 2016 Cuma

N-n-n

Notlar alsın yürüsün...

Haftanın en ilginç olayı, yeni çıkacak Orhan Pamuk romanının duyurulmasıydı kuşkusuz... Kırmızı Saçlı Kadın adlı romanın tanıtımı, yazarın ajansının Frankfurt 2015 katalogunda yer almaktaydı, ancak yayımlanma tarihinin 2 Şubat olduğu bu hafta duyuldu ve heyecanla bekleyenlerle okumadan eleştirenler, her mevzuda olduğu gibi burada da kutuplaşmayı ihmal etmedi. (Şahsen heyecanla beklemekteyim, okumadığı kitabı eleştirenlerden hazzetmemekteyim.) Orhan Pamuk demişken, Masumiyet Müzesi Londra'da - Elif Şafak'ın kaleminden daha kapsamlı bir yazı için buraya; Pamuk'un yeni kitabı çıkmadan hemen YKY'den bir şeyler okuyayım diyorsanız ve benim tavsiyeme kulak verecekseniz buraya buyrun. Bu bahsi kapatırken noktayı, serbest çağrışım vasıtasıyla koyayım: Hiçbir şeyi unutmayanlar.

Bu hafta içim daraldıkça bu görsellerle avundum, amme hizmeti olarak sizinle de paylaşıyorum: Winnie The Pooh ve diğerleri. Onlar kesmediğinde bu noktalama işaretleri imdadıma yetişti. Neyse, çok sorunlu bir hafta değildi benim için, dolayısıyla biliçaltımdan notlar burada son bulacak.

Kalabalıkta Yüzler'i okudunuz mu? Çevirmeni Seda Ersavcı'nın Kalabalıkta Yüzler de dahil olmak üzere çağdaş Latin Amerika edebiyatının kimi eserlerini ele aldığı şahane makale için buraya buyrun: Ars longa, vita brevis. 

Pera Müzesi'nde Çehov'dan ilham alan filmler; !f İstanbul'da edebiyat ve sinema buluşması. Bir duyuru da Nisan'daki İstanbul Film Festivali'nden: Akıllara Durgunluk Veren Filmler. Sinema bahsinden sanata uzanalım ve Huffington Post editörlerinin yeni yılda muhakkak tanımamız gerektiğini düşündüğü sanatçılara bir göz atalım: Ocak bitmek üzere, zamana yetişmek şart, benden söylemesi.

Duyuru demişken: Zaman Kitap, 10. yıl sayısı ile bu Pazartesi bayilerde olacak; pek çok değerli yazarın yanı sıra Etgar Keret'in de daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış bir öyküsü, elbette ki Avi Pardo çevirisiyle burada yer alacak: Arşivlik.

Ocak ayının son cumasının notlarını kaparken bir kez daha söyleyeyim; çok, ama çok güzel kitaplar yayımlandı; sene yüksek bir tempoyla başladı... Kitapçınıza uğramayı ihmal etmeyin.

İyi tatiller.

(Görseli tarife gerek var mı? Bowie.)



28 Ocak 2016 Perşembe

Soğuk



New York eyaletinin Northport kasabasında, yöredeki balıkçıların takıldığı Murphy’s ya da Gunther’s adlı bir bar var, ikisi de halen mevcut, herhangi biri olabilir... Zihinde canlandırmak çok da zor değil: alelade bir bar sonuçta, yapış yapış masalar, loş ışık, havada bir bulut gibi asılı kalmış uğultu ve sigara dumanı. Ve bir köşede, pejmürde giysileri ve hırpani paltosu içinde tanıdıklara bira ısmarlatmak için makineli tüfek gibi konuşan beş parasız bir adam – o zamanlar henüz yaşamakta olan bir efsane, Beat kuşağının öncüsü, tam adıyla Jean-Louis Lebris de Kerouac, nam-ı diğer Jack Kerouac... Altmışlı yıllarda, şehir ışıklarından uzakta, küçük bir kasabada.

(...)

Peyniraltı Edebiyatı'nın Ocak sayısında odak yazar Jack Kerouac - ben de yazdım bu ay... Ay bitmeden hatırlatmamı yapayım: Dergiler soluklanma alanlarıdır; sahip çıkın... 

Boğulmamak için tabii, tek sesliliğe mahkum olmamak için, bir de iyi vakit geçirmek için...

27 Ocak 2016 Çarşamba

Başka


Bir hayatı geride bırakmak. Her şeyi havaya uçurmak. Hayır, her şeyi değil: İnsanların arasında işgal ettiğiniz o bir metrekarelik alanı havaya uçurmak. Daha doğrusu: Arkadaşlarla paylaşılan masalardaki iskemleleri boş bırakmak, metaforik olarak değil de gerçek anlamıyla, gerçekten bir iskemleyi boş bırakmak ve arkadaşlarınız için bir boşluğa dönüşmek, çevrenizdeki sessizlik çemberinin spekülasyonlarla dolup genişlemesine izin vermek. 

İnsanların genel olarak anlamadıkları şu: Kişinin bir hayatı geride bırakmasının nedeni başka bir hayata başlamasıdır.

(Luiselli, Valeria. Kalabalıkta Yüzler. Çeviren: Seda Ersavcı. Bir hayatın içinde pek çok ölüm olduğu gibi, pek çok hayat olasılığı da vardır. Kişi, kendini yeniden icat etmek zorunda kalmamış, sıfırdan bile azıyla yeniden başlamaya hiç yeltenmemişse eğer, yeterince yaşamamıştır - güvenli sularda yüzenler, açık denizi bilmez zira. Luiselli, hikaye içinde hikaye anlattığı bu metinde, açık denizlerde yüzmekten bahsediyor aslında, bir kitabın kapağını kapatıp bir başkasının sayfalarını çevirme cesaretinden... Olanca inceliği ve zarafetiyle, mizahtan da nasibini almış bir öykü anlattığı, kurmaca denen şeye, icat etme işine dair.

Ve başka hayatlar, bir kol uzaklığında, raftaki kitapların sayfaları arasında... Görsel, Kampa Müzesi'nin bahçesinden, Prag.)

26 Ocak 2016 Salı

Kayıp


Bir hayatın içinde yığınla ölüm vardır. Genellikle farkına varılmaz bunun; insanın sadece bir kez öldüğüne inanılır. Fakat kişinin her an, sürekli öldüğünü fark etmesi için olan bitene az biraz dikkat etmesi yetecektir. Şiirsel bir ifade değil bu. Ruh şöyledir, ruh böyledir demiyorum; bir gün biri karşıdan karşıya geçer ve bir araba tarafından ezilir, başka bir gün biri küvette uyuyakalır ve bir daha oradan çıkmaz, başka bir gün biri apartman merdivenlerinden yuvarlanır ve beyni dağılır; onu söylüyorum. Çoğu ölüm önemsizdir: Film devam eder. Farkına varılmasa ve etkileri hemen hissedilmese de her şeyin bambaşka bir yola saptığı durumlar dışında... 1928 yazında Manhattan’da ölmeye başladım ben. Tabii ki ölümlerimi benden başka fark eden yoktu; insanlar başkalarının afaki ölümlerini fark edemeyecek kadar meşguldür kendi hayatlarıyla. Ben fark ediyordum çünkü her ölümden sonra ateşleniyor ve kilo veriyordum. 

Bir gün önce ölüp ölmediğimi anlamak için her gün tartılırdım. Ve belki çok değildi ama ürkütücü bir hızda kilo kaybediyordum (gerçek kilomu hiçbir zaman tam olarak bilemedim.) Zayıflamıyordum ama. Sadece kilo kaybediyordum; sanki içim boşalıyor da dışım aynı kalıyordu. Mesela şimdi o kadar şişmanım ki göğüslerim var fakat 1,5 kilo ya var ya yokum. Kedi hesabıyla geriye bir buçuk ölüm hakkım kaldığı anlamına mı geliyor bu, bilmiyorum. Sanmıyorum. 

Sanırım bir sonrakinde temelli öleceğim. 

(Luiselli, Valeria. Kalabalıkta Yüzler. Çeviren: Seda Ersavcı. Görselde yer alan Karamel, blog yazarınızın ev arkadaşı...)

25 Ocak 2016 Pazartesi

Taş-kağıt-makas

“Kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek, makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.”[i]

Ders kitapları pek çok kati beyanda bulunur; örneğin, şöyle: Düzlemde iki noktadan bir doğru geçer. Oysa hayat, ki bir noktadan diğerine ilerlenen bir düzlem değildir, zaman zaman kati görünen kuralları alt edebilir.

Marcel Duchamp, 1919 yılında, kız kardeşi Suzanne Duchamp’ın Jean Crotti ile evliliğinin ardından çifte bir düğün hediyesi yollamıştır, daha doğrusu, hediyesi için talimatlar göndermiştir: Çift, bir geometri kitabını alıp balkonlarındaki çamaşır ipine asacak ve “rüzgarın böylelikle yaprakları karıştırmasını, kendi problemlerini seçmesini ve sayfaları çevirip yırtmasını” sağlayacaktır. Suzanne Duchamp, talimatları yerine getirir ve çamaşır ipindeki kitabın bir fotoğrafını çeker. Le Ready-made malheureux olarak bilinen eser, sanatçının işleri arasında anılmaya başlarken Duchamp, bunun “hayatın gerçeklerine ulaşan bir deney” olduğunu söyleyecek ve var olan tek kaydı söz konusu fotoğraf olan bu iş, geometri kurallarını yerle bir edemese de düzlem (!) kaydırmanın nasıl bir şey olduğunu göstermesiyle tarihe geçecektir.[ii]

Sonu önceden belli bir deneydir bu: geometri de, tıpkı kağıt -yahut bizler- gibi, zamana karşı koyamaz ve hayatın doğal kuvvetlerine yenik düşer.

Küllerden ciltlere

“Burada kitabını okuyarak sonunu beklemek ne hoştu.”[iii]

Duchamp’ın çamaşır ipindeki kitap bir yana, cenaze kaldırmaya meraklı[iv] yayıncılık endüstrisi yeni yüzyılın başlangıcından beri kağıdın ister istemez öleceğinden ve dijital ortamın matbu kitapların sonunu getireceğinden bahsediyor. Tartışmalar, Google’ın ücretsiz erişim sağladığı kitaplar hakkında 2005’te açılan dava ile iyice alevlense de matbu formatın henüz tarihe karışmayacağına yönelik bir fikir birliğinin oluştuğu söylenebilir; on yıldan beridir süren davanın[v] geçtiğimiz günlerde Google’ın lehine sonuçlanmasına rağmen önceleri kağıdın ölümüne dair şarkılar tutturanlar bugün dijital ile matbunun varlıklarını bir arada sürdüreceği görüşüne kaymakta. Son yılların en büyük fenomeni olan yetişkinler için boyama kitaplarının yalnızca matbu formatta “işlemesi” ise eski teknolojinin dijitale karşı kaydettiği en büyük zaferlerden biri, zira kağıt mamullerinin müzelerde sergilenmesine hazırlanan sektör, bu sayede, yepyeni bir hareket ve gelişim zemini kazandı ve görünüşe bakılırsa, zeminin olanaklarını kullanıp genişletmek varken bir başkasına kısılıp kalmaktan yana değil.[vi] Kağıdın bir ayağı çukurda olsa dahi çağın rüzgarının sayfaları hiç değilse bir süre daha karıştırmayı sürdüreceğine kesin gözüyle bakılabilir. Öyleyse soralım: Bu yeni ve geniş zemin, bizim kitap ve okuma tecrübelerimizi nasıl değiştirir?


(...)


[i] Umberto Eco ve Jean-Claude Carrière. Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın. Çeviri: Sosi Dolanoğlu.
[ii] Roberto Bolaño, 2666’da Duchamp’ı anarak bu ögeyi romanda kullanmıştır. Söz konusu kitap, Rafael Dieste’nin Testamente Geometrico’sudur.
[iii] Tabucchi, Antonio. Düşler Düşü. “Gezgin Yazar Robert Louis Stevenson’ın Düşü” adlı öyküden. Çeviren: Semin Sayıt.
[iv] Romanın ölüp ölmediğine dair tüm o tartışmaları anımsayın.
[v] Davacı: Author’s Guild, davalı: Google.
[vi] Bu yeni düzlemde dijital ile kağıdı birbirinden ayırmaktansa buluşturmak ve mecrayı böylelikle derinleştirmek daha karlı görünüyor. Boyama kitabı fenomeninde son büyük telif satışı, cep telefonlarında epey popüler olan Candy Crush boyama kitapları ekseninde gerçekleşti, Wattpad ve benzeri dijital platformlarda milyonlara ulaşan eserler ise -Grinin Elli Tonu örneğindeki gibi- matbu kitap yayıncılarına yeni mecralar açmakta.

(Takip ediyor musunuz bilmiyorum, ama neredeyse iki yıldır Istanbul Art News Edebiyat'ta yazıyorum - dijitali bulunmayan matbu bir platform olarak IAN, önümüzdeki ay şapkadan yeni bir tavşan çıkaracak, önden haber etmiş olayım. İyi haftalar.)


22 Ocak 2016 Cuma

N-n-n

Seda Ersavcı çevirdi, biz yayımladık: Valeria Luiselli'den Kalabalıkta Yüzler. Şimdi tüm kitapçılarda.

Kitaplar ve Oscar: Hangilerini okudunuz? Üzerine, Sundance 2016'da merakla beklenenler. Ardından, tamamen serbest çağrışım: selfie değil görçek!

Gözlerim yaşardı, ilahi istatistik: 2015'te kitap üretimi arttı, Türkiye'de kişi başına 8 kitap düşüyor. Üzerine, yasaklı kitaplar. Ardından, Obama ve Bill Gates ne okuyor? (Toplu taşımada gördüğüm yabancıların bile ne okuduğunu merak etmekle birlikte bu adamların ne okuduğu hiç ilgimi çekmiyor, niçin merak konusu olduğunu anlamış değilim.)

Pj Harvey'den yeni albüm: Nisan ayında. Öncesinde kitap vardı, o da burada.

David Bowie'nin plakları; David Bowie'nin kitapları... Bu bahis üzücü, devamı yok.

Madem ki her şey fosile dönüyor: Öyleyse, gelecek fosilleri. Üzerine, Ekaterina Panikanova'nın eski kitaplarla işleri. Aşağıda, benim geçmişimden kalma pek kıymetli bir fosil: View-master.

Geçmiş ve geleceğimize sahip çıkabilmemiz umuduyla, iyi tatiller.