8 Temmuz 2015 Çarşamba

Yak!


Kafka kime, nereye ait? Bu çetrefilli meseleyi burada defalarca yazdım daha evvel, fakat yeni gelişmeler mevcut: 30 Haziran tarihli gazete haberlerine göre, Eva Hoffe'nin talepleri yine reddedildi ve Kafka'nın elyazmaları İsrail Ulusal Kütüphanesi'ne gönderildi. Belgeler, Kafka'nın yakılmaları hususundaki talimatını dikkate almayan dostu Max Brod'un eliyle İsrail'e gelmiş, ölümünden sonra sekreteri Esther Hoffe'ye ve Esther Hoffe'den sonra da kızlarının eline geçmişti.

Bu hazin ve dehşetli hikayeyi hatırlamak için önce buraya, sonra buraya, sonra buraya, en son da buraya buyrun.

İşin tuhafı, el yazmalarının İsrail'e mi, Çek Cumhuriyeti'ne mi, yoksa Almanya Kültür Arşivi'ne mi ait olduğu tartışılıp duruyor ama kimse, Kafka'nın vasiyetinde bahsetmiyor, sanki yazar, arkadaşından yazdığı şeyleri yok etmesini rica ederken aslında bu isteğin yerine getirilmeyeceğini biliyormuş gibi bir kanı hüküm sürüyor. Söz konusu el yazmalarının yok edilmesini savunduğumdan değil, bir yazarın mirasının bunca kişi, kurum ve devlet tarafından paylaşılamaz hale gelmesini dokunaklı bulduğumdan altını bir daha çizmek isterim: Kafka'nın talimatının, bu istekten bihaber Gestapo tarafından yerine getirilmesi ve sevgilisi Dora Diamant'a bıraktığı defterlerin Nazilerin eliyle yakılmış olması, insanın içine dokunmuyor mu?

Hayat...

(Görsel Londra'dan, sokak, inşaat ve bir kuş hayali...)

7 Temmuz 2015 Salı

Rüya



Dün kaldığımız noktadan devam:

Yazma biçimim gerçekten de rüya görmeye epey benziyor. Çoğu yazar için yazı denetim ile alakalı olmalı, öyle sanıyorum. Yazdığında bahsettiğin unsurları sen denetliyorsun; hikayenin akışını, kahramanların kaderlerini, hava durumunu, bunları sen denetliyorsun. Fakat ben söz konusuysam eğer yazı denetimi elden bırakmanın, bilinçaltıma bağlanmanın bir yolu oluyor. Bu yüzden, yazdığım sırada, rüyadaymışım gibi hissediyorum. 

Hikayeyi anlatırken yarı edilgenim ben; hikaye kendini ortaya koyuyor.

(Nasıl yazdığına dair, yanıtlanması imkânsız bir soruya yanıt, pek sevdiğimiz Etgar Keret'ten geliyor: Rüyadaymış gibi! Rüyalar anlatılmaz, anlatılan rüya olmaz, değil mi? Cümlemize berrak rüyalar diliyorum, aslanları bol olsun. Aslan demişken, görseldeki, Sabancı Müzesi'nin bahçesinde yaşıyor.)




6 Temmuz 2015 Pazartesi

Başlangıç


Çağa özgü bir durum olsa gerek, yazar söyleşisi diye başlı başına bir fenomen mevcut, dikkatinizden kaçmamıştır... Kitapları yazarla beraber çıkılan bir yolculuk, yazarın eşliğinde bir deneyim olarak değerlendiren bir düzlemde, yazar sesinin metne eşlik etmesi, hatta okura kitap ile ilgili tüyolar vermesi çok da şaşırtıcı değil; yazar, tıpkı yarattığı kahramanlar gibi, söyleşilerle bu defa kendini "kurgulayan" bir kahraman, kitapla okurun arasındaki kapının başındaki ev sahibi, ya da başlı başına bir yıldıza dönüşüyor. Bir şarkıcıya ses tekniğini nasıl geliştirdiğini, bir kompozitöre günlük rutinini, bir ressama hangi şartlar altında çalıştığını soran pek çıkmıyor belki ama yazarlar, cevabı muğlak kalmaya mahkum bir soruya maruz kalıyor genelde: Nasıl yazıyorsunuz? Bir doktorun hastasına nasıl yaklaştığı, bir tesisatçının tıkalı boruları hangi teknikle ele aldığı kimsenin ilgisini çekmiyor ya da bir heykeltıraşın gününü hangi alışkanlıkları etrafında geçirdiği mevzu edilmiyor ama yazar, yazı ile olan ilişkisini bir noktada anlatmak, sadece ne yazdığını değil, nasıl yazdığını da açıklamak zorunda: Bilgisayar kullanıyor mu yoksa el yazısı mı tercih ediyor? Sabah saatlerinde mi çalışıyor yoksa akşam vakitlerinde mi "verimli" oluyor? Tıkandığı zaman ne yapıyor? Yazdıkları bir yana, hangi kitapları okuyor? Bir ressam niçin resim yaptığı gibi yanıtlanması mümkün olmayan bir soruyla asla karşılaşmazken yazarların bu hususta beyanatlar vermesi, hiç yadırganmıyor.

Uzun bir girizgah oldu bu; ama yadsınacak gibi değil, artık (nicedir) yazarların kendi hikâyeleri de anlatıya dahil. Anlatının ne ortaya koyduğunu irdelemek bir başka zamana kalsın, bu hafta başı yazısını gelmiş geçmiş en saçma yazar söyleşilerinden birinden bir alıntıyla, George Plimpton'ın zamanında Ernest Hemingway ile yaptığı Paris Review söyleşisinden bir kesitle noktalayalım:

S: Yazar olacak biri için en doğru entelektüel antrenman sizce nedir?

C: İyi yazmak ona son derece zor geldiği için gidip kendini assın mesela. Sonra, merhametsizce ipi kesilsin ve kendi kendini yaşamının sonuna değin elinden geldiğince iyi yazmaya zorlasın. Hiç değilse kendini asma hikâyesi olur elinde, bir başlangıç yapmak için.

Merhametli haftalar dileklerimle.

(Görsel: Subodh Gupta'ya ait bir işten, yer: Frankfurt Modern Sanat Müzesi. Zincirler kırılsın...)



3 Temmuz 2015 Cuma

Çekiliş

Çekilişe gelen yanıtlar pazartesi günkü yazının altında; kazananlar ise şöyle:

info@sirenyayinlari.com'a bir mesaj atıp adresinizi, telefonunuzu ve tam adınızı bildirirseniz Dave Eggers'ın Hızımızı Tadacaksınız'ı ile Jonathan Safran Foer'in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ı kapınıza gelecek.

Tüm katılımcılara teşekkür ederiz.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Hikaye



Geçen ayki (Haziran) IAN Edebiyat'a, PEN'in Düşünce Özgürlüğü Ödülü'nü ve Charlie Hebdo krizini yazdım, buyrun bir kesit:

...

“Yazarın ya da herhangi bir içten aydının sorumluluğu, hakikati anlatmaktır.”[i]

Hangi hakikat? PEN eksenindeki Charlie Hebdo tartışmalarına bakılırsa sorunun yanıtı, cevapları arayanların kimliğine, söylemine, dünya görüşüne göre değişiyor şimdi. Bugün çeşitli internet siteleri,[ii] Charlie Hebdo’nun karikatürlerini kültürel bağlamda açıklamaya çalışan platformlar hazırlayarak “esprileri” neşter altına yatırıyor ve derginin mizahının “yanlış” anlaşılmasının önüne geçmeye çabalıyor; bütün bu kaosun -en hazin değilse de- en ironik yanı bu belki de: esprilerin açıklanması gerekmesi. Kim bilir, belki tarihin yükü, herhangi bir anlatıya ya da paylaşıma aynı ufuklardan bakılmasına izin vermeyecek denli ağır halde... Yoğun güvenlik önlemleri altında yaşadığı evinde bir söyleşi veren ve “Karikatürlerin eskisi gibi sorumsuz olabilmelerini diliyorum” diyen Hebdo çizeri Luz’un PEN’in törenine katıldıktan kısa süre sonra dergiden resmen ayrıldığını ve karikatür çizmeyi bıraktığını açıkladığını da göz önünde bulundurursak, varabileceğimiz tek bir uzlaşı zemini olabilir: Bunca kan, bunca acı, bunca farklı hikayenin ışığında beraberce gülebileceğimiz, üzerinde uzlaşabileceğimiz bir hikaye kalmadı belki de – zira artık herkesin hikayesi kendine.


...


[i] Chomsky, Noam. Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçekler. Çeviri: Selen Göbelez. Chomsky, paragrafın devamında “önem taşıyan konulara ilişkin hakikat arayışının” ve bu hakikatin “doğru hedef kitleye anlatılmasının ahlaki bir zorunluluk olduğunu” ve bunun, kimileri için kişisel olarak pahalıya patlayabileceğinin altını çiziyor.
[ii] bkz. www.understandingcharliehebdo.com

(Görselde, Londra'nın Brick Lane semtindeki caminin arka duvarında yer alan bir posterden ayrıntı yer alıyor.)

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Melankoli

...

Delicesine yazıyor olmama şaşırabilirsin. Tam şu anda üç roman yazıyor, üstüne bir de devasa bir günlük tutuyorum. Ve okuyorum! Çılgıncasına okuyorum. Yapacak başka bir şey yok. Geriye kalan şeyler pek de ilgini çekmediğinde yapılabilecek şeylerden biri de budur, yani, artakalanlar pek de dişe dokunur olmadığında. Tüm hayatım boyunca bu tarz şeyler yapmak niyetindeyim. (...) Günlüğümden bir cümle: "Hepimiz, gezegenler gibi tıpkı, kendi melankolik atmosferlerimize tıkılıp kalmış bir şekilde, ortak fakat uzak arzumuz güneşin etrafında dönüyoruz." 

Çok iyi değil belki, ama bu cümlemi çalarsan, bir değişiklik yapar ve seni gerçekten gebertirim. 

(Mektuplar: Jack Kerouac - Allen Ginsberg. Derleyenler: Bill Morgan & David Stanford; çeviren: Seda Ersavcı. Alıntı, Kerouac'ın Ginsberg'e yazdığı 23 Ağustos 1945 tarihli mektubundan: Yapacak başka bir şey yok gerçekten!)

30 Haziran 2015 Salı

Şişe



... Boğuk kahkahalar savurarak yürümeye devam ettiler. O andan sonra Wesley sadece üç şeyin farkına vardı: Şişeden iki koca yudum daha aldığının; delicesine üzerlerine gelen yüksek pervazlı binaların arasında derin bir geçitte yürüdüklerinden dolayı New York’ta bulunduklarının ve tüm bunlardan çok uzaktaki yıldızların kendi hallerinde, tamamen ayık vaziyette tepelerinde asılı durup onları kayıtsızca selamladığının; son olarak da, binanın sundurmasından yukarı çıkmak üzereyken elinde boş bir şişe olduğunun... Bunun üzerine döndü, şişeyi ıssız sokağın derinliklerine doğru fırlattı ve şişe paramparça olup da kızlar çığlık attığında onlara gece boyu yaptıkları tüm o konuşmalar sırasında aklından geçen tek şeyin bu olduğunu söylemek istedi.

(Jack Kerouac, Deniz Benim Kardeşim. Çeviren: Garo Kargıcı - şişedeki Kerouac çizimi Seda Ersavcı'nın.)

29 Haziran 2015 Pazartesi

Bulmaca - çekiliş









Bugünün görselleri Deniz Benim Kardeşim'in çevirmeni Garo Kargıcı'nın kamerasından, Belgrad'daki kitabevlerinden geliyor. Yazar isimlerini incelerseniz yazım farklılıklarını göreceksiniz - atladığım olmadıysa Siren'in iki yazarının kitapları var fotoğraflarda, saptadıklarınızı yorum olarak aşağıya bırakın, biz de size o yazarın birer kitabını hediye edelim, ne dersiniz? (Birini seçmek kolay sayılır, diğeri için kapak görseli üzerinden bir bağ kurabilirsiniz, bu da ipucu olsun.)

Oyuncaklı tahminleri sevenler için gelsin bakalım... Yorumlarınızı cumaya değin bu başlığın altına bırakabilir, sonraki haftaya hediye kitabınızla girebilirsiniz.

Not: Yorum bırakırken adsız kalmayın ki size ulaşabilelim. Yorumlarınız cumaya değin bizde saklı kalacak, ancak cuma günü, çekilişle birlikte yayınlanacak, beş okurumuz bizden kitap kazanacak.


26 Haziran 2015 Cuma

N-n-n

Grooveshark kapandı, notlarım birbirine girdi, fakat bir yerlerden başlamak gerek, buyrun:

"Bu sanat eseri yanlış yere park edilmiş!" Erwin Wurm'un Karlsruhe sokaklarında sergilenen yerleştirmesine park cezası. Wurm'un bir dakikalık heykelleri için sizi buraya alalım.

Picasso'nun seramikleri, Sotheby's'de. Picasso'dan kartpostallar ise burada.

Saul Bellow ve bir asır. Yazın ne okusam deyip de listelere itibar etmeyenlere tavsiye.

David Bowie'nin kitapları. Üzerine, Dünyaya Düşen Adam. Ardından, David Bowie çizimleri. Son olarak, David Bowie'nin saç modelleri. Listeyle başladık, listeyle kapatalım, fakat bu liste Bowie'nin değil, Henry Miller'ın etkilendiği kitapların listesi... Koltukname sağ olsun, Türkçe edisyonlara ait bilgiler de cabası.

Türkiye'nin hikayeleri. Üzerine, Babamın Tanrı Olduğunu Sandım.

Kargaşadan bunalanlara ilaç niyetine: Gündelik hayattan objelere sanatsal düzenlemeler.

Kapatırken: "İyiyim, sen nasılsın?"

Kitabınız bol olsun.


25 Haziran 2015 Perşembe

İki!

...

Kerouac’ın donanma macerası, hayal kırıklığı ile başlar ve kısa sürer. O, donanma pilotu olmak için başvursa da uygulanan testleri geçemez; on günlük temel donanma eğitiminden sonra ise, akıl hastalığı şüphesiyle kendini askeri hastanede bulur. Eğitimin hemen öncesinde, Deniz Benim Kardeşim’in üzerinde hiç durmaksızın, günde on altı saate yakın çalıştığını, bitkin düşmüş olduğunu söyleyecektir akıl sağlığını denetleyen doktorlara... Aynı doktorlar, bu ilk romanın ilk okurları olurlar – geleceğin çığır açan yazarının ilk eserinin ilk okuyucuları, hatta ilk eleştirmenleri... Doktorlar, romandan da yola çıkarak Kerouac’ta bölünmüş kişilik emareleri bulunduğunu belirtecektir. Okuruyla buluşmak için neredeyse altmış yıl bekleyecek olan Deniz Benim Kardeşim, Kerouac’ın askeriyeden ihracı için delil sayılır. Disipline uymaması, kurallara aldırmaması, çevresinde kaygı uyandıracak denli derin biçimde düşüncelere dalıp gitmesi ve verilen emirleri yerine getirmemesi diğer gerekçelerdir.

...

Gerçek okuruyla ancak 2011 yılında buluşabilmiş olan bu metnin sunusunu, yazarının metne dair kendi sözleriyle bitirelim:

“Ve ben, gençlik yıllarım boyunca, bir ipin iki ucundan tutup bunları bir araya getirmeye, bağlamaya çabaladım... Çektim, durdum -bu iki dünyayı bir araya getireyim diye uğraştım, didindim- fakat asla başaramadım; Deniz Benim Kardeşim, bu dünyalara dair iki yeni sembol yarattığım ve bunları nihai olarak birbirine geçirdiğim romanımdır.”[i]


(Deniz Benim Kardeşim'in sunuş metninden... Gerisi için buraya. Yukarıda yirmi yaşındaki Jack Kerouac, donanmaya kaydolduğu fotoğrafıyla.)

[i] Alıntı, Miriam Kleiman’ın Kerouac’ın donanma kayıtları yardımıyla derlediği makalede yer almaktadır: “Hit the Road Jack,” Prologue; Vol.43, No.3.

24 Haziran 2015 Çarşamba

Deniz


Blog uykudayken biz bir kitap hazırladık: Deniz Benim Kardeşim... Uzak ufukların çağrısından geniş denizlerin tuz kokusuna, özgürlüğün baş döndürücülüğünden boş şişelerin hüznüne değe dokuna ilerleyen, dev bir yazarın ilk kaleme aldığı, fakat yıllar boyunca kayıp bilinen bir metin olma niteliği taşıyan bir kitap. Jack Kerouac, Deniz Benim Kardeşim'de ilk gençlik yıllarının coşkusunu sayfalara bırakıyor, okuruna onu özgürlük yoluna düşüren dürtünün ilk kımıltısını gösteriyor. Kerouac'ın ölümünün ardından kırk yılı aşkın bir süre geçtikten sonra yayımlanan bu roman, nicedir delice bir hızla dönen dünyanın ne denli büyük, dostluğun ne denli sınırsız ve hayallerin ne denli zaruri olduğunu bizlere anımsatıyor.

Vaatlerini yerine getirmeyen, hayal kırıklıklarını dindirmeyen şişeler eninde sonunda devrilse de yol, türlü hasletle çarpan yüreklere su serpen, yaşam serüvenini anlamlı kılan yegâne doğru bu romanda ve ilerde uzanan ufuklardan başka bir teselli bulunmuyor dünyada...

Diğer yapıtlarının ışığında değerlendirildiğinde öncül bir metin olarak ele alınabilecek Deniz Benim Kardeşim, yazarının ölümünden onca yıl sonra yayımlanmasıyla zamanın doğrusal akışına karşı koyan, küçük bir hazine niteliğinde. Zamanın ötesinde bir yerlerde, yazarının denize fırlattığı bir şişe misali neredeyse ve içinden çıkan mesajda şöyle yazıyor:


Yaşa!