6 Mayıs 2019 Pazartesi

Uyarlama



*** Sürprizbozan içerebilir ***

Shirley Jackson’ın romanı Tepedeki Ev, 1959 yılında yayımlandı. Bugün yazarın başyapıtı sayılan bu roman, 1960 yılında, Philip Roth ve Saul Bellow gibilerinin eserleri ile birlikte Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’ne aday gösterilecek ve değeri pek sık teslim edilmeyen gerilim janrının da edebiyata dahil olduğunu vurgulayacaktı. Jackson, o dönemde büsbütün azan agorafobisi yüzünden romanından sinemaya uyarlanan filmi (1963) izlemek için evinden güç bela çıkmış ve bir arkadaşına yazdığı mektupta kendi eviyle kurduğu sancılı bağdan bahsederken şöyle demişti: “Kendimi de evin içine tıkılmış halde yazmışım.”

Tepedeki Ev, 1963 yılındaki uyarlamadan sonra 1999 yılında bir kez daha beyazperdeye uyarlandı. İlkine kıyasla başarısız kabul edilen bu uyarlama Liam Neeson, Catherine Zeta Jones (Theo) ve Lili Taylor (Nell) gibi doksanların gözde oyuncularına yer verse de bilhassa romana kıyasla zayıf kalmıştı. Bu filmi doksanlarda, bugün artık yerinde olmayan Emek ’te* izlediğimi anımsıyorum; herhangi bir hayalet/perili ev hikâyesi olarak, oysa roman bundan çok daha fazlası.

Şimdi, yeni bir yorum ile Netflix’te karşımızda Tepedeki Ev. Mike Flanigan imzalı bu işin, kullandığı özgürlükler ve romandan uzaklaşma mesafesi şaşkınlık uyandırsa da göbek bağına, yani evin kendisine yönelik sadakatiyle yaratıcı bir uyarlamanın nasıl olabileceğini göstermesi bakımından ilham verici bir yanı olduğu kesin. Günümüzün gerilim gurusu Stephen King -ki kendisi, büyük bir Shirley Jackson hayranı olmasının yanı sıra en önemli eserlerinden The Shining’de doğrudan bu romandan yola çıkmış, “ışıyan” bir otelin içinde geçen dehşetli bir hikâye kurgulamıştır- bir twit atmak suretiyle Flanagan’ın dizi filmini dahice diye nitelemiş ve Jackson’ın da bu uyarlamanın arkasında duracağını söylerken, “gerçi kim tam olarak bilebilir ki,” diye şerh düşmüş… Bu kısmı ilginç bana kalırsa, zira Stephen King,  halen, The Shining’i sinemaya uyarlayan Stanley Kubrick’e** sayıp sövmekle meşgul, en son, Indiewire’da yer alan bir makalede, bu filmi motoru olmayan bir Cadillac’a benzetmiş – şahsen, kendi yapıtları hususunda bu derece hassas olan King’in, Shirley Jackson’ın gıyabında konuşarak orijinalden bu denli uzak bir uyarlamayı övmesini tuhaf bulduğumu söylemeliyim. 

Jackson’ın diziyi beğenip beğenmeyeceği tartışmaya ve haliyle spekülasyona açık; Tepedeki Ev’in Flanagan’ın tahayyülünde icadı, yenilikleri ve özgün metinle kurduğu bağlar ile gerçekten de yenilikçi – deneyim odaklı eğlence endüstrisi, Cadılar Bayramı arifesinde bundan daha iyisini yapamaz, klasik bir perili ev hikâyesini bunca dehşet, ailelere özgü -ve pek tanıdık- bir işlevsizlik manzarasını bunca sefalet ile bundan daha iyi bir biçimde betimleyemezdi … Öte yandan, özellikle son bölüm -sonuç- kısmının romandan sert bir biçimde koptuğunu ve Jackson’ın kurgusunda yeri olmayan notalara kayarak (yeni) çağa özgü bir tını kazandığını (“Sevgi her şeyin üstesinden gelir!”) unutmamak gerek. Flanagan’ın en güzel buluşu, kahramanlarını bahtsız bir ailenin üyeleri olarak yeniden icat ettiği anlatısında karşımıza kahramanlardan biri olarak Shirley’i çıkarması, kendini eve hapsetmiş, evinden çıkamayan yazarın trajedisini onun en büyük eserinden yapılan bu uyarlamaya böyle bir gönderme ile eklemesi olsa gerek. Yazarın otobiyografisini hikâyeye böylelikle dahil etmesi.

II.

Korkunun karşıtı nedir? Sevgi olabilir mi? Peki sevgi, her şeyin üstesinden gelir mi? Jackson’ın bize tanıdık gelecek bu pek sevilen yeni çağ söylemlerine kafa yorduğunu hiç zannetmemekle beraber; edebiyatından yola çıkarak korkuya ilişkin öngörülerinin daha gelişmiş olduğunu varsaymak olası. Uyarlamanın zayıf kaldığı ve yazarla uzak düştüğü nokta, tam da bel bağladığı bu (bayat) söylem.

III.

Flanagan’ın kurguladığı, bir aile evi; Jackson’ınki ise içinde yaşandığı bildirilen paranormal olaylar dolayısıyla birtakım gönüllülerin inceleme amaçlı olarak içine girdiği bir yapı. Mekânların, tıpkı insanlar gibi hafızası olması, içinde yaşananların gölgesini taşıması ve yeni sakinlerine ruhundan parçalar sunması hem romanın hem de dizinin çıkış noktasını oluşturuyor. Ev, pek çok yüze sahip ve sakinlerine farklı yüzleriyle yaklaşıyor; iki eserde de başrolde olan bu yapı, öylesine baskın karakterde ki, Flanagan’ın baştan yarattığı kahramanlarla bile özgün metne olan göbek bağının muhafazasını sağlıyor. Kahramanlar ya da faniler, evin kapısından içeri girip çıkan ya da ilelebet orada kalan ruhlar sadece ve tek hakikat var: Evin baskın ve habis varlığı. O varlık ki birilerinin yaşamına mal oluyor, birilerini yaşamları boyunca damgalıyor ve her birini, dünyadan -sorunlu, yaralayan, mutsuz dünyadan- uzak, kendi çatısı altında, fakat farklı bir alemde barınmaya çağırıyor; bu da, yine Jackson’ın tahayyülüne damardan bağlanan Flanagan’ın yorumunda esas aldığı, romanla paralel unsurlardan biri. Yine de Flanagan’ın evinin bir enstrüman, Jackson’ınkini ise başlı başına bir kahraman olduğu söylenebilir. Jackson, annesinin ezici varlığından yeni kurtulmuş Nell’i bir grup maceraperestin arasından sıyırıp kendi deliliğinin, kendi travmalarının pençesinde ve evin insafına kalmış halde resmederken Flanagan çok daha şefkatli, çok daha duygusal bir noktadan yaklaşıyor ve ailenin kırık ve arızalı bir yapı olarak ev ile -kapsayıcı- hesaplaşmasına odaklanıyor; hesaplaşmasına ve yaralarına rağmen kendini onarıp yaşama devamına – işte bu, Flanagan’ın korkudan sevgiye doğrusal olarak çektiği çizgi, Jackson’ın ruhuyla en çok ters düşen dokunuş haline geliyor… ne ki zamanın ruhuyla, çağın talepleriyle örtüşüyor. Çağ, bu masallardan, efsanelerden, mitlerden çıkma söylemi sahipleniyor, sevginin sihirli ve onarıcı gücünden bahsetmeyi seviyor. Jackson’ın kurguladığı ev, böyle kolay bir açıklamayı kaldıracak bir yer değil oysa; temel bir sağ kalım refleksi olan korkunun zıddı, sevgi falan değil, illa bir karşıtı olacaksa bu, ancak ölüm olabilir. 

Gelgelelim Tepedeki Ev, ölüm dahil fani dünyaya özgü her tür kavramı çarpıtması ve bozması ile meydan okuyor her şeye. Korkuyu sevgi ile tedavi etme fikri, ancak bir hayal, (yeni) çağa özgü bir arzu şimdi... Bu, korkuyu tanıyıp irdeleme değil, kendine bakma, kendini iyileştirme/şifalandırma, kendini her koşulda sevme çağı. 

Sen yeter ki iste çağı bu; ama ya yetmiyorsa?

IV.

“Korkularımdan zevk alıyorum.” – Shirley Jackson.


* Emek geçmişte bir hayalet değil, hafızada bir boşluk şimdi sadece.

** King'in Kubrick’in tahayyülündeki Shining’e temel itirazı, filmin ana kahramanı Jack Torrance’ı cinnetinden ibaret bir adam gibi göstermesi ve insani niteliklerinden soyutlayarak salt canavara çevirmesi yönünde. King, eşiyle beraber bir süre kaldığı otelde geçirdiği vaktin ardından, kişisel deneyiminden hareketle yazdığını söylüyor bu romanı, anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu, o otelin içinde kendisinin olduğunu… Yazar, 1997’de, bu romanın televizyona uyarlanmasına önayak olmuş, projede bizzat yer alarak Kubrick’in uyarlamasında kaybolan bazı unsurları yerine koymaya çalıştığını belirtmiştir. 

*** Konuyla alakasız sayılır ama not düşmeden geçmemeli; Flanagan'ın uyarlamasında anne Olivia Crane'i canlandıran Carla Gugino, TV ve sinemadaki pek çok işinin yanı sıra doksanlarda, yine bu dönemin öne çıkan TV dizilerinden birinin, Felicity'nin yıldızı olan Keri Russell ile bir Bon Jovi videosunda yer almıştı. (Doksanları anımsayanlara selamlarımla...)





26 Nisan 2019 Cuma

Tesadüf eseri




Soru: Askere gidinceye kadar yazar olmayı düşünmemişsin. Nasıl oldu? 

Etgar Keret: Askere en iyi arkadaşımla aynı zamanda gittim. Aslında o benden önce gitmişti, onun birliğine nakil olmamı sağladı. Çok zor geçiyordu askerliğim. Moralim çok bozuktu. Benim disiplin sorunum vardı, bir birlikten ötekine postalanıyordum. Başımı sürekli üstlerimle belaya sokuyordum. (...) Arkadaşım beni kendi birliğine naklettirdiğinde hayatım kurtuldu, çünkü feci bunalımdaydım. Arkadaşımın bilgisayar eğitimi almışlığı vardı, benim yoktu, ama o benim bir bilgisayar dâhisi olduğumu söyleyip beni oraya naklettirdi. Neyse ki yapılması gereken iş çok karmaşık değildi. Bir bilgisayarın karşısında oturman ve bir sorun çıktığında halletmen gerekiyordu, fakat hiç sorun çıkmıyordu. Görevin adı ‘Quasimodo’ydu, ki kulağa hiç hoş gelmiyor. Bir odada tek başına oturuyordun. Yerin beş kat altındaydı, pencere falan da yoktu. O göreve kimse talip olmak istiyordu, çünkü çok sıkıcıydı, ama biz yapmayı sürdürdük. Sonra arkadaşım çok ağır bir bunalım geçirdi. O sıralar astımım olduğu için nöbet görevimden kaytarıyordum. Fakat o gün sırf arkadaşımla birlikte olabilmek için göreve talip olmuştum. Yom Kipur’du ve birlikteydik. İyi görünüyordu. Sonra benden yan odadan bir şey getirmemi istedi ve dışarı çıktığımda kafasına sıktı. Çok zordu benim için. ‘Nimrod Çıldırışları’ son derece otobiyografik bir öyküdür aslında. Ben 19 yaşında kalmaya devam ettikçe arkadaşımın da benimle olacağına dair bir inancım vardı. Büyüdüğüm anda kaybolacaktı, oysa 35–36 yaşımda bile 19 kalabilirsem onunla ilişkimi sürdürebilecektim. Böyle düşünüyordum.

Soru: Öyküyü ne zaman yazdın? 

Etgar Keret: 97’de. Fakat arkadaşım kendini vurmadan çok önce intihardan söz etmeye başlamıştı. Bir keresinde beni annemin evine bırakmıştı, arabada otururken ona, “Kendini öldüremezsin. Sen benim arkadaşımsın. Canına kıyarsan ben üzülürüm,” dediğimi hatırlıyorum. O da bana şöyle demişti: “Bana senin için yaşamaya devam etmem gerektiğini söyleyemezsin. Ben kendim için yaşamaya devam etmeliyim, fakat yaşamaya devam etmek için bir neden bulamıyorum. Bana yaşamaya devam etmemi gerektiren bir neden söylersen, kendimi öldürmeyeceğim.” Sabahın biriydi. Arabada oturuyorduk. Söyleyecek bir şey bulmaya çalıştım, fakat bulamadım. Dört saat oturduk arabada. Hiç konuşmadan. Radyo falan da yoktu. Hayatımın en uzun saatleriydi. Arabadan inersem bir şey söyleme şansımı yitireceğimi biliyordum, yine de söyleyecek bir şey bulamadım. Sonunda kapıyı açıp ona veda ettim. 

Soru: Bir neden bulamadın mı? 

Etgar Keret: Onu ikna edebilecek bir şey bulamadım. Hiçbir şey diyemedim. Yazdığım ilk öykü olan ‘Borular’ ona yazılmış bir cevap niteliğindeydi, bir çıkış yolu bulmak zorunda olduğuna dair. Benim için çıkış yolu öykü yazmaktı, fakat o gün onunla arabada otururken kendi çıkış yolumu bilmiyordum. Ben askerde çok mutlu olduğumdan değil. Ben de onun kadar mutsuzdum askerde. Ona, ‘Bir yol olmalı’ demiştim, başka bir şey söyleyememiştim ama. O zamandan beri yazıyorum. 

Soru: ‘Borular’ öyküsünü arkadaşının ölümünden ne kadar sonra yazdın? 

Etgar Keret: İki hafta sonra. 

Soru: Kendini öykü yazarken bulmak seni şaşırttı mı? 

Etgar Keret: ‘Borular’ı bitirdiğimde öykü olduğundan emin değildim. Tanıdığım birkaç kişiye sordum, öykü için çok kısa olduğunu söylediler. Kimseyi ilgilendireceğini düşünmediklerini söylediler. ‘Fena değil,’ dediler, ‘ama biz arkadaşın olduğumuz için sevdik, arkadaşın olmasaydık yine sever miydik bilemeyiz.’ Ben öykü yazmayı sürdürdüm, fakat onların öykü mü, yoksa bir kaçış yolu mu olduklarını bilemiyordum. Yayınlatmak için hiçbir çabam olmadı. 

Soru: Yayınlatmaya ne zaman karar verdin? 

Etgar Keret: Askerden sonra üniversitede okumaya başlayınca. Burslu okuyordum. Sabahları erken kalmakla sorunum vardı, bu yüzden sabah derslerini kaçırıyordum. Rehber öğretmenim bana, ‘sabah derslerine girmediğin için bursunu iptal etmeyi düşünüyorlar. Geceleri yaptığın bir iş olduğunu iddia edebilirsen, siyasi eylemci falan olduğunu söylersen, bunu mazeret olarak kullanabiliriz,’ dedi. Ona öykü yazdığımı söyledim. ‘Güzel,’ dedi, ‘onları edebiyat profesörüne veririm, üzerine öykülerin postmodern ya da yıkıcı olduklarına dair bir not yazıp onlara verir’ Ben de kabul ettim. Öykülerimi edebiyat profesörüne verdi, o da aynı dediği gibi bir mektup yazdı. Bursu kurtardım. Bir sene sonra o profesör beni aradı ve ‘Hatırlıyorsan, bir sene önce senin için burs komitesine bir mektup yazmıştım, şimdi bir yayınevinin başına geçtim, başka öykülerin olup olmadığını merak ediyorum?’ dedi. Ona birkaç öykü götürdüm, hepsini kabul etti. 

Soru: Onları kitap olarak mı yayınladı? 

Etgar Keret: Evet. Benim başıma her şey tesadüf eseri gelir. Oysa hayatım boyunca çok matematikseldim.

(Etgar Keret'in klasik sayılacak Believer söyleşisinden geldi, sene 2006, tamamı için buraya... Görsel, Keret'in önceki yıllardaki ziyaretlerinden birinden. Seviyoruz.) 

25 Nisan 2019 Perşembe

Ne istediğini bilmek





S: Yani sence bu ortam iyi edebiyat doğurabilir ve bu da, (bütün bunlarla) baş etmek için bizlere yardımcı olabilir, öyle mi? 

Etgar Keret: Şöyle söyleyeyim, çelişkili bir biçimde, zor dönemler insanların yaşıyor olduklarının farkına varmalarını sağlar, bir şeyler tehdit altındaysa veya elinden alınmışsa, neden var olduğunu ve tam olarak nasıl bir hayat istediğini bilirsin, öyle ki mesela ben, ne istediğimi düşünerek şımardığım uzun yıllar geçirdim, ama sonra yaşadığım yerde radikaller iktidara gelip bana ait şeyleri almaya niyetlendiğinde hayat zorlaştı, evet, ama ne istediğimi bilmek son derece kolay oldu.


(Etgar Keret ile Uç Artık vesilesiyle bir podcast yaptık, dinlemek isterseniz linki burada. Bu fotoğraf, Keret'in ilk İstanbul ziyaretinden; burası ofisimizin bulunduğu hanın avlusu; Keret, bir derginin söyleşisi için poz verirken havaya zıplayan bir kişinin fotoğraflarda asla kötü çıkmayacağını da iddia ediyordu ki evet, kendisi burada bir ninja gibi çıkmış adeta; fotoğraf çekiminin fotoğraflarını ben çekmişim; çok heyecanlı ve eğlenceli bir gündü; anısı burada kalsın.) 

15 Nisan 2019 Pazartesi

Evren


Etgar Keret'in Uç Artık adlı son kitabı hazır henüz raflara inmişken, zaman içinde farklı Keret kitaplarının edisyonlarına bir göz atalım dedik... Kırkı aşkın dilde okunan yazarın öykü evrenine dair tahayyül, yazar ile hiç tanışmamış okura ipucu veriyor. (Görsele tıklayarak inceleyebilirsiniz.)

9 Nisan 2019 Salı

Bir at...





Bir adam bara girer ve sahnede tek kişilik bir gösteri yapan komedyeni izlemeye koyulur. Komedyen kaba saba esprileri, kendine tokat atması, havaya yumruklar savurmasıyla izleyiciyi huzursuz etmektedir; onu izlemek üzere kapıdan içeri giren adam da çıkıp gitmek ile kalmak arasında bocalayan, neredeyse çökkün bir tavır içindedir. Komedyenin monoloğu uzadıkça, eğlence amaçlı gibi görünen bu gece komediden trajediye doğru kayarak bir tür kişisel sorgulama, bir iç dökme eylemi haline gelir.

Komedyen Dovaleh G. diye tanıtır kendini. O gece, o barda onu önceden tanıyan iki kişi vardır: bizzat davet ettiği fakat kırk yılı aşkı süredir görüşmediği eski arkadaşı Avishai Lazar ve tesadüf eseri orada bulunan, eskiden komşu olduğu bir kadın. Bu kadın, sahnedeki adam için karakter tanığı görevi görür. Avishai Lazar emekli bir hâkimdir; komedyen, kendisini izlemesini özel olarak rica etmiştir. Avishai’a düşen, komedyenin ricası üzerine sahnede gördüğü şeyi anlatmaktır; sahnedeki adamın özünü, içinden taşan ışığı. Metnin anlatıcısı da olan Avishai -ki bir komedi kulübüne adım atmayacak kadar ağır başlı ve sert mizaçlı, ayrıca kendi yaşamına ait bir trajediden dolayı hüzünlü bir tiptir- sahnedeki gösteriyi yansıtan bir ayna olmakla kalmayıp onu yorumlamakla da yükümlüdür.

Anlatılan hikâyeye suçluluk duygusu sinmiştir. İzleyicilerin bir kısmı maruz bırakıldıkları kasvetli öykü karşısında sayıp söver, hatta kalkıp giderken kalanlar, empati dinamiği doğrultusunda ister istemez kendi vicdanlarını yoklamaya koyulur. Seyirci eğlenmeye gelmiştir ama sahnedeki adam acı çekmektedir. Seyircinin eğlence ihtiyacı, göstericinin sağalma ihtiyacının yanından gölgede kalmıştır şimdi. Kalabalık, karanlık bir komedi kulübünde, bir başkasının yarasıyla yüz yüzedir. Hikâye ilerledikçe, anlatılanın gerisinde bütün bir yaşam, bir yara gibi açılır önümüzde. Zaten her yaşam, kendi içinde çoğalan yaralarıyla birlikte sessizce uzanıyordur ölüme.

Büyük romancı David Grossman’ın komedi klişeleri ve stand-up’a özgü aralıklı monolog biçemiyle derinlikli bir şahsiyet anlatısına çevirdiği Man Booker Uluslararası ödüllü romanı Bir At Bara Girmiş, görmeyi bilen gözler için incelikli bir metin. Grossman’ın kaleminde sahnedeki kahraman acısını öylece ortaya döken bir sanatçı olarak yükseliyor ve dehşetli bir anıyı temize çekerken yaşamın katlanılmaz yükünü sayfalara döküyor. Boğazımızda bir yumru, sırtımızda bir yük olarak taşıdığımız, aile de denen travma yuvası, bu performans esnasında sözcüklerle yeniden icat edilir. Gelgelelim bu, çift taraflı bir durumdur; Dovaleh G. sahnede kendi hüzünlü geçmişinin sayfalarını yeniden açarken izleyicisi Avishai da kendi kayıpları ve ıssız hayatıyla yüzleşecek, spot ışıklarının altında durup anlatma cesareti sergileyen adama baktığı sırada kendi içine bakacaktır.

Başkasının acısına nasıl bakılır? Grossman’ın Bir At Bara Girmiş’ini toplumsal bir alegori, iç içe yaşadığımız onca soruna karşı takındığımız kolektif kayıtsızlığın, iflah olmaz yalnızlığımızın bir resmi olarak görmek mümkün. Haberdar olup da merak bile etmediğimiz, hızla uzaklaştığımız trajedilere, ötekinin çilesi karşısında ne denli kolayca başka tarafa döndüğümüze dair sarsıcı ve vurucu bir anlatı; sanatın yaratma ve sağaltma gücünü, hakikat anlatısının çoğul olabileceğini anımsatan bir metin.

(Bu aralar, bir kitaptan bahsederken spoiler vermeden, sürprizlerini açık etmeden nasıl yazılır meselesine kafa yoruyorum sevgili blog okuru... Bu, Bir Gün gazetesinde yayımlanmış bir yazı; kitabı anlatmasına rağmen okurun kendiliğinden keşfetmesi gerekenleri açık etmediği kanısındayım; burada dursun bu bağlamda. Görseldeki iş, Deborah Butterfield imzalı.)

27 Şubat 2019 Çarşamba

Neden?



Homo sapiens özünde çelişki olan cahil, yıkıcı bir varlık olarak çıkıyor karşımıza - bu şapşal canlıya karşı siz merhamet besliyor musunuz?

Her zaman zekâsıyla övgü toplayan bu canlıya dikkatlice baktığınızda şapşal olduğunu görüyorsunuz - tamamıyla şaptal da sayılmaz gerçi. Mutasyondur bu; elinden başka türlüsü gelmemektedir. Yine de her gün soruyorum bu soruyu kendime: İnsanlar neden böyle oldular? Bunun anlamı ne?

(Bir Kutup Ayısının Anıları'nın yazarı Yoko Tawada, insanlar neden böyle oldular diye soruyor... Sahi, neden?)

24 Ocak 2019 Perşembe



İlk kitabımda yer alan öykülerin çoğunu üç yıllık zorunlu askerliğim sırasında kaleme aldım. Askerlik bitip de üniversiteye başladığımda bursluydum ve o zamanlar geceleri geç saatlere kadar bir şeyler yazıp sabah derslerini kaçırmak gibi bir huyum vardı. Üniversite bursumun iptalini gündeme getirince bu konuda bana destek olacağını düşündüğüm, edebiyat bölümünden bir profesöre öyküleri gösterdim; öyküleri beğendiği takdirde üniversite komitesine bursumun devamı için bir mektup yazabileceğini ummuştum. İşte, o edebiyat profesörü sonradan İsrail’in en iyi yayınevlerinden birinin editörlüğüne getirildi ve benden yeni öyküler istedi. Şansıma, yenilerini de sevdi ve ilk kitabımı yayımlayan o oldu. Yazdıklarımı yayımlatmadan önceki dönemde bir öykü yazdığımda üç çıktı alıp ikisini iki yakın arkadaşıma, birini de abime verirdim. Üçü de bayılırdı yazdıklarıma. Ama o zamanlar, Ramat Gan’da aynı mahallede büyüdüğümüzden, beni çok iyi tanıdıkları için sadece onların öykülerimi beğeneceğini, anlayabileceğini düşünüyordum. Onlar da öyle düşünüyordu. Yazmaya ilk başladığımda askerdeydim dediğim gibi, sonrasında öğrenciydim, o sırada da inşaat işçiliği yapardım. Çoğu zaman yapacak bir sürü işim olurdu ve işim bitmeden yazamazdım. Çevremdekiler yazıyla uğraşımı zararsız bir hobi olarak görüyordu. Amcam şöyle demişti mesela: “Kumar oynayacağına veya uyuşturucu kullanacağına oturup bir şeyler yazıyorsun, böylesi daha iyi.” İlk kitabım hayranlarımın türemesine yol açtı; küçük bir gruptu, ama gruptu yine de. Bana mektuplar yolluyorlardı ve bu, beni inanılmaz heyecanlandırıyor, sevindiriyordu. Yaşantım hemen hemen aynıydı ama hiç tanımadığım kişilerin öykülerimi anlayıp onlarda kendilerinden bir şeyler bulması, duygulanması hayatımı değiştirecek bir kapı açtı bana. Abim ülkeyi terk ettikten, iki yakın arkadaşım da öykülerimle ilgilenmeyi kestikten sonra yazı yazmaya devam etmemi sağlayan bir disiplin oturtmamda yardımcı olan buydu. 

Geçen hafta yeni kitabıyla İsrail'de Sapir Ödülü'ne layık bulunan Etgar Keret, yazmaya ilk başladığı zamanları anlatıyor. Yeni kitap, Avi Pardo'nun çevirisiyle önümüzdeki aylarda raflarda 💫 
(Yazarın gençlik yıllarına ait fotoğraf Keret'in kişisel arşivinden - kitap için sabırsızlanıyoruz!)