18 Aralık 2014 Perşembe

Yürek




Durmadan ismini soruyorlardı.

“Kimsin sen?”

“‘Sen' ile ne kastettiğine bağlı,” dedi.

“Ailen var mı? Nerede olduğunu bilmek istemezler mi?”

“Karıma ona çektirdiklerim için ne kadar üzgün olduğumu hiç söylemedim. Yeni dairede yeni bir başlangıç yapmayı ummuştum. Artık farklı bir şey deniyorum.”

“Ne yapıyorsun yani?

“Artık evi aramıyorum.”

“Ev senin için neresi?”

“Ev yüreğinin olduğu yerdir, yani tam burası.” Göğsüne işaret etti. “Onun gittiği yere ben de gidiyorum ve bu konuda bana söz hakkı tanımıyor."

(Bilinmeyen, Joshua Ferris. Çeviren: Hatice Taş. Ferris'in yeni kitabı 2015'in getirdiklerinden olacak. Görseldeki iş, Marina Abakanowicz'e ait.) 

17 Aralık 2014 Çarşamba

Meyve


S: Kitaplarınızda hep yeni bir şeyler deniyorsunuz. Önce bir anı kitabı yazdınız; ardından bir roman, sonrasında gerçeklere dayalı bir başka roman, sonra da kurmaca olmayan bir metin geldi. Ben yazınınızı ilginç kıldığı için hoşlanıyorum bundan ama ürkütücü olsa gerek. Kitaplarınız yayımlanmadan evvel endişeye kapıldığınız oluyor mu?
Eggers: Elbette. Giderek kolaylaştığı söylenemez. Kral için Hologram'ın, Ne Nedir ya da Zeitoun'dan daha kolay olacağını sanmıştım, çünkü andığım bu iki kitap için epey araştırma yapmam gerekmişti. Ama Hologram'ın yazımı da üç yıldan fazla sürdü, tıpkı diğerleri gibi. Sanırım her kitabın gereksindiği süre belli, neyse o. Yıllar içinde öğrendiğim bir şey varsa, o da bu işte... 
Meyvenin ağaçtan düşmesi için beklemek gerek.
(Dave Eggers, Rumpus söyleşisi. Yeni kitap, Kral için Hologram yayına hazırlanıyor ve yeni yılın ilk günlerinde sizlerle olacak. Görseldeki eser, Eva Kmentova'ya ait.)

16 Aralık 2014 Salı

Tutunmak




"Gizlemene gerek yok," dedim. "Bunlar zararsız çizimler."

Kafka yavaşça başını salladı - "Ah, hayır! Göründükleri kadar zararsız değiller. Bu çizimler eskilere dayanan, derin bir ihtirasın kalıntıları. O yüzden senden saklamak istedim... Kağıt üzerinde göremezsin. İhtiras içimde. Evvelden beri hep resim çizebileyim istedim. Görmek ve gördüğüme sımsıkı tutunmak, bunu istedim. Tutkumdu benim."

(Alıntı Gustav Janouch, Kafka ile Sohbetler. Görselde, Kafka Müzesi'nde dosya dolaplarında sergilenen çizimler, Prag.)









15 Aralık 2014 Pazartesi

Uzaylı


“Ölüm büyük bir şeydir... Görünüşe göre hiçbir şey değişmemiş, oysa her şey değişmiştir. Sayfalar aynıdır, ama kitap başkadır.”[i]

1998 senesinde, Marseille’de, sıradan bir günün şafağında dökülen bir balıkçı ağından sıra dışı bir nesne, üzerine bir New York adresi işlenmiş olan bir asker künyesi çıktı. Künye, Küçük Prens’in yaratıcısı Antoine de Saint-Exupéry’ye aitti ve bir yüzünde yazar ile eşinin (Consuelo) isimleriyle kitabın Amerikalı yayıncısının adresi yer alıyordu. Pilot olan Saint-Exupéry’nin, elli dört sene öncesinde, İkinci Dünya Savaşı sırasında, 31 Temmuz 1944 tarihinde, Alplerin üzerinde uçarken kayıplara karıştığına inanılıyordu ve denizden çıkan künye, bu gizemli kayboluş olayında yeni bir sayfa açtı. Künyeyi bulan 63 yaşındaki balıkçı Jean-Claude Bianco, büyük bir heyecan içindeydi: “Titanik’i yeni izlemiştim ve birkaç bardak pastis içtikten sonra bir film çekeceğimizi, paraya boğulacağımızı falan düşündüm.”[ii]

Kimi kahramanlar vardır, yazarın yaratısı olmaktan çıkar, okuruna ait, hatta okuruyla özdeşleşen bir kimliğe bürünür... Saint-Exupéry'nin, çektiği acıların altını çizerek arkadaşı Leon Werth'e adadığı Küçük Prens, hiç kuşkusuz onlardan biri. Ve yazıldığından bu yana kuşaklar boyunca okuruyla özdeşleşen bu kahramanın yeni yüzleriyle karşılaşmaya hazırlanın, zira telif haklarının serbest kalması dolayısıyla Küçük Prens, 2015 yılında dünyaya tam manasıyla 'geri' dönecek.

Okuru bir yana, Küçük Prens'in yazarıyla, Saint Exupéry ile de pek çok ortak noktası olduğunu söylemek gerek: Küçük Prens bu gezegenden nasıl sırra kadem bastıysa, yazarı da, İkinci Dünya Savaşı sırasında çıktığı uçuşta ortadan kaybolmuş, asker künyesi, ancak 1998 senesinde, uçağının kalıntıları olduğuna inanılan enkaz ise 2006'da bulunmuştur. Exupéry, sefere çıkmadan önce kaleme aldığı bir mektupta yanına bir boya kutusu aldığını söyler, olur ki Küçük Prens'le karşılaşırım diye de ekler... O seferden asla dönmeyecek, ölümü, Fransa hükümeti tarafından biçilen tarihe göre hesaplanacaktır. Gizemi daha da derinleştirecek şekilde, yıllar sonra ortaya çıkan 86 yaşında bir Alman savaş gazisi, Horst Rippert, 2006 yılında verdiği beyanatta Exupéry'yi kendisinin vurduğundan emin olduğunu söyleyecek ve yaşamı boyunca bu sırrı sakladığını belirtecektir. Bir diğer iddia ise, yazarın uçağının düşürülmediği, aksine Exupéry'nin kendi isteğiyle kayıplara karıştığı, meçhule gitmeyi seçtiği yönündedir.

Exupéry'nin gizemi aydınlanır mı bilinmez, ancak 2015 yılından itibaren yetmiş yıllık telif süresinin dolmasıyla telifsiz eser niteliği kazanacak olan Küçük Prens'in önümüzdeki senelerde gezegenin dört bir yanından bize göz kırpacağı kesin... Pixar, aynı adlı animasyonun tanıtım filmini yayımladı bile; Exupéry'nin temsilcisi, kahramanı yeni kuşak okurlara tanıtacak ve her biri bir başka gezegende geçecek bir çizgi dizinin yolda olduğunu, bir de bilgisayar oyununun hazırlandığını söylüyor. Gerisi, girişimcilerin ve bizlerin hayal gücüne kalmış halde, ama künyesini bulan balıkçının beyanatını göz önünde bulundurursak bu hazine (!) değerindeki eserin türlü varyasyonuna hazırlıklı olmamız gerek.

Pixar'ın tanıtım filmini izlerken ne kahramanların pixar pixar bakan gözlerinden ne de günümüze uyarlanmış hikayeden rahatsız oldum... Sanırım, bunca benimsediğim bir kahramanın 2015 reenkarnasyonuna dair en can sıkıcı bulduğum şey, kendisiyle kesinlikle bağdaştıramadığım sesi. Benim Küçük Prens'im bu sesle konuşmuyor, onu anladım - ama galiba, Küçük Prens artık herkesin, tüm muammalar bir yana yadsınamaz gerçek de bu işte. Bu vesileyle not düşeyim; Küçük Prens'i, henüz okuma yazma bilmediğim yıllarda, ilk olarak Ülkü Giray'ın sesinden, kasetten dinlemiştim. (Hayır, yüz yaşında değilim.)

Küçük Prens istilasından önce birkaç okuma önerisi:



Küçük Prens dışındaki Exupéry eserlerinin hemen hepsi tükenmiş halde; onlar için istikamet sahaflar. (Bağlantıdaki edisyonun imzalı olduğu iddia ediliyor; 1983 basımı bir kitapta yazar imzası nasıl yer alabilir, o da bir başka gizeme vesile olsun.) Bir başkası için buraya, çevirmenin imzasıyla.


(Üstteki fotoğrafta Saint Exupéry'nin asker künyesi, alttaki görselde ithaf yer alıyor - Leon Werth anısına. Cem Yayınevi/Arkadaş Kitaplar serisi; Tomris Uyar - Cemal Süreya çevirisi.)







[i] De Saint-Exupery, Antoine. Savaş Pilotu. Bütün Eserleri I. Çeviren: Bertan Onaran. İstanbul; Yazko, 1983.
[ii] Tagliabue, John. “On the Trail of a Missing Aviator: Saint-Exupery.” The New York Times 10 Nisan 2008.

İtalikle belirlenmiş satırlar, İstanbul Art News'un Temmuz sayısında yer alan yazımdan alınmıştır.

12 Aralık 2014 Cuma

N-n-n

Erkekler erkeklerin yazdıklarını, kadınlar kadınların yazdıklarını okuyor! Zaman'ın haberine göre Goodreads'in yaptığı araştırma, okur tercihlerinde yazarın cinsiyetinin oynadığı rolü ortaya koyuyor ve ben isyanlardayım, ama bana fikrimi soran yok tabii. Neyse.

İşkence mağdurları yararına düzenlenen açık artırmada, yazarlar kahramanlarını satışa çıkardı. Julian Barnes, Will Self, Zadie Smith, Adam Foulds ve daha niceleri, açık artırma vesilesiyle satışa çıkardıkları kahramanlara alıcıların istediği isimleri verecek. Ölümsüzlük Müzayedesi adını taşıyan organizasyona katılmayı reddeden, kahramanların isimlerinin fazlasıyla belirleyici olduğunu söyleyen ise Martin Amis olmuş... George R.R. Martin'in kurtlar yararına böyle bir girişimde bulunduğunu ve kitapta ölecek karakterlerin belli bir ücret karşılığında okurları tarafından isimlendirilmesine izin verdiğini daha evvel not düşmüştük.

Jean Christoph Grange'a müstehcenlik soruşturması... Bu topraklarda.

Murat Gülsoy ile 5 Hafta 5 Roman. Hikmet Hükümenoğlu, Cem Akaş, Fatih Özgüven, Mehmet Ulusel ve Melis Şeyhun Çalışlar'ın dersleri için bkz. Hayat Bilgisi. 

MonoKL Edebiyat kısa film yarışması.

Alberto Manguel Boğaziçi'nde!

Yılın en güzel girişimlerinden biri: İpekli Mendil: Öykü Sözlüğü.

Jeff Koons'dan kitap kapağı tasarımı; gif'lere dönüştürülen Kadıköy sokak sanatı. Ve dahası.

Notları, bu aralar ne zaman içim sıkılsa ilaç gibi gelen oyun hamurundan fotoğraf temsilleriyle kapatır, sizlere iyi tatiller dilerim.

Görsel: Berlin.


11 Aralık 2014 Perşembe

Diriliş

Son on yılda, zombi kültürüne dair pek çok şey yeniden dirildi denebilir. Zombiler neden şimdi önemli, ilgi çekici oluverdi? Bilmiyorum. Bölge Bir'i yazdım çünkü yaratıklara dair kendi merakımı gidermek istedim. Genel kültürel eğilimler hakkında bir şey diyemem. Bana gelirsek; Yaşayan Ölülerin Gecesi, Ölülerin Günü ve ilk George Romero üçlemesi geliştirdiğim delice saplantının başlangıcı olmalı. Bölge Bir, benim zombileri neden korkunç bulduğuma dair bir irdeleme sürecinden doğdu.

Zombi sözcüğü başka insanlara ne ifade ediyor, bilmiyorum. Kitaba başlarken, "Zombilerin de olduğu bir korku romanı üzerinde çalışıyorum," dediğimde edebiyat düşkünü dostlarım: "Ben zombi sevmem. İçinde zombi geçen kitapları sevmem," diye yanıt veriyordu. "Hangi zombi kitaplarını okudun? Hangi zombi filmlerini izledin?" diye sorduğumda yanıt, hiçbirini, oluyordu. Korku kültürüne halihazırda dahil olanların zombilere dair kendi fikirleri, dahil olmayanların da önyargıları var. Bu kitapta hedeflediğim şey film janrının birtakım unsurlarını kucaklayıp diğerlerini reddetmekti. Sevdiğim şeyleri muhafaza edip diğerlerini attım ve umudum, bu tarz korku öykülerine dair fikirleri derinleştirmiş, ufukları genişletmiş olabilmek. 

(...)

Korku filmleri ve bilim kurgudan ilham alarak yazar olmaya karar verdim ben. Büyülü gerçekçiliğin dehşetli etkisi, Garcia Marquez, Beckett'in çılgın, absürt manzaraları - bunlar, benim için, çocukluğum boyunca okuduğum fantastik kitapların bir uzantısıydı. Godot'yu Beklerken, güneşe yönelmiş tuhaf bir asteroidde geçiyor olabilir mesela bana kalırsa, öyle görüyorum. Gerçekçi bir zeminde değil - fantastik bir dünyada. Peki onu, uzayın derinliklerindeki küçük bir gezegenden farklı kılan nedir? Kıyamet sonrası ortamından ayıran nedir? Pek fark yok fikrimce.

(Colson Whitehead, Atlantic söyleşisinde, zombilerin edebiyatta yeri olabileceğini söylüyor; romanının insanlar hakkında, içinde yaşadığımız kültüre dair olduğunu belirterek tek cümle ile özetlenemeyeceğini iddia ediyor. Romanı okuduysanız bilirsiniz, Whitehead, Bölge Bir'de zombilerden değil, leşlerden ve kopuklardan bahsediyor, zombi kelimesini kullanmadan yaşadığımız çağı, medeniyet adı altında yapılan anlamsız icraatları ve evet, insanın varoluş sefaletini konu ediyor. Whitehead'in anlattığı hikayede korkunç olan şey, korku filmleriyle paralel meseleler, zombiler veya zombi benzeri varlıklar, vs. değil, tam da bugün, bu zamanda, yaşam adını verdiğimiz kör dövüşü.

Görsel, Tex, sayı: 45. Zombilerin Gecesi.)



10 Aralık 2014 Çarşamba

Öl!



Yaşamak için ölmek mi lazım?*

Nihai sonunun bilinciyle yaşar insan; ya da, nihai sonunun bir gün geleceğinin bilincinde olduğundan, kendini elinden geldiğince oyalar - ki yaşamak da zaten bir tür oyalanma biçimidir... Kitaplar, filmler, hatta köklü ritüeller, bu bilinci bastırmak, bu bilginin dehşetiyle baş etmek için paha biçilmez fırsatlar sunar.

Yaşayan ölüler, bilhassa Haiti inançlarında çıkıyor karşımıza, son senelerde giderek şahlanan popüler kültür olgularını bir kenara koyup olgunun kökenine inersek elbette. Haiti inanışlarında ölüler, mezarlarından çıkma yetisi taşıdığı gibi, onları kontrol edebilen kişiler tarafından güdümlenip yönlendirilebiliyor ve elbette ki yaşayanlar için birer tehdit sayılıyor. Bugün, Haiti'ye Afrika'dan getirilen kölelerin pratiklerinde kendilerine yer edinen zombileri araştırdığımızda, kölelik olgusunun farklı bir boyuta taşınmış bir dışavurumu, güçten yoksun bırakılmış olanların dünya ile baş etme biçimi olarak ele alabileceğimiz bu inanış, korku filmlerine malzeme olmanın çok ötesinde, doğduğu ve geliştiği kültürel bağlamda fonksiyonel bir işlev de taşıyor.

Ölülerin dirilmesi ise mevzu; literatür oldukça geniş gerçekten de... Ölülerin tehlikeli addedilmesi, ölümün ardından belli bir süre geçene değin çeşitli ritüellerle yaşayanların 'koruma' altına alınması, üzeri örtülen aynalardan karalara bürünmelere, kapı dışlarına bırakılan ayakkabılardan sesi kısılan televizyonlara, dağıtılan eşyalardan düzenlenen törenlere varana değin birtakım pratikler, ölümün, kayıp bir yana, yaşayanların dünyasında yarattığı sarsıntıyı, hatta yaşayanların ölünün gazabından korkmasına yol açacak bir duygu durumu içine girdiğini ortaya koyuyor. Kendini rahatlatma konusunda en deneyimli türlerden insan için ölümü inkar etmek mümkün zira, her an, günbegün karşısına çıkmasa... Yaşayan kişinin en dişli rakibi, en sağlam 'Öteki:' Zombi.

Yetmişlerin ve seksenlerin korku filmlerinde zombiler, mezarlarından fırlamış, öfkeli yaratıklardı sadece, anımsarsınız. Sonra, ne olduysa oldu, gömülenler toprağın altında kalmaya başladı, zombiler bir virüs sayesinde dönüşerek zombi olmaya başladı. Dünya Savaşı Z'den Walking Dead'e, Haitili kölelerin pratiklerinden doğan zombi inanışı, dönüşüm geçirerek bir popüler kültür fenomeni haline geldi, 'zombileşme' ölünün maruz kaldığı değil, sağ olanların başına gelen bir iş oluverdi. Aç, düşünce ve muhakeme yetisinden yoksun, kendi arazlarını başkalarına sıçratmak üzere her yanı saran yaşayan ölüler, ölmeden yaşamaya çalışanların tüm değerlerine karşı çıkan, dünyayı karıncalar gibi istila eden bir güruhun üyelerine dönüştü... Sağ kalma içgüdüsüyle kendisi dışında her şeyi hiçe sayabilen bir türün en büyük düşmanı da, onu bu içgüdüden, kontrol mekanizmalarından yoksun bırakacak bir gölge, bir düşman olsa gerekti ve bu düşman, kişinin sahip olduğu şans, beceri, zeka unsurlarından mahrum olduğundan, sağ kalmayı kendi becerememiş, doğası gereği yapması gerekeni başaramamıştı... Eh, ona her şey mübahtı.

Colson Whitehead, Bölge Bir'de, pek çok edebiyatçının altından kalkamayacağı bir hamleyle, adlarını anmadan zombilerden bahsediyor, bir salgın sonrasında tepetaklak olmuş dünyada gezen insanları, leşleri ve kopukları anlatıyor. Bu, bir korku romanı değil, ama çizdiği medeniyet resmi oldukça korku verici; bir zombi hikâyesi de değil, ama leşler ve kopuklar bir yana, ölüm sayfalarında kol geziyor. Bölge Bir, çizdiği manzara ne olursa olsun, esasen bir şehir hikâyesi ve -metaforik olarak elbette- yaşayan ölüleri de dahil pek çok dehşet unsuru, bugün, yaşadığımız şehirlerde yanı başımızd nefes alıp veriyor, kalabalıklarda üstümüze üstümüze yürüyor. Öyle bir hikâye ki anlatılan, medeniyetin sapır sapır döktüğü tüm pulları topluyor ve sayfalara saçıyor; leşlerin ve kopukların arasında bireyin yaşam serüveniyle, bizlerin serüvenlerini birleştiriyor.

Bize kalan, şu kısacık ömürde, hikâyeler ne denli karışık, ne denli oyalayıcı olsa da, bir teselli arayışı sadece, başka bir şey değil gerçekten de.

(Görsel: Wilson Bigaud, Zombi. Alıntı, bir kamyonun arkasından geldi.)




9 Aralık 2014 Salı

İyi!



İyi bir hikâyede ne gibi unsurlar bulunmalı?

Bazen dil, bazen de olay örgüsü öne çıkar. Jurassic Park'ı ya da İt Kopuk Takımı'nı okuyanların farklı gerekçeleri vardır. Bu kitaplardan biri olay örgüsüne dayalıdır, diğerinde kahramanlar ve olasılıklar daha derinlemesine irdelenir. Sizin nasıl bir okur olduğunuza bakar aslında. 

Hayat oldukça kısa, dolayısıyla sevdiğiniz şeyleri okumanız gerek.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

NASIL YAZILIR 

(...)

11. Kural: Kural diye bir şey yok. Herkes köprüden aşağıya atlayacak olsa siz de mi peşlerine takılacaksınız? Anaokulunda sınıfın karşısında dikilip bir şeyler anlatırken öğrendikleriniz dışında kural yok. Keyfinize bakın. Sizinle arkadaş olmak istemezlerse, zaten arkadaşlık kurmanıza değmez demektir. Hepsi bir yana, kimseniz o olun sadece. 

(Colson Whitehead, ilkin Huffington Post söyleşisinde soruya inat 'iyi hikâye' tanımıyla bir şeyler dayatmayı reddediyor; sonra NY Times için kaleme aldığı 'How To Write' makalesine 11. maddeyle noktayı koyuyor. Gereklilik kipi, çok tehlikeli...)

8 Aralık 2014 Pazartesi

Çok



Bu ay, İstanbul Art News Edebiyat'a, listeler hakkında yazdım:

(...) Karmaşık bir dünyayı dize getirmek için hazırladığımız, devrilen seneyi özetlerken çıkardığımız tüm özetler... Sonsuz bir evrende, tüm verileri elden geçiremeyeceğimize –tüm yıldızları sayamayacağımıza, tüm köşelere uzanamayacağımıza, tüm kitapları okuyamayacağımıza, tüm gemileri anamayacağımıza- göre neyi, nasıl bir sıralamaya tabi tutabilir, ne kadarını, hangi başlıkların altına dahil edebiliriz? Kaosun ortasında tutarlı bir liste çıkarmak mümkün değil, lakin pratikte tutarlılık iddiasının sürmesi, bizlere kendi hezeyanlarımıza, yanılsamalarımıza dair bir şeyler söylüyor olsa gerek. Eksik de olsa, listelerle buluşuyor, onların şemsiyesi altında üzerimize yağan sonsuz veriden korunabiliyoruz yine de. Perec şunu soruyor: “Yoksa nihayetinde söz konusu olan kendi antropolojimizi kurmak mı, bizden bahsedecek, uzun zamandır başkalarından yağmaladıklarımızı bizim içimizde arayacak olanı –yabancıl değil ama içsel olanı- saptamak mı?” Fani varlıklarımız devrilen senelere rağmen zamana yetişmeye çalışırken tek bir düstur belirlenebilir belki de: Listelere inanma, onlarsız da kalma.

Zira dünya hâlâ büyük, yaşam hâlâ kısa.

Yazının tamamı için, Istanbul Art News, Edebiyat...

Yukardaki görselde, Gündelik Hayat Müzesi. "Müzedeki şeyler tamamen değersiz. Fakat her gün kullanıldıkları için bu nesnelere paha da biçilemez."

Aşağıda, Ettore Guatelli Müzesi'nden bir fotoğraf. Çok!




5 Aralık 2014 Cuma

N-n-n

Uzun bir aradan sonra, notlarla başlayalım:

Kerouac'ı yola düşüren mektup bulundu! Mektubun bulunuş hikâyesi oldukça tuhaf.

Marquez'in kişisel arşivi Teksas'a gitti. Kolombiya rahatsız. Marquez'in Nobel konuşması için buraya.

Orhan Pamuk'un yeni romanı, Kafamda Bir Tuhaflık, 9 Aralık'ta çıkıyor. Pamuk'un önceki kitaplarının dizgisinden sorumlu Hüsnü Abbas ile söyleşi için buraya. Kitaptan yayımlanmış eski bir kesit için buraya; farklı bir kesit okumak isterseniz YKY kitabevlerine uğramanız yeterli, yayınevi 16 sayfalık bir kitapçık hazırlamış. Bu arada atlamayalım: Kar'ın özel, Pamuk'un kimi çizimleriyle bezeli birinci baskı edisyonu, PEN yararına müzayedeye çıktı ve 13.000 dolara alıcı buldu. Pamuk çizimleri demişken, tasarımcı Chip Kidd, geçtiğimiz günlerde şöyle bir fotoğraf paylaştı Twitter'da, onu da ekleyelim.

Çizimden devam: Müzisyenlere ait çizimler. Eksik kalmasın: James Franco'nun resimleri. Müzisyenlere dönecek olursak: PJ Harvey'den kitap müjdesi. Noktayı Miranda July ile koyalım: July'ın yeni romanında geçen nesneler için açık artırma - July'ın bağlantıda bahis konusu olan İlk Kötü Adam adlı romanı, yanılmıyorsam Everest tarafından yayımlanacak.

Hava pek müsait değil ama proje güzel: Bisikletli Sahaf.

Son olarak: Yılın Rengi! Pantone, 2015 Yılın Rengi'ni ilan etti; koyu bir şarap rengi, donuk vişne çürüğü rengi, yıllanmış üzüm sirkesi rengi, pıhtılaşmış kan rengi de denebilecek olan Marsala, işte burada.

Bir de şahsi not: Pazartesiden itibaren blog günlük yayına devam edecek, belirtelim.

İyi tatiller.

(Görsel, Berlin'den.)





21 Kasım 2014 Cuma

N-n-n

Geçen haftadan bir notla başlayalım: Ömer Türkeş, Radikal Kitap'ta Colson Whitehead'in Bölge Bir'ini kaleme almış: Üç Uzun Gün. Bu arada Radikal Kitap, abonelik sistemine geçiyor, bayinizde bulmakta güçlük çekiyorsanız aklınızda bulunsun. Radikal Kitap demişken, bugünkü sayıda Çağlayan Çevik imzalı harika bir Araba Sevdası yazısı var, onu da atlamayalım. 

Biz fuardayken yazarımız Joshua Ferris'in Dylan Thomas International Ödülü'nü kazandığı duyuruldu. Ödüle vesile olan roman To Rise Again at a Decent Hour, önümüzdeki aylarda Begüm Kovulmaz'ın çevirisiyle Siren'de.

Bu ayki (Kasım) Istanbul Art News'un Edebiyat ekinde Etgar Keret ve Sayed Kashua'nın birbirlerine yazdıkları mektuplar yer alıyor; dünya hallerine dair... Keret'i özleyenlere duyurulur. Dosya konusu Sinema olan edebiyat eki yine arşivlik.

Ursula K. Le Guin: "Direniş ve Değişim Sanatta Başlar."

Listeler yavaş yavaş dökülmeye başlıyor: İdefix'ten 2014'ün En İyi Elli Romanı. Sanal Kitap Fuarı başladı bu arada, onu da hatırlatalım.

Oxford, yılın kelimesini belirledi: Vape. Geçen yılın kelimesi, 'selfie' idi hatırlarsanız. Vape, elektronik sigaradan nefes çekme edimine verilen ad; ne denli kalıcı olacağına dair kuşkularım var fakat.

Annie Leibovitz'in gözdeleri. Üzerine, Instagram'da fotoğraf sanatı: Out of the Phone. Kitapta, logomuzu tasarlayan Elif Suyabatmaz'ın fotoğrafları da yer almakta.

Notları, Boğaziçi Film Festivali ve Christopher Nolan'ın Yıldızlararası filmi için okuma listesiyle bağlayalım.

İyi tatiller!

(Görselde, Asmalımescit'te bir telefon dolabı, nedense bana Building Stories'i anımsattı. Yanılmıyorsam EVOL'a ait.)