2 Eylül 2014 Salı

Tuhaf


Sanırım ben bilhassa tuhaf bir şeylerin peşine takılıp gidiyormuşum gibi hissetmiyorum -hepimiz tuhaflıklarla kuşatılmış haldeyiz- ama zamane kültürü öylesine sağır edici, bitmek bilmeyen, insanı deli eden bir gürültü saçıyor ki 'sıradan' bir salı gününün tuhaflığına kapılıp gitmek işten değil. Gündelik hayatımızın, ikili ilişkilerimizin, yaşıyor olmamızın temelindeki esas tuhaflıklarla temas kurmama yardımcı oluyor kurmaca. Wallace Stevens'ın bir dizesi ya da bir George Saunders öyküsü, titreyip de kendime gelmemi sağlıyor. Tuhaflık demişken - ölü ya da çok uzaklarda olan birinin sesiyle sayfalar üzerinde böylesi bir buluşma gerçekleştirmekten daha tuhaf bir şey olabilir mi? 

(Timsah Park'ın yazarı Karen Russell, The New Yorker söyleşisinde kurmacadan bahsediyor. 1981 doğumlu Russell, Timsah Park'la Orange ve Pulitzer ödüllerine aday oldu; Vampires in the Lemon Grove ve St. Lucy's Home for Girls Raised by Wolves adlı iki öykü kitabı ve Sleep Donation adlı bir novellası yayımlandı. MacArthur deha burslu Russell, Timsah Park'la, tuhaflık bir yana, becerisini ortaya koyuyor; çağdaş edebiyatın en iddialı kalemlerinden biri olarak kendi köşesine kuruluyor. Yarından itibaren, Püren Özgören'in çevirisiyle tüm kitapçılarda.)

1 Eylül 2014 Pazartesi

Ayrıksı



"(...) Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir firsatı kaçırmayacağız."*

Sıra dışı canlılar, doğada hayatta kalabilmek için, fazladan şansa ve beceriye ihtiyaç duyar. Bu, insanlar için de pek farklı değildir, zira sürüyle yürümeyeni kapacak bir kurt, normlara uymayanı köreltip öğütmeye yeltenecek çarklar her daim mesai üzerindedir. Kırmızı bir timsah, albino bir sincap ya da timsahlarla yüzen bir kız... Sürüleri güdenler, sürüye dahil olmayanları avlamakta, yok etmekte ya da sürülerine dahil etmekte pek mahirdir. Geriye kalanlar için parlak vitrinler inşa edilir, ayrıksılık, diğerlerine eğlencelik olarak teşhir edilir.

--- Kitapları konularını özetleyerek tanıtmaktan pek hazzetmediğimi blogun devamlı okuyucuları bilir... Hem zaten, bir kitabın konusunu anlatmak, birine gördüğünüz rüyayı anlatmaktan pek farklı değildir; ne yaparsanız yapın sizde bıraktığı hissi bir türlü aktaramazsınız, çünkü rüyalar, kelimelerin toplamından, düzenli diziminden fazlasıdır. Gölgelerin mantığıyla konuşan bir şeylere ışığın altında bakmak mümkün olabilir mi? Yine de yetersiz kelimelerimizle, kendi dilimizle ifadeye yeltenecek olursak: ---

Karen Russell'ın romanı Timsah Park, Florida bataklıklarında, kendilerine ait bir adacıkta yaşayan bir tuhaf ailenin değişen, dönüşen, batmakta olan bir dünyada verdiği ayakta kalma savaşının hikayesi... Batan bir şeyin içinde ayakta durmak, eninde sonunda ölüme mahkum bir bedenin içinde yaşamak gibi biraz; bir tür deney esasen; biraz zaman, biraz umut, biraz başkaldırı, biraz rica minnet ile. Yaşam, tıpkı hayatta kalma mücadelesi gibi, her yerde sürüp gider öylece, merkezde ya da çeperde, benzer kaygılar dahilinde. Ama burası Timsah Park; ne cennet ne cehennem - bu bir roman, büyülü ve gerçekçi, ancak büyülü gerçekçilik yok işin içinde. Akbabalar nöbette; ister şehirde, ister bataklığın içinde yalıtılmış adanın birinde.

Kural 1: Karanlık sularda yüzecek olanın, aynı sularda gizlenecek şekilde karanlığa karışmış olması gerekir.

Kural 2: Duygular yanıltıcı, gözler aldatıcı olabilir. Zihin, göz ve yüreğin eşgüdümlü çalışması, her zaman mümkün değildir.

Her zaman, her yerde... Kırmızı bir timsahın derisinin ya da takım elbisenin içinde. Yırtıcılar, düşmanlar ve diğer tuzaklar ise, kamuflaj konusunda emin olun ki her daim başarılı, her daim cazibeli. Değişen, dönüşen, aldatmacaların zihnimize perdeler indirip durduğu bir düzlemde, ki hayat da denebilir kendisine.

Karen Russell'ın Pulitzer'e aday olan romanı Timsah Park, hafta ortasından itibaren tüm kitapçılarda... Girizgahı yaptıysak, yarın kaldığımız yerden devam edelim...

(Alıntı: Sait Faik, Dülger Balığının Ölümü. Görselde, kapaktan kesit, tasarım: Nazlım Dumlu.)


29 Ağustos 2014 Cuma

N-n-n

Hafta başında yazmıştım; Slate, belli başlı romanların ilk cümlelerini emojiye dönüştürmüş, akıllara ziyan. Üzerine: selfie ve emoji, birleşince. 

Timsah Park - Karen Russell.  Taptaze çalma listesi için sizi buraya alalım. Timsah Park, çarşamba gününden itibaren tüm kitapçılarda.

Çalma listesi demişken; Murakami ve müzik.

Kağıdın olasılıkları: Elsa Mora. Bir de bu var.

Kuledibi açık hava fotoğraf stüdyosu. 

Radikal'den: Harry Potter deliydi; Hogwarts akıl hastanesiydi. 'Harry Potter ölmüştü, Hogwarts araftı'ya hazır olalım.

Futuristika yazıyor - Anna Kavan: Buz. 

Satranç otomatı: Türk.  

Sonbahar geldi mi? Filmekimi kapıda.

Aşağıda, Carson McCullers, George Davis ile birlikte - Cartier-Bresson'un objektifinden.

İyi tatiller.


28 Ağustos 2014 Perşembe

Hep


Otuzumda ölmeyi planlamıştım, ve sonra bunu on yıl sonrasına, kırkıma, ardından da ellime attım. Öteleyip durursun. Sonra da devam edersin. Zordur. Uğraştırır. Ölüm hakkında çok düşündüm. Günün birinde, kar yağarken çok yoruldum. "Kahretsin, oturacağım. Devam edemem. Burada, bu karın ve buzun içinde yaşamaktan yoruldum," dedim kendime. Ve yere oturdum. Ama o kadar soğuktu ki ayağa kalktım. Ah, evet, ölümü hayal etmeye çabaladım ama hep bir engele tosladım.   

(Jean Rhys, Paris Söyleşileri. Görselde, yine, Rhys.)

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Ayna

...


O klasik ki, 1939 yılında Fransa’da yayımlandıktan sonra yirmi yılı aşkın bir süre boyunca kendi ülkesinde yasaklı kalmış ve nihayet, 1961 yılında sonlanan mahkeme sürecinin ardından ‘sakıncalı’ statüsünden çıkarak çağdaş edebiyatın temelleri arasında sayılmaya başlanmış. Aykırı sesleri, kurallara isyan edenleri öğütmeye her daim yeminli bir düzenin çarklarına atılmak istense de tüm yasakları aşarak okuruna ulaşmış.


Amerikan rüyası denen şeye, basamakları birer birer atlayıp altta kalanları ezerek yükseklere çıkma iddiasına, doğru bildiklerindense doğru belletilenlerle yaşama fikrine sırtını çeviren Miller, Oğlak Dönencesi’nde kendi geçmişine uzanır ve Amerika’nın kof yapıtaşlarını yerinden oynatmaya, doğrularını haykırmaya, kendi gerçeğinin peşinden gitmeye koyulur. Oğlak Dönencesi, yumurtalıklardan başlayan bir yaşam serüvenidir ve yaşam döngüsünü tüm çelişkileri, hezeyanları ve coşkularıyla ortaya koyar. Savaş sonrasının 'gelişen' medeniyetlerinde benlik arayışını konu ettiği Oğlak Dönencesi’nde Miller, aynayı sadece kendine değil, tüm insanlığa tutar ve yoğun bir esrime ihtiyacıyla geçmişe ve geleceğe dalar.

...

(Sunuş'tan kesit, Oğlak Dönencesi, Henry Miller. Görsel, Jenny Holzer'a ait bir işten.)

26 Ağustos 2014 Salı

Güç



Bazı kitaplar, onları kuşatan tartışmalar ile hatırlanır. Yengeç Dönencesi de, ne yazık ki, yasaklarla anılan kitaplardan biri. Bu konuda ancak şöyle bir tesellimiz olabilir: hakkında açılan davalar ve maruz kaldığı yasaklar bu güçlü metni gölgede bırakmayı başaramamıştır.

On yıla yakın süre yaşadığı Paris’e cebinde on dolar ile gelmiştir Henry Miller... Otobiyografik özellikleri ağır basan romanı Yengeç Dönencesi, yaşam adı da verilen kaosa dair yazılmış en güçlü metinlerden biridir.  Henry Miller’ın Paris’i açlık, umutsuzluk ve iç sıkıntısıyla yoğrulur. Bu güçlü metin, edebiyatı yok edip onu ait olduğu kaynağa, hayata iade etmek isteyen yazarının ‘çağı tüketme’ iddiasını olduğu gibi ortaya koyar; dünya sancısıyla doğmuş, karın gurultuları eşliğinde kağıda dökülmüştür.  Yengeç Dönencesi, zamanın kanser gibi yiyip bitirdiği bir aleme karşı tutturulmuş bir şarkı niteliğindedir.

İnsan olmanın sefaleti son derece dürüst, can yakıcı ve sarsıcı biçimde belgelenmiştir Yengeç Dönencesi’nde. Belki de, dünyanın felaketleri karşısında kahkahalarla gülen yazarın tuttuğu aynadan yansıyanların böylesine ‘sakıncalı’ bulunması, bu yüzdendir.

Fransa’da yayımlandıktan kısa süre sonra ABD topraklarına sokulması yasaklanan ve neredeyse otuz yıl boyunca yasaklı kalan bu metin, bugün çağdaş edebiyatın değerli ve benzersiz klasiklerinden biri. Anais Nin, Amerikan edisyonu için yazdığı önsözde zamanımızın çorak topraklarının derinlerine inerek kazdığı çukurlarda yeraltı baharlarının peşinde olduğunu söylüyor Miller’ın. Hayatta kalmanın, yaşama rağmen yaşamanın belgesidir Yengeç Dönencesi; işte tam da bu yüzden, karşılaştığı engellerin hiçbiri Miller’ın şarkısının duyulmasını, yeraltı baharlarının izlerinin sürülmesini engelleyememiştir.  


Yaşam kavgasının tüm haz ve hüzünlerini yansıtan bu çağdaş klasiği sunarken kitapların yasaklanmadığı bir dünya düşlemekte ısrar ediyoruz.

(Sunuş, Yengeç Dönencesi, Henry Miller. Fotoğrafta Paris, Sanatçı: Ilse Bing.)

25 Ağustos 2014 Pazartesi

İkon


Dünya parmak uçlarımıza ne denli yaklaşıyorsa yüreğimizden de o denli uzaklaşıyor, beni endişelendiren bu.*

Bir zamanlar dünyanın merkezinde dalları neredeyse cennete uzanan bir ağaç olduğu ve ağacın, tüm dünya insanlarını gölgesinin altında toplayıp ayrışmalarını önleyeceğini iddia ettiğini anlatan bir Hindu miti vardır... Mite göre Brahma, ağacın kibirini cezalandırmak için dallarını kesip dünyanın dört bir yanına saçmış, yeniden filizlenen dalların altında farklı inançlar, farklı diller ve gelenekler yeşermiş.
Birlik içinde yaşayacak olan insanlar, böylelikle birbirlerinden kopmuş, kendi geleneklerine, dillerine, kültürlerine hapsolmuş. Bugün, (haliyle) bu darmadağın dünyada bir edebiyat eserini okumak için ya yazıldığı dili öğrenmeniz ya da çevirisini edinmeniz gerek; ama teknoloji, mitlerin anlatılageldiği çağlardan bu yana epey ilerledi, buna gerek kalmayacak olabilir.

* *

Sessiz sinema oynadıysanız bilirsiniz; iletişim için gerekli olan, bir şeyi, bir şekilde ifade eden birini anlamaya çalışan bir veya birden fazla kişidir; ötesi için el, kol, yüz ifadeleri ve devinimler yeterli olur. (Kişisel tarihimde, kitap adları ile oynanan çarpıtılmış bir 'sessiz sinema' oyununda Aydınlanmanın Diyalektiği'nin vücut diliyle anlatımına ve doğru tahmin edilmesine şahit olduğumu ekleyeyim, sessiz sinema deyip de geçmeyelim.) Her şey, farklı biçimlerde ifade edilmeye müsaittir esasen; eğlence niyeti gütmüyorsak ya da dilini bilmediğimiz bir medeniyetin içine düşmemişsek bunun ne lüzumu var, ayrıca tartışılır. Yukarıdaki emojiler örneğin, size ne ifade ediyor? Bir edebiyat klasiğinin ilk cümlesi olduğunu söyleyip ipucu versem nasıl bir çıkarımda bulunabilirsiniz?

Sessiz sinemaya vakit ayırmaktansa kendine ait bir projeyle sesini duyurmak isteyecek denli acar bir girişimci olduğunu tahmin ettiğim Fred Benenson -artık Hindu mitinden feyz aldı mı, Babil hikayesinden etkilendi mi, yoksa salt parmaklarının ucunda olan teknolojiyi değerlendirmek mi istedi, bilinmez- Amerikan klasiklerinin en kallavilerinden birine, Moby Dick'in emoji ikonlarıyla yeniden yazıldığı Emoji Dick isimli bir projeye önayak olmuş. Emoji-Dick, satın almak isteyenler için 40 (ciltsiz, siyah beyaz baskı) ve 200 (deri ciltli, renkli) dolarlık edisyonlarıyla artık satışta. Nasıl oluyor derseniz, eh, yapılınca oldu sayılıyor denebilir; yukarıdaki ikonlarla ne kadar oluyorsa o kadar oluyor. Buradan ilhamla Mashable, yirmi edebiyat eserinin isimlerini emojiye dönüştürdüğü bir sayfa hazırlamış örneğin, salt kitap isimleri olduğu için bu giriş cümlesi kadar sorunlu değil, ancak çözebilmek için İngilizce sözdizimi üzerinden düşünmek şart; o zaman da, ister istemez, kısa mesajlaşmada başvurulan bu ikonların ne denli evrensel, kapsayıcı olduklarını yeniden irdelemek bir yana, bir edebiyat eserinin sözel derinliğine nüfuz etme (daha doğrusu edememe) yetisi tartışmaya açık hale geliyor.

Darwin'in de belirttiği üzere, kültürel bağlam ne olursa olsun öfke, korku, sevinç gibi duygular, yüz ifadesi üzerinden kendini ele verir. Ancak iletişim, elbette ki anlık duygulanımların ifadesi ötesinde bir derinlik taşıyor; söz, ikona indirgenebilse de ağırlığını aktaramıyor. En yakın çıkışı, sola dönmenin yasak olduğu kavşağı, tuvaleti resmedebilen ikonografi, daha sofistike ifadeleri kapsayamıyor. Sessiz sinema oynamaktansa konuşup yazmanın, romanları çöpe atıp resimli kitaplara gömülmemenin bir nedeni var. Kanımca Emoji Dick, kaynak aldığı edebiyat eseriyle ilgili birtakım değerler ortaya koymaktansa çağın dinamiklerini resmediyor, göstergebilime kafa yoranlara yeni, ancak oldukça dar bir pencere açmaktan öteye gitmiyor.

Jonathan Safran Foer, Kalp Hastalığının Noktalama İşaretlerine Dair Bir Rehber adlı öyküsünde, -yanlış anımsamıyorsam Amerika'nın Yanık Çocukları isimli antolojide de yer alıyor-  kendi tanımladığı bağlamlarda özgün biçimde kullandığı noktalama işaretleriyle kalp hastalığından mustarip bir ailenin fertleri arasındaki iletişim kopukluğunu konu eder... Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'da da, konuşmayı kesmiş olan kahramanın elzem bir şey söylemek için bir telefon açıp derdini tuşlardaki harflerle anlatmaya çabaladığı bir bölüm vardır örneğin; her ne kadar bizler, kitabı hazırlarken bu şifreleri Türkçe olarak denk düştükleri sayılar üzerinden dönüştürdüysek de amaç, okurun kahramanın ne dediğini anlaması değil, bilakis sayıların duvarına çarparak kendini ifade etme konusundaki çaresizliğini paylaşmasıdır.

Lafı uzattım, biliyorum. Bir şeyi söylemenin sonsuz yolu, ifadenin kişinin yaratıcılığına kalmış sayısız biçimi mevcut. Emoji yeterliyse ne ala... Yetmediği noktada, şükür, edebiyat var.

(*Alıntı, Foer'in geçen yıl Middlebury College mezuniyet töreninde yaptığı konuşmadan; görsel, Darwin'in İnsan ve Hayvanda Duyguların Dışavurumu'ndan; kaynak: Wikipedia. ** Emoji alıntı, tahmin edeceğiniz gibi Emoji Dick'ten. Meali, "İsmail deyin bana." Türkçe işlemiyor, o ayrı, çeviride kaybolmuş olsa gerek. İngilizce işlediğini iddia etmek de pek mümkün değil, ya neyse... Bir yere kadar. Call me Ishmael. Ara beni?)







22 Ağustos 2014 Cuma

N-n-n


Kitaplar ve mekanları... İllüstratör Seth Armstrong'un çizimleriyle. Üzerine, Maurice Sendak'ın Melville için yaptığı çizimler. Chagall'ın Gogol çizimleri de ardından gelsin.

Jane Austen'ın toplu iğnelerle mesaisi... Austen, Watsons adlı romanının düzeltisini yaparken iğnelerden yardım almış.

Tom Hanks ve daktilo tutkusundan, daktilo konulu yazılardan birinde bahsetmiştim; Hanks, bu düşkünlüğünü bir uygulamaya hayat vermekte kullanmış, uygulama son günlerin en popülerleri arasında. Üzerine, Woody Allen ve daktilosu, bir sadakat öyküsü.

Yangın sigortacılarının 'bilmesi' gerken kitaplar. 

Salinger'ın evi. Satışta.

Başkaldıran nesneler: Londra'daki V&A Müzesi, sergiye ev sahipliği yapıyor. Serbest çağrışım: ayva rendesi? Başkaldıran bir nesne olduğu iddia edilemez, ama oldukça hoş, eklemeli: Çıngırak. Geçmişe uzanıp oyuncaklardan bahsettiysek eğer, eksik kalmasın: Barbie Liberation Organization. Hasretle yadediyorum.

Görselde, Biblioburro - Kolombiya'nın gezici kütüphane sistemine can veren eşek.

İyi tatiller.





21 Ağustos 2014 Perşembe

Ortak





... Kurmacayla süngerli bir hücreye girersin, olay budur. Koşabilir, kafanı duvarlara çarpabilirsin; yapabilirsin bunları ve sonuçlarından doğrudan etkilenmezsin. Öte yandan, senin tecrübenle okurlarınınkinin aynı olması gerekmediğini bilirsin. Bunu seviyorum. Öykülerin, yazar ve okur arasında ortaklaşa bir çalışma içerdiğini düşünüyorum esasen. Sinemada, bana kalırsa, yönetmen yüzde doksanı, izleyici yüzde onu koyar ortaya. Öyküdeki gibi, kahramanın sesini, görünümünü, gerçekleşenlerin hızını hayal etmeye benzemez (sinema)... Ortalama bir romanda iş yüzde 70 yazara, yüzde otuz okura düşüyor diyebilirim. Benim öykülere gelince, elliye ellidir. 

Bence biz (okurla) yarı yarıya ortağız.   

(Etgar Keret, Granta söyleşisi. Duvar resmi, Berlin'den.)

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Destek



S: Ulusal Kitap Vakfı'nın '35 Yaşın Altındaki 5 Yazar' seçkisiyle New Yorker'ın '40 Yaşın Altındaki 20 Yazar' listesinde yer aldınız. Kitap sektörü, diğer sektörler gibi gençlik takıntılı olabilir mi? Siz nasıl bir kategoride yer almak isterdiniz?

Karen Russell: Biliyor musunuz, bu listeler insana ölümlü olduğunu anımsatıyor. Umarım '85'inde Halen Zihni Açık Olan 85 Yazar' listesinde yer alırım günün birinde. Ulusal Kitap Vakfı'nın, New Yorker'ın genç yazarlara destek vermesi şahane gerçekten - ben, bu desteği yirmili yaşlarımda, Timsah Park'ı (Swamplandia!) yazmakla boğuştuğum kritik dönemde aldım. Kitap sektörüne dair sevdiğim şeylerden biri -özellikle de otuzlu yaşlarıma doğru ilerlediğim bugünlerde- diğer endüstriler göz önünde bulundurulduğunda, yazarların yaşının çok da önemli olmaması. Profesyonel sporcular ya da podyum mankenleriyle kıyaslandığında, bizlerin böyle bir avantajı var. 

(Zor soruya, ağır bir yanıt... Karen Russell, gençlik takıntılı olmakla birlikte, gençliğe saygı duyduğu söylenemeyecek bir dünyada, üreten/düşünen/yazan biri olarak, yaşının değil, icraatının altını çizmeye çabalıyor. Görselde kameralar karşısında Kate Moss, işini yapıyor; söyleşi, bookish.com'dan. Timsah Park, çok yakında...)


19 Ağustos 2014 Salı

Sondan başa



Kısacası, asilzademiz okumaya kendini o kadar verdi ki, gecelerini baştan sona, gündüzlerini de sondan başa okuyarak geçirmeye başladı. Ve böylece, az uyuyup çok okumaktan beyni kurudu, aklını yitirdi. Hayali, kitaplarda okuduğu şeylerle, büyüler, savaşlar, düellolar, yaralar, iltifatlar, aşklar, işkenceler, inanılmaz saçmalıklarla doldu. Okuduğu hayal icadı alemin gerçek olduğu, kafasına öyle bir yerleşti ki, onun gözünde, dünyada daha gerçek bir öykü olamazdı. 

(Miguel de Cervantes Saavedra, Don Quijote. Çeviren: Roza Hakmen. YKY. Görselde, Dali imzalı bir Don Quijote çizimi.)