20 Ekim 2014 Pazartesi

Tuhaf




Geçen hafta, onca yorgunluğun, koşturmacanın arasında, yoğun geçmiş bir kitap fuarının hemen ardından iki tuhaf haber biraz gülümsememi sağladı. Haberin birinde, California'da kaybolan papağanın, deri altındaki çip yardımıyla dört yıl sonra bulunup sahibine kavuştuğu ancak artık İspanyolca konuştuğundan bahsediliyordu. Papağanın macerası füg durumunca mı, yoksa başka türlü mü karşılanır bilinmez ama Sendak'ın Vahşi Şeyler Ülkesinde'sinden Alice'e uzanan bir bağlamda, bir tür tavşan-deliğinden-aşağı öyküsü gibi değerlendirilebilir elbette. Diğer haberde ise, Londra'da, Waterstones kitapçı zincirinin Trafalgar şubesinde üst katta kitap incelemekte olan bir adamın çalışanların mağazayı kapatmasıyla içerde saatlerce mahsur kaldığı ve ancak sosyal medyada yaptığı çağrılar, mahpusluğunun 'canlı yayını' sonrasında 'kurtarıldığı' söyleniyor, Waterstones'un adamı dışarı çıkarttıktan sonra bir tweet atarak şahsın 'özgürlüğüne kavuştuğunu' paylaştığı belirtiliyordu. Adamın Waterstones'un kitap rafları arasında geçirdiği saatler, papağanın kayıp olarak geçirdiği dört sene gibi meçhul ve karanlık değil gerçi, ama bu hikayede de, akla tavşan-deliğinden-aşağı yuvarlanan Alice'i getiren unsurlar mevcut. Işıkları sönmüş, birkaç katlı, kitap raflarıyla dolu bir binada, rafların arasında kısılı, bir başına kalmak... Olasılıklar kişiye göre değişir elbette, ama hayali, vaatleri, olasılıkları güzel.

Kitap fuarının ardından, Frankfurt'tan Türkiye'ye dönerken uçakta, Murakami'nin Aralık ayında yayımlanacak Tuhaf Kütüphane'sini okudum bu arada. Uzun bir öykü esasen, ancak Almanya, illüstrasyonu bol, sert kapaklı bir edisyon hazırlamış. Waterstones'da unutulan adamın öyküsüyle paralel bir öykü bu; kahraman, kitap okumak üzere gittiği kütüphanenin bodrumunda, 'tuhaf' olduğunu söylemekle yetineceğim bir figür tarafından esir alınıyor, olaylar biraz Alice, biraz Sendak, biraz da, Murakami usulü fantastik detaylarla örülü olarak ilerliyor.

Ve evet, hayat da denen tuhaf kütüphanede, bir yerden sonra tüm öyküler okurun zihninde birbiriyle kesişmeye, üst üste binmeye başlıyor.

Hoş geldin papağan.

(Yukarıdaki görselde Frankfurt Modern Sanat Müzesi'nin merdivenleri, aşağıda Dom Römer metro çıkışında yer alan 'Keine Kunst' (Sanat Değil) serisinden nasibini almış bir duvar; PicFX yardımıyla.)






16 Ekim 2014 Perşembe

Gotik!


Büyülü düşünmenin romanı - Zaman Kitap, İsa Darakçı.


"Timsah Park, özellikle Tim Burton'vari manzaralarıyla gotik yazını seven okuyucunun ilgisini çekecek, keyifle okunacak bir roman." - Sabit Fikir, Selçuk Uygur

(Görselde, Ahmet İltaş'ın şahane illüstrasyonuyla bu ayki Sabit Fikir'de yer alan Selçuk Uygur değerlendirmesi yer alıyor.)

14 Ekim 2014 Salı

Devam



Geçen hafta, Frankfurt Kitap Fuarı dolayısıyla blog yayını kesildi, yarın kaldığımız yerden devam...

6 Ekim 2014 Pazartesi

Yarışma

Tom Perrotta'nın romanı Kalanlar'dan uyarlanan The Leftovers, nihayet, 7 Ekim Salı günü Digiturk Sci-Fi'da izleyicisiyle buluşuyor. RaniniTV, ilk bölüm şerefine bir yarışma düzenlemiş: The Leftovers İyi Seyirci Yarışması. Katılmak ve kitap kazanma fırsatı için buradan buyrun. 


2 Ekim 2014 Perşembe

Güvende


“Doğan her şey ölmek zorundaydı ki bu da hayatlarımızın gökdelenlere benzediği anlamına geliyordu. Duman farklı hızlarda yayılıyordu ve bizler içlerinde sıkışıp kalmıştık.”*

(...)

Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da temel olarak iletişimsizliği konu ediyor. Ve iletişimsizlikten yola çıkan bu romanda, fotoğraflar, dizgi oyunları, boşluklar ve üst üste geçmiş metinler yardımıyla, alışılmış düzyazı formuna kimi yerlerde aykırı bir sembolizm kurarak, içinde yaşadığımız dünyanın dehşetini ve güzelliğini paylaşmakta ne denli beceriksiz olduğumuz gerçeğini gözler önüne seriyor. Romanı roman formu dışında, Oskar’ın “Başıma Gelen Şeyler” defteri benzeri bir mantıkla neredeyse bir insanlık tecrübesi kaydı olarak tasarlayan yazar, söylenmemiş sözleri, satır aralarını ve anlaşmazlıkları; dizgi oyunları, görseller ve boş sayfalar üzerinden anlatıya ait temel parçalar haline getirmeyi başarmış. Kimi zaman sözün yetersiz kaldığı, yaşamın ağırlığının tüm gücüyle insanı ezdiği ve büyük katliamlar ya da kayıplar atlatanların suçluluklarından asla kurtulamadığı bir dünyada, Foer, bir küçük çocuğun merak ve çaresizlikle dolu yaşam duruşu ve sıradışı anlatım teknikleri yardımıyla ince ince, dantel gibi işlenmiş bir insanlık tecrübesini anlatısını oturttuğu ana zemine dönüştürüyor.
 
İletişimsizlik, olan bitene şahit olmakla yükümlü olduğumuz dünyada belki de insana verilmiş cezaların en büyüğü. Roman, Oskar’ınkiyle paralel olarak anlatılan Dresden Bombardımanı’ndan kurtulmuş yaşlı çiftin öyküsüyle de bu temanın altını şiddetle çiziyor. Bombardımandan kurtulduktan sonra konuşmayı bırakıp sadece yazı yazarak iletişim kuran adam ile ona adeta bir akrabalık bağıyla tutunan kadın, içinde bir türlü var olamadıkları ortak hayatlarında, yaşam alanlarını yavaş yavaş “hiçbir şey” yerlerine dönüştürüyorlar. Eski yaraların yerine yenilerini ekleyerek yaşamla uzlaşmaktansa, hayatta kalmış olmalarını reddedercesine kendi sessizliklerine ve boşluklarına gömülüyorlar. Suskun adam her gece üzerinde uyudukları çarşafları yazılarla doldururken; kadın, aylarca oturup yaşam öyküsünü yazdığı kâğıtları adamın önüne koyuyor: bomboş olarak.

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da ses teması da oldukça önemli. Ses, birebir yaşamın içinden yükseliyor ve söylenmemiş sözler, yaşam akışına zıt çıkmazlara vesile oluyor. Bir yanda konuşmamayı ve çevresiyle iletişimini bir yerlere karaladığı cümlelere ve avuçlarına yaptırdığı “evet” “hayır” dövmelerine indirgemeyi seçen yaşlı adam, diğer yanda Oskar’ın Black soyadlı kişileri tararken tanıştığı ve duyma cihazının düğmelerini yıllar önce kapatarak etrafındaki seslere duyarsız yaşamayı seçen, yüz yaşını devirmiş adam… Bu iki karakter de, yaşama sesle dahil olmayı ya da yaşamın sesini duymayı reddettikleri çözümsüz noktalarda, akıp giden hayata karşı kapattıkları kapıları roman akışı içinde farklı biçimlerde aralamaya teşebbüs ediyorlar. Kimi yerlerinde satırların üst üste bindiği, anlatılan kadar anlatılamayanın da anlatının bir parçası haline geldiği bu romanda, Foer’in duruşu umuttan ve insancıl olandan yana.

Sözün bittiği yerde, üst üste binen satırlar, boş sayfalar ve akıllardan ne yapılırsa yapılsın silinemeyecek resimler öyküyü destekliyor ve söylenebilenlerin yoğunluk derecesini artırıyor. Oskar’ın babası olduğunu hayal ettiği, alevler içindeki İkiz Kuleler’den atlayan, gökten düşen adam resimleri gibi. Durmaksızın icatlar yapan Oskar, kuşyeminden bir gömlek icat ediyor mesela, yanan bir gökdelenin içinde hapis kalarak hayatından kaybolan babasını hayallerinde kurtarabilsin diye. O zaman, işte o zaman, sözün bittiği, tüm çözümlerin tükendiği bir yerlerde, yanan bir binadan atlayıp yere çakılmaktansa göklere yükselmek mümkün olabilirdi... Ya da düşüşü belgeleyen fotoğraf karelerinin sırasını sondan başa doğru dizerek… İşte o zaman, Oskar’ın da dediği gibi, “Güvende olurduk.”

Foer’in becerisi, Hiroshima’dan Dresden’e ve 11 Eylül saldırılarına dek uzanan bu geniş açılımlı romanda insancıllığı ön planda tutarak yaşamın dehşetini ve güzelliğini bir arada ve iç içe geçmiş şekilde yansıtabilmesi. Konu aldığı insanların hayatlarındaki teğetlerin, çıldırtıcı tesadüflerin ve kan bağı ile kurgulanmamış akrabalıkların ötesinde, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın yaşama sevinciyle dolup taşan bir roman. Birdenbire havalanıp, Oskar’ın tabiriyle aşırı gürültülü bir şekilde ve inanılmaz yakından geçerek doludizgin kanat çırpan bir kuş sürüsü misali, yaşamın insanı alıp önüne katan, tüm yaraların ötesinde kendi döngüsü içerisinde kanatlanmaya zorlayan ışığı, formlara meydan okuyan bu anlatıda sayfalardan dışarı taşıyor. Ve aydınlattığı yerde insanlık tarihi boyunca tanık olunmuş büyük kötülükler, derin acılar ve onulmaz yalnızlıklar; masallar, hayaller ve icatlarla buluşarak, hiçbir şeyin siyah ve beyazdan ibaret olmadığını, tüm karanlıklara rağmen yaşamın ise gölge oyunlarında ne denli becerikli olabileceğini gösteriyor.  

(Yazının tamamı, Varlık dergisinin 2008, Aralık sayısında yayımlanmıştır. Bir nevi zaman kapsülü niyetine.) 

1 Ekim 2014 Çarşamba

Rüya

Geçen hafta notlarımı düşmemişim; bu cuma kaldığım yerden devam edeceğim, fakat o zamana değin, cumanın kaosuna sıkışmasın istediğim birkaç bağlantıyı paylaşma niyetindeyim.

Richard Naples'ın Smithsonian'da yarattığı harikalardan daha önce bahsetmiştim; aşağıdaki bağlantılarda, Naples'ın ilham kaynaklarını bulacaksınız. Yürüyüp gidiveren kitap sayfaları ve diğer görsellere dair çeşitlemeler.

Büyülü fenerden zoetrop'a - Richard Balzer.

Eski resimlerle dijital kolajlar - James Kerr.

Animasyonun yüz elli yıllık tarihi.

Charles Dickens ve Büyülü Fener.

Renkli, hareketli rüyalar dileklerimle.

30 Eylül 2014 Salı

Kurtuluş

"Fakat şu da doğru; hikayeler bizi kurtarabilir."*

21-27 Eylül haftası, Amerika'da Yasaklı Kitaplar Haftası olarak kutlanıyor. Yasaklı kitabın kutlaması mı olur demeyin, hafta boyunca sansür karşıtı etkinlikler düzenleniyor, yasaklanmış kitaplara dikkat çekiliyor, okuma özgürlüğünün önemi vurgulanıyor. Yasaklı derken, söz konusu yasakların, en azından bu yıllarda, ağırlıklı olarak kütüphaneler ve okulların dayattığı, kitapların genel erişimine dair yasaklar değil de, gelen şikayetler uyarınca okul ve halk kütüphanelerine sokulmamaları üzerinden gelişen kısıtlamalar olduğunu belirtmek gerek. Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, 1984 ya da Bülbülü Öldürmek gibi çağdaş klasikler, Amerikan kütüphanelerince içeriklerinden ötürü yasaklara tabi olmuş eserler; 2013'ün en sık yasaklanan kitabı/serisi ise Harry Potter. (Ya çocuklarımız büyüye meraklanır, dinden uzaklaşırsa yollu bir hezeyan doğrultusunda.)

Malum, Türkiye, yayımlanmamış bir kitabın yasaklandığı ülke olarak bu konuda sınır tanımıyor; yine de uygulamadaki farklılıkları atlamamak önemli.

Tim O'Brien'ın 1990 yılında basılan, yazarın Vietnam'daki savaş deneyiminden sonra anımsama ve yazma edimine eğilen kitabı Taşıdıkları Şeyler, 2001, 2003 ve 2007 yıllarında, Amerika Afganistan ve Irak cephelerine asker yolladığı sıralarda çeşitli eyaletlerce yasaklanmış örneğin; gerekçeler ne olursa olsun, zamanlama manidar. Vietnam'dan neredeyse otuz, yazımından on yıl sonra, hakkında gündeme gelen yasaklar, kitaba dair değil, sansürcü zihniyetin kaygıları hakkında ipucu veriyor esasen.

Ugresiç'in Okumadığınız için Teşekkürler'inde bir Neil Postman alıntısına rastladım; yazar, özetle Orwell'in kitapları yasaklayacak olanlardan, Huxley'nin ise kitap okumak isteyecek kimse kalmadığından yasaklara dahi gerek duyulmayacak bir dünyadan korktuğunu belirtmiş... Kitapların okunmadığı bir dünya tahayyülünün yarattığı dehşet, kanımca, kitapların yasaklandığı bir dünyanın dehşetinden daha büyük, daha derin değil; daha doğrusu, bu iki dehşeti kıyaslamak, pek anlamlı değil. Öte yandan Huxley'e atfedilen, Brodsky'nin, 'Kitap yakmaktan daha beter suçlar vardır, bunlardan biri onları okumamaktır'ı ile bağdaşan bir duruş ve kitaplarla savaşmak, kitapları hiçe saymanın aksine, onları geçerli kılmanın yollarından biri. Yine de bugün, Ray Bradbury'nin deyişiyle 'kitap yakmanın türlü yolu bulunduğu, dünyanın ise elinde kibritle hazır bekleyen insanlarla dolu olduğu' göz önünde bulundurulursa, yasakları salt kitabı önemseyen bir pratik olarak değerlendirmek doğru olmasa gerek.

"Ölü değilim. Fakat ölü olduğumda, şey gibi... Bilemiyorum, kimsenin okumadığı bir kitabın içinde olmak gibi. (...) Eski bir kitap. Kütüphanenin raflarından birinde, bu yüzden güvende, falan, fakat kitabı çok, çok uzun zamandır kimse o raftan çekmemiştir. Beklemekten başka şey gelmez elinden. Birinin kitabı raftan alıp okumasını ummaktan başka."**

Umut var.

(Alıntılar, Tim O'Brien, Taşıdıkları Şeyler. Çeviren: Avi Pardo.)






29 Eylül 2014 Pazartesi

Hız

"Gelecek, henüz gerçekleşmemiş olan geçmiştir."*

A noktasından B noktasına değin, belli bir mesafeyi, sabit hızla koşan koşucunun ne kadar zamanda tamamlayacağını hesaplamak, kümes ya da havuz problemleri gibi, ilkokul müfredatına giriyor.

Ya sayfa sayısı belli olan bir kitabı ne kadar zamanda okuyacağınızı hesaplamak? Kitaba, içinde bulunduğunuz halet-i ruhiyeye, okuduğunuz sırada çevrenizde gelişen olaylara bağlı olarak değişir elbette ya, şimdi, bunu yazdığım sırada, Sylvia Plath'in Sırça Fanus'unun kahramanı Esther Greenwood'un A noktasından B noktasına gitme konulu problemler karşısında hep afalladığından, durup durup 'ya yola bir inek çıkarsa, o zaman ne olacak?' diye düşündüğünden bahsettiği pasajı anımsadım. Kitap okumak -ki soluk soluğa bir yarış değil, keyif amaçlı bir eylemdir- insanı bulunduğu yerden alıp bir başka düzleme taşıma potansiyeli barındırsa da, kronometreyi çalıştırıp gaza bastığınız bir araba yolculuğuna, ancak yolda karşılaşabileceğiniz türlü sürpriz bakımından benzeyebilir.

Geçen hafta Guardian'da yer alan bir yazının başlığıydı: 'Üç saat içinde bir roman okuyabilir misiniz?' Yazar, Spritz adlı bir uygulama yardımıyla Joshua Ferris'in önümüzdeki aylarda yayımlayacağımız kitabı To Rise Again at a Decent Hour'u üç saatte okumak üzere bir deney yaptığını anlatıyor, yazısını bu uygulamanın roman okumakta etkin olmadığını söyleyerek bağlıyordu. 

Emoji ile yeniden yazılan Moby Dick, Google Ads vasıtasıyla 'zenginleştirilen' Amerikan Sapığı, Smithsonian'ın hareketli gif'lere dönüştürdüğü kitap illüstrasyonları gibi, okuma deneyimlerini içinde yaşadığımız çağın teknolojilerince dönüştüren vakalardan daha evvel bahsettim; kanımca, bunlar, birtakım 'endüstri' ulemalarının kestiği basılı kitap ölecek yollu ahkamlarından daha somut, daha derin hadiseler - her biri, kitap okuma deneyiminin geleceği bir yana, bizim tam da şu anda, ne halde olduğumuzu, dünya algımızın ne yönde geliştiğini ortaya koyuyor. Üzerinde adlarımızın yazılı olduğu kolaların, nutella kavanozlarının peşine düştüğümüz, bileklerimize taktığımız cihazlarla kaç saat uyuduğumuzu, kaç kilometre yürüdüğümüzü ölçtüğümüz ego odaklı bir tüketim ve çoklu ortam çağında, kültürel üretim de bizim suretlerimizi, belki de hızla tüketim telaşıyla tükenişimizi yansıtıyor. 

Üç saat içinde bir kitap okumak mümkün mü gerçekten? Bir sayfada geçirdiğiniz süre ortalama 3 dakika olsa üç yüz sayfa için dokuz yüz dakikaya ihtiyacınız var, o da on beş saat eder. Guardian'da bahsedilen Spritz adlı uygulama, e-okuyucunuzun açtığı sayfada belli başlı harfleri renkli olarak göstermek vasıtasıyla kelimenin tamamını okumadan anlamanızı sağladığını, böylelikle zamandan tasarruf edebileceğinizi iddia ediyor. Bir kitabı, üç saat içinde değil bir saat içinde de okuyabilir, üç saatlik bir filmi, hızlı gösterime alarak yarım saatte izleyebilirsiniz, 'tasarrufun' sonu yok tabii. Woody Allen'ın o pek bilinen esprisindeki gibi, hızlı okuma teknikleriyle Savaş ve Barış'ı okuyup olaylar Rusya'da geçiyordu demekten öteye geçemeyebilirsiniz. Hızı artırabilir, hızlandıkça hızlanabilir, sayfalardan fırtına gibi geçebilirsiniz... Işık hızıyla kitap okuyup kalan vaktinizde doya doya dizi izleyebilirsiniz mesela, kaldı ki ne yardan geçerim ne serden düsturuyla türlü şey başarabilir, hayatınızın metnine başarı olarak kaydedeceğiniz üst başlıkları sıralar, hızınızın yarattığı tatlı baş dönmesiyle daha, daha hızlı hamleler için kendinizi parçalarken yaptığınız ihlalleri, yolda hızla ezip geçtiklerinizi fark etmeyebilirsiniz. Bir an evvel doldurmak için çırpındığınız sayfaların esasında boş olduğunu ama kaldırdığınız tozdan ve dumandan görünmediğini, işte onu dahi anlamayabilirsiniz. 

Sayfayı hızla aşağı kaydırabilme hırsıyla tükettiğiniz, esasında sizin hayat hikayeniz; yazarı sizsiniz.
Kimselerin vakti yok mu peki gerçekten, bu sürat, bu bana her şey mübah çağında bir an durup ince şeyleri anlamaya? Pragmatist, pragmatistlerin pek sevdiği bir atasözüyle karşılık verecektir: Vakit nakittir.

Hızınızdan bağımsız, hayatınız anbean tükendiği sırada sayfaları tüketirken şairden yana mı, yoksa pragmatistin tarafında mısınız, kararınızı verin. 


(Alıntı, Dubravka Ugresiç'in Okumadığınız İçin Teşekkürler adlı kitabından; çeviren: Gökçe Metin. Habere bir de buradan bakalım öyleyse: Okumak için yalnızca dört saatiniz var.)



25 Eylül 2014 Perşembe

Yazar


Bunny Munro’nun Ölümü, adından ve başlangıç cümlesinden de gördüğümüz kadarıyla, finalde gerçekleşecek olan şeyi okura baştan bildirerek ve ana karakterini kendi akıbetine dair bir farkındalıkla donatarak bir nebze alışılmadık bir tavır benimseyen bir roman. Nick Cave, romanı bu açıdan İncil’e benzetmiş ve İsa’nın da kendi ölümünü bildiğini ve etrafındakilere duyurduğunu belirtmiş Bookseller’a verdiği röportajda. Ölüm son değildir gerçekten de Bunny Munro için; Bunny Junior’ın başına gelenler babasınınkinden bir ölçü daha muğlak olsa da onun da akibeti daha metnin başlarında okura çıtlatılmıştır.



Bunny Munro’nun Ölümü, Nick Cave’in müziği gibi, kendine has bir tınısı olan, şaşırtıcı, yer yer esprili, yer yer dokunaklı ve oldukça cüretkar bir roman. Yirmi yıl önce yazdığı romanı Ve Eşek Meleği Gördü’nün “yazım sürecinde çok sıkıldığını” söyleyen Nick Cave, kendini senaryo yazmaya veren sanatçının bir yazar olarak reenkarnasyonunu müjdeliyor. Nick Cave’e Türkçedeki sesini pek çok değerli işinin yanı sıra Bukowski çevirileriyle tanıdığımız Avi Pardo verdi. Cave’in Call Upon the Author'da Bukowski’den nefretini haykırdığını düşünecek olursak, ironik bir tesadüf bu. Bu arada Nick Cave’in senaryo yazdığını söylemişken, Bunny Munro’nun sinematografik hassasiyetlerle kurgulanmış olduğunu, öykünün çoğunun şimdiki zaman kipinde ve kamera gözüyle aktarıldığını da eklemeli.


Hafta boyunca paylaştığım yazının tam metni, -yanılmıyorsam- Express'in 99. sayısında yayımlandı. 20000 Days on Earth hakkında bilgi almak için, buraya buyrun.


24 Eylül 2014 Çarşamba

Ozan


Yıkımdan kaçamasa da, kadınlar ve özellikle kadınların cinsel organlarına yönelik merakıyla Bunny, tipik bir zampara olmaktan mutlu etmeyi başaramadığı karısı Libby’ye olan sevgisi ve karşısındaki çaresizliğinin yoğunluğuyla bir ölçüde kurtulur aslında. Yine de bu sevgi Libby’nin mahvını önleyemeyecek, ancak Bunny’nin romanın doğaüstü unsurlarla bezeli finalinde bağışlanmasını sağlayacaktır. Karanlık, kirli, tavanları giderek alçalan, grotesk bir dünyada Bunny’nin arınmasını olası kılan, yine Libby’ye duyduğu sevgi olur. Ozan Nick Cave’in Bunny Munro’nun Ölümü’nde anlattığı öyküde de tıpkı müziğinde olduğu gibi, eşine az rastlanacak türden bir bileşim olduğu söylenebilir – yazar karakterine şefkat ve dehşetin tam dengede durduğu hassas bir teraziyle yaklaşmaktadır.


Nick Cave’in kurguladığı Bunny Munro karakteri her ne kadar sapkınlığın ve felaketin sınırlarında dans ediyor da olsa, Bunny’nin dokuz yaşındaki oğlu, Bunny Junior o denli masum, o denli tatlı, o denli şefkatle kuşatılası bir figür olarak çıkıyor karşımızda romanda. Öyle ki, romanın temel öğelerinden biri olan baba-oğul ilişkisi, bu iki birbirine zıt çehrede tüm doğallığıyla hayat buluyor. Bunny Munro, dokuz yaşındaki oğlu Bunny Junior ile hayatta yalnız kalmıştır ve onunla ne yapacağına dair en ufak bir fikri yoktur. “Kendi kıçını bile zor bulan bir çocukla ne yapılır?” diye sorar kendi kendine. Bunny Junior onunla satış-pazarlama seyahatlerine gidecek, o her zaman yaptıklarını yaparken –hazdan hazza koşarken, toplum adabına aykırı davranışlar sergilemekten ötürü uyarılırken, otel odalarında şişeler dolusu alkol tüketirken- babasına eşlik edecektir. Bunny Junior, o yaşlardaki çoğu erkek çocuğu gibi bakar babasına – sevgi ve saygı dolu, imrenerek. Olayların akışı içerisinde bu cana yakın, hassas çocuk kendi iç dünyasından ayrılmayacak, bir başka deyişle babasının yaşantısı karşısında masumiyetini yitirme tehlikesiyle kalmayacak şekilde korunacaktır. Nick Cave, romanı yazarken temel kaygısının Bunny Junior olduğunu ve Bunny Munro’nun oğlunun sevgisiyle bir canavar gibi görünmekten çıkıp insancıllaştığını belirtmiş. Romanın dili de, bu iki birbirine zıt kurgulanmış ancak sevgi bağıyla bağlanmış karakterin dünyasını yansıtacak şekilde oluşturulmuş. Bunny Junior’ın mercek altında olduğu anlar; çocuğa has, sade ve masum bir tını ile çınlar adeta: “Bunny Junior … yine de ne düşüneceğini bilemez. Edgar Rice Burroughs’un Tarzan’ı yazdığını bilir, aynı anda suyun hem altını hem de üstünü görebilen dört gözlü balıklar olduğunu bilir, hatta giyotini Joseph Guillotin’in icat etmediğini bilir fakat yanaklarından yaşlar süzülürken hiçbir şey söylemeden, nereye gittiğini bilmeksizin araba süren babası için ne yapabileceğini bilmez. Babası bir markette durup bir paket sigara ile bir şişe viski satın almıştır. Baca gibi sigara ve balık gibi viski içerken durmaksızın ağlayıp arabayı deli gibi sürmektedir.

Yazının ilk kısmı dünkü yazıda yer alıyor, devamı yarın gelecek.

23 Eylül 2014 Salı

Sanatçı

Nick Cave'in 20.000 Days on Earth'ü bugünlerde gösterime girdi, cuma notunu düşmüştük... Bu vesileyle, bu hafta boyunca 2009'dan, yazarın yirmi yıllık bir aradan sonra yazdığı Bunny Munro'nun Ölümü'nün ilk yayımlandığı günlerden kalma bir Nick Cave yazısından parçalar paylaşacağım - içinden geçen dizeleri şarkılara ait bağlantılarda bulabilirsiniz.

BUNNY MUNRO’NUN ÖLÜMÜ

“Sonum geldi” diye geçirir içinden Bunny Munro, yakında ölecek kimselere özgü, ani bir farkındalıkla…” Nick Cave’in Ve Eşek Meleği Gördü’nün ardından yirmi yıl sonra yazdığı Bunny Munro’nun Ölümü, bu sözlerle açılıyor ve ölümünün yakın olduğunun bilincinde olan ana karakter Bunny Munro’yu David Lynch filmlerini çağrıştıran bir döngü kıskacında son nefesine kadar takip ediyor. Komedi unsurlarının dehşetli ve karanlık öğelerle kaynaştığı roman; pervasızlığı, dehşeti ve sayfalarda beliriverecek gibi duran gözyaşı izleriyle sanatçının müziğine birebir benzerlikler de taşıyor.


Nick Cave’in Bunny Munro’nun Ölümü romanı, adında ve açılış cümlesinde de belirtildiği gibi kendi sonunun geldiğinin bilincinde olan bir adamı konu aldığı gibi, romanın sonunu da en başından duyuruyor bizlere. Bunny Munro, Brighton’da yaşayan bir pazarlamacı; işi kadınlara kozmetik ürünleri satmak. Onu seven ve ihanetleri karşısında günden güne çaresizleşen, akli dengesi pek de sağlam olmayan karısı ve akıllı mı akıllı, dokuz yaşındaki oğluyla, zihninde dönüp duran vajina odaklı fantezileri ve bacaklarının arasında uyanmaya her daim hazır bekleyen canavarla, ona karşı giderek daha sert bir ifade takınan bir dünyada sonunun geldiğini sezdiği andan ölümüne değin takip ettiğimiz serüveniyle karşımızda.
Nick Cave, İngiltere’de de ülkemizdeki gibi 3 Eylül’de yayımlanacak romanı yazmanın kendisi için neşe dolu bir deneyim olduğunu ve “eğlenceli” bir kitap yazmak üzere yola çıktığını belirtmiş. Kitabı değerlendiren, Trainspotting’in yazarı Irvine Welsh de ona katılıyor olmalı ki seksenli yıllardan hatırlayacağımız ünlü İngiliz komedyen Benny Hill’den izler olduğunu söylemiş romanda; Kafka ve Cormac McCarthy’yi es geçmeden elbette. İşin esası, romanın Cave’in müziğinden aşina olduğumuz tüm notaları barındırıyor olduğu – kendine has bir ironi ve espri anlayışı, bolca karanlık, coşku, hüzün ve yoğun bir dehşet.


Nick Cave şarkıları karakterleriyle kazınmıştır akıllara çoğu zaman; Henry Lee’den John Finn’e; Crow Jane’den Christina The Astonishing’e uzanan bir yelpazede. Bunny Munro, Cave’in şarkılarında bizlere tanıttığı karakterlere benzer nitelikler taşıyor ve bizlere söyleyecek çok şeyi var. Orta yaşın biraz üzerinde olduğunu tahmin ettiğimiz Bunny’nin hayata tahammül etmek ve kendini güçlü hissetmek için yegane silahı: vajina. Benny Hill benzetmesinden de anlayacağımız gibi, zihni erotik olasılıklarla dolu olan Bunny kadınları sever; kadınlar da onu – çoğu zaman. İsmi bile üremeye dair bir gönderme içerir. Nick Cave, Bookseller dergisine verdiği röportajda Bunny hakkında “erkek id’inin zincirlerinden boşalmış hali aslında,” diyor ve Bunny’nin pek çok erkekten farkının zihninde canlanan cinsel tepkimeleri fütursuzca dışa vurması olduğunu söylüyor. Cave, ana karakteri hakkında biraz da katı konuşuyor: “Bunny’nin hayal gücü son derece sınırlı. Cinselliğe dair kafasında canlanan yegane imge: vajina. Değişiklik istediğinde ancak bir ünlünün vajinasını hayal edebiliyor.” Romanda Bunny Munro’nun hayallerini özellikle Kylie Minoque ve Avril Lavigne’in cinsel organlarının süslediğini söylemeden geçmemeli – öyle ki Nick Cave, kitabın İngiltere baskısına bu iki sanatçıya “sevgi, saygı ve özür”lerini sunduğu bir not eklemiş.




(Yarın, devam...)