5 Kasım 2018 Pazartesi

Zaman


Asla karşılaşmayacağız ancak bilmeni istediğim bir şey var. Benim zamanım senin zamanınla aynı değil. Senin zamanın sana, benim zamanım bana ait. Bizim ânımız aynı değil. Peki bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu, zamanın var olmadığı anlamına geliyor. Bir kez daha söyleyeyim mi? Zaman maman yok. Yaşam ve ölüm var. İnsanlar ve hayvanlar var. Düşüncelerimiz var. Evren var. Ama zaman yok. Keyfine bak. Şimdi kendini daha iyi hissediyor musun? Ben daha iyi hissediyorum. İşler iyiye gidecek. İyi günler.

(Erlend Loe; Naif. Süper. Çeviren: Dilek Başak. Görselde, farklı edisyonlarıyla Naif. Süper.)

2 Kasım 2018 Cuma

Tekinsiz

"Tekinsiz ev diye bir şey yoktur; insanlardır tekinsiz olan. En dehşetli hayaller zaten insan zihninin içinde yuvalanmıştır; bunlar, dışarı çıkmak ve o buz gibi pençelerini size geçirmek için bilinçaltı mahzeninin kapılarının açılmasını, böylelikle dışarıya sızmayı bekler. Bu hikayede ev, kahramanların zihinleriyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor; şevkle, gaddarlığının tadını çıkararak. İnsanın kendi duyuları, kendi zihni tarafından aldatılmasından daha beter bir şey var mı ki?"

(Joe Hill, babası Stephen King'i de epey etkilemiş olan Shirley Jackson'ın Tepedeki Ev'inden bahsediyor. Roman, bugünlerde Netflix uyarlamasıyla yeniden gündemde biliyorsunuz; Jackson'ın romanı diziden epey farklı, biz bu ikisini, yani Flanagan'ın Netflix uyarlaması ile romanı kıyaslayan bir yazı da yayımlayacağız burada yakında... Shirley Jackson'ın bu aralar yeniden gündeme gelmiş olduğunu fark etmeyen kaldıysa ekleyelim; Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yeni beyazperde uyarlaması hazırlanadursun, Shirley Jackson'ın yaşamı da, başrolünde Emmy ödüllü Elizabeth Moss'un yer aldığı Shirley adlı filmle sinemaya uyarlanıyor - bu müthiş yazarı keşfetmediyseniz henüz, bizden söylemesi...)




31 Ekim 2018 Çarşamba

Denge

I.

Bir hikâye nasıl anlatılır? David Grossman, tamamı bir komedi kulübündeki gösteriye odaklı romanı Bir At Bara Girmiş’te kendi hikâyesi ile yüzleşen bir komedyeni anlatıyor. Grossman, ona Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazandıran ve bir stand-up gösterisini esas alan romanı yazmadan ne önce ne de sonra bir komedi kulübünden içeriye adım attığını söylemiş. Öte yandan bu, o kadar kanıksanmış bir pratik ki kaçış olası değil; bizzat izlemeden de bir komedi kulübünün atmosferini tanımak mümkün.

Bir At Bara Girmiş, sahnede geçmişiyle hesaplaşan bir adamın romanı. Bir komedi kulübünün çatısı altında, seyircilerin huzurunda. Format belli burada; komedyen, spotların altındaki gösterisine birkaç fıkra ile, seyirciye ufak ufak sataşarak başlıyor... Fakat sonra, kendi üzerindeki spotları alıp ergenlik yıllarında kalmış dehşetli bir anıya çeviriyor ve geçmişinin temellerini irdeliyor. Kimse ilk gençliğinden hasar almaksızın çıkamıyor ve aile dedikleri, birbirinin açık yaralarına, çıkmazlarına, kabuslarına şahit olarak yaşayıp giden insanlardan oluşuyor.

Bu alışılmadık ortamın anlatılan hikâyenin tesirine katkısı büyük; komedi kulüpleri hoyrat yerler sonuçta ve sahnedekinin kalabalığı eğlendirmek gibi bir görevi var. Çerçevesi belirli olan bu etkinlik, çerçeveye sığmayan bir hikâye ile sınanıyor. Kahkaha atmaya gelmiş izleyici, hakikat ile sınanıyor... Ne ki bu, gözü yaşlı bir palyaçonun romanı değil; sahnede dikilen ve sonunu sadece kendisinin bildiği bir hikâyeyi anlatmaya koyulan adam kırgınlığı, kırılganlığı ve yaralarıyla yeniden var ediyor kendini, yaşamının yükü ve varlığının hafifliği, kendi hakikati ile. Basmakalıp fıkralardan komedi klişelerine uzanması beklenen bir düzlemde oyunu bozan bir hamle bu; bir yırtılma anı... Suskunluğun bozumu; gerçeğin aktarımı.

David Grossman, Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan söyleşisinde şöyle diyor: "Yazdığım her şey, edebiyatımın tamamı sanırım bu meseleyle, bizleri birer kurban haline sokan durumlarda kurban rolünü reddetmekle ilgili." Korkunç bir anıyı sesli olarak aktarabilmek, mutlak bir yalnızlık duygusu eşliğinde tecrübe edilmiş bir olayı sahiplenip dönüştürmek ve ona, nihayetinde, hükmedebilmek ya da sadece altında ezilmeden ayakta durabilmek... Yaşamın, başa gelenin kurbanı, edilgen hedefi olmaktan çıkmak ve var olabilmek.

II.

Bir hikâye nasıl anlatılır? Bir giriş, gelişme ve sonuç ile... Peki ya anlattığımız şey, doğrusal bir yol izlemeyecekse? Ya esas anlatma ihtiyacı duyduğumuz şeyi hikâyeye gizlememiz, aralara ufak tefek öykücükler serpiştirmemiz ve doğrusal bir yol izlermiş gibi anlattığımız öykünün içine o esas şeyi bir kaya gibi bırakmamız, yükümüzden kurtulmamız gerekiyorsa? Tekrar soralım: Bir hikâye nasıl anlatılır?

III.

Bir At Bara Girmiş’te iki anlatıcı var; biri, sahnede öyküsünü anlatan adam; diğeri ise onu izlemesi için sahnedeki adam tarafından oraya çağrılan (ve okur için yegâne olan) anlatıcı. Bu ikisi, birer cambaz gibi salınıyor geçmişin halatları üzerinde... Paylaştıkları ve sezinleseler de deşmedikleri sırlar birer duvar gibi yükseliyor önlerinde. O sırlar ki, okurun da önünde...

IV.

David Grossman, Cumhuriyet Kitap söyleşisinde şöyle diyor: “Belki de yazar olmamı sağlayan şey budur: Her hakikat anlatısının farklı bakış açılarıyla okunabileceği düşüncesi.”

(Görsel: Doug Aitken. Bir At Bara Girmiş, Aylin Ülçer'in güzel çevirisiyle şimdi kitapçılarda.)

10 Ekim 2018 Çarşamba

Dil



LARB: Tawada'yı tanımayan okurlar için onun hakkında ne söylemek istersiniz?

Susan Bernofsky: Hmm nereden başlasam? Kafka'yı sever. Şekilden şekle girmekten hoşlanır. Yanlış anlamaları sever. Yanlış dilde konuşmayı sever. Ve benim en sevdiğim şey ise şu, Tawada dili nasıl kullandığınıza ciddi ciddi kafa yorduğunuzda ne olduğundan bahsedip durur ki bunu yapamaz hale gelirsiniz. Eğer ana dilinizi akıcı bir biçimde konuşuyorsanız, bu, onun için bir sorun teşkil eder. Tawada, ne söylediğiniz ve nasıl söylediğiniz hakkında gerçekten düşünmeye başladığınızda ne olduğunu irdeler.

(İngilizce çevirmeni Susan Bernofsky, çift dilli yazar Yoko Tawada'yı anlatıyor.)

9 Ekim 2018 Salı

Koku




(...)

Wolfgang ile aramızda bir buz perdesi vardı. Buz görünüşte sert bir malzemedir ama vücut ısısıyla temasa geçerse hızla erir. Kolumu Wolfgang’ın omzuna koydum, şaka yollu, ama sıkıca. Şaşılacak kadar çabuk ve çevik bir biçimde kurtardı kendini ve ciddi bir ifade takındı. “Size biraz kâğıt ve bir dolmakalem getirdim,” dedi. “Eseriniz üzerinde çalışmanızı sürdürmenizi isteriz. Çalışmaya mümkün olduğunca erken başlamalısınız ki olabildiğince erken bitsin. Size bunun için bir ücret ödeyeceğimize dair güvence veriyoruz.” Wolfgang’ın ağzı yalan kokuyordu. Yalanın değişik türleri vardır, her biri farklı kokar. Bu durumda onunki kuşku kokuluydu. Wolfgang muhtemelen kendi fikrini dile getirmiyor, amirinin sözlerini tekrarlıyordu. Wolfgang bir yalancıydı, ama şans eseri henüz genç bir yalancıydı. Kokusu hâlâ bir çocuk olduğunu ele veriyordu; kokular yalan söyleyemez. Oyun olsun diye bir tekme attım ona, tepki vermeyince bir tane daha. Ağzını büzüp, “Yapma!” dedi, ama benimle güreşmek için duyduğu çocuksu isteği daha fazla bastıramadı. Onu yere yıktım, ezmemek için çaba gösteriyordum.

Oynaşırken yalanın kokusu kayboldu bedeninden.

(...)


(Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada. Çeviren: Zehra Kurttekin.)

8 Ekim 2018 Pazartesi

Beyaz


Yoko Tawada'nın anlatısı, hayvanların insan gibi davrandığı fablların aksine ayıları insanlaştırmıyor; onları konuşturup üzerlerine insansı bir giysi giydirmiyor. Üç kuşak ayı ile üçe bölünmüş bir metin bu, ama anılarını yazmak üzere masanın başına geçen, içlerinden sadece biri... Bu ayılar, yazı ile deneyler yapmaktan, anlatıcı sesi ile oynamaktan çekinmiyor, hakikat ile kurmaca, hafıza ile uydurmaca arasındaki sınırları bulandırarak sayfalarda dans edercesine geziniyor. Tawada, ayıları yeriden edilmiş birer mülteci gibi yerleştiriyor insanların dünyasına; kendi ortamlarından koparılıp başka alemlere savrulmuş canlılar olarak. Üç kuşak ayının farklı tecrübelerini birbirine bağlayan tek temel unsur, kendi hikâyelerine sahip çıkmaları... karın değil, boş saf sayfanın beyazlığına bakmaları.

Bir Kutup Ayısının Anıları yazmanın, yazarak yaratmanın romanı.



5 Ekim 2018 Cuma

N-n-n

Notlar, dert ve tasayı unutturma garantili ayılar ile geri döndü!

Sizin ayınız hangisi: Paddington? Ayı Yogi? Winnie the Pooh? Baloo? Iorek Byrnison? Fozzie? Revenant ayısı? Brad Pitt'in ruh eşi olan Legends of the Fall ayısı? Ayı: Bir Sevgi Filmi'nin ayısı? Maşa ve Koca Ayı? Yerli ve milli ayımız Datvi? Ölüme mahkum edilen bahtsız Bruno? Japonya'nın dünyaya armağanı Kumamon ayısı?

Buradan buyrun: The Arctic Tale. Gökyüzünde ayılar: Ursa Major & Ursa Minör. Ayılar ve insanlar: Ainu halkı. Soralım: Ayının en iyi dostu ayı mıdır? Yabanda ayı görüldüğünde yapılacaklar. Jean Marie Donat'ın muhteşem ayıları ve insanları. Grizzly Man: Bir Werner Herzog belgeseli. Meryl Streep'in anlatımıyla: To the Arctic. Son olarak acayip bir güzellik: Kutup Ayıları gibi Oynaşmak.

Ayılar ve insanların ortak tarihini deşmek için Bernd Brunner'ın harika bir kitabı olduğunu belirtelim ve sizi oraya yönlendirelim: Ayılar, Kısa Bir Tarih. 

Kutup ayıları hakkında bilinmeyen on gerçek. Bu listede tek bir bağlantıya tıklayacaksanız eğer, o da bu olsun: İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi, WWF Raporu.

Bir Kutup Ayısının Anıları şimdi raflarda, göz atmayı ihmal etmeyin.

Kapanışı buzullar kadar serin bir çalma listesi ile yapalım: Bir Kutup Ayısının Anıları.

İyi tatiller!



4 Ekim 2018 Perşembe

Ne?


Yazmak müthiş bir uğraş. Son yazdığım cümleye gözümü dikmiş bakarken başım döndü. Neredeyim ben tam olarak, hikâyemin içine dalmış, buralardan uzaklaşmışım. Geri dönebilmek için gözlerimi yazıdan ayırdım, pencere yönüne çevirdim, sonra yeniden buraya, şimdiye döndüm. Ama burası neresi ve şimdi dediğim ne zaman?

(Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada. Almanca orijinal metinden çeviri: Zehra Kurttekin. Videolarda küçük Knut ve tuhaf gerçek yaşamından bazı görüntüler var, öte yandan gerçek ne ve ne zaman ki?)