21 Kasım 2017 Salı

Umut

Araya zaman girdi ama geç de olsa fuara gelen tüm okurlarımıza teşekkür ederek başlamak gerek söze... Bu yılki Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'na çok sayıda ziyaretçi akın etmiş; zaten, ikinci cumartesi geldiyseniz -ya da haberleri izlediyseniz- izdihamı görmüş, o insan seline hayret etmişsinizdir muhakkak. Biz, kalabalıktan yıkılan ikinci cumartesinin kazasız belasız atlatılmış olmasına memnunuz ve yoğun ilgi karşısında mutluyuz; umuyorum ki seneye, fuara gitmek, 'Altta Kalanın Canı Çıksın' motto'lu bir eziyete dönüşmeyecek, yoğun ilgiye karşı gereken güvenlik önlemleri alınacak, vs. Bir umut işte.

İstatistiklere göre yedi yüz binin üzerinde ziyaretçisi olmuş fuarın ve bu çok güzel, ama işte, insan kendi deneyimi üzerinden sağlama yapmadan edemiyor. (Fuarı gezmek ile fuarda çalışmak çok farklı birbirinden; mesela standda duruyorsanız yüzlerce kişi gelip "Cem Yılmaz nerede?" diye soruyor size -ve bu vesileyle CY filmlerinin senaryolarının basılmış olduğunu öğreniyorsunuz- ama ziyaretçi olarak gezerken Cem Yılmaz hayranlarını bibliyofil sanmak işten değil.) Mesela benim bu yıl en çok duyduğum soru, "Sıla nerede?" oldu; bir yayınevi falan değil bakın, bir ses sanatçısı, ki yakında, ünlü ve yarı ünlü isimlerin yazdığı kitaplar iyice artacak, istikamet öyle gibi, sorular da çeşitlenecek tabii, "O nerede, bu nerede?" vs. Hazır mıyız peki buna - ya da sahi, sıla nerede?

Bu yıl fuar, fiziksel olarak da büyümüş, yeni bir salon (12) kazanmıştı - belli başlı yayınevleri her salonda daha, daha da fazla stand açmayı sürdürürse ve bu büyüme ve yayılma böyle devam ederse, fuar nostaljisi yapanların sık sık yad ettiği "şehir" içindeki fuara, Tepebaşı'na kadar büyüye büyüye gelinebilir, kim bilir, yol uzak gerçi ama bu azimle dağlar bile delinir - gerçi sormamak olanaksız bu durumda: şehir nerede?

Her neyse, ben bu sene fuara sadece iki gün gidebildim fakat güzel vakit geçirdim; kitap karıştırarak geçen vakitten daha güzel şeyler var elbette, ama çok da bir şey yok hani diyeyim ve yeni albümü Spotify'a daha yeni düşmüş Morrissey'i anmadan geçmeyeyim. Bu yıl Monokl, Kafka, İletişim, Aras, Sel, YKY, Yordam, Desen, DeliDolu, Hep ve Dipnot standlarında ilgimi çeken kitaplarla karşılaştım, ıskaladığım pek çok şey de var muhtemelen; öte yandan fuarın ilk günü Kırmızı Kedi'ye yapılan saldırıyı ve artık geleneksel bir hale gelerek iyice tatsızlaşan Sanat Fuarı'na tehdit ve sansürü esefle kınadım. Bu yıl ilk defa fuarın kapanış gününe gidemedim ve gerçekten üzüldüm, kapanış günü en yorucu ama en keyifli gün bana sorarsanız, fuar sırasında yükselen tansiyonu salıp tatlı bir yorgunlukla ve kendi çıkarımlarınızla Beylikdüzü semalarına veda, sadece bu fuarda yer alan bizler için okurumuzla son temas, senede bir görüştüğümüz dostlara veda... Neyse, pop yıldızlarına, her yana sindiği gibi yayıncılık sektörüne de sinsi sinsi sızan yozluğa, ziyaretçilerin maruz kaldıkları zorluklara falan üzülsem de elinde listesiyle gezenleri, çizgisinden ödün vermeksizin işine koşanları, varlıklarıyla insana umut aşılayan yayın emekçilerinden en sevdiklerimi ve yüzleri pırıl pırıl okurları gördüm yine ve mutlu oldum - karıştırdığım kitaplar da cabası. Eh, daha ne olsun, değil mi?

Bir sonrakinde görüşmek dileğiyle, gelenlerin ayağına sağlık, gelemeyenlerle belki başka zaman...

(Görsel, Brisbane Yazar Festivali'nden.)

6 Kasım 2017 Pazartesi

Kitap





Tüyap İstanbul Kitap Fuarı devam ediyor; gelirseniz bize uğramadan, bir merhaba demeden geçmeyin der, Almanya kitabevlerinden bu fotoğrafları usulca buraya bırakırım.

İyi haftalar!

3 Kasım 2017 Cuma

N-n-n


Bu haftanın notları fuar odaklı - evet, yine geldi güz, yine karanlık akşamlar ve her ne kadar pastırma yazının yaşanacağına dair söylentiler dolansa da ortalıkta, bu kasvetli mevsimi ancak kitap fuarı paklar... Eğer şehir merkezi civarında ya da Anadolu yakasında oturuyorsanız, gidiş-gelişle birlikte bir gününüzü ayırıp dere tepe düz giderek ulaşacağınız Tüyap'ta bir fuar haritası (elzem) ve çantada su, sandviç vs gibi donanımlarla gayet güzel zaman geçirebilir, uzun yolculuğunuzun sonunda varacağınız noktada, internetin ya da çoksatanlarla yeni çıkanlara odaklı zincir kitabevlerinin size sunabileceklerinin ötesinde yeni kitap ufukları açabilirsiniz - ki bu, gideceğiniz yola değer. Ha, zaten civarda yaşıyorsanız, o zaman yılda sadece dokuz günlüğüne elinize geçen, yüz binlerce kitabın arasında dolanma fırsatını kaçırmayın bana kalırsa ama siz bilirsiniz tabii - fuar, tıpkı diğer pek çok şey gibi, siz ne yaparsanız ondan ibaret aslında; çile çekmeye giderseniz çileye saracağınız, yeni keşiflerin peşine düşerseniz yeni keşifler bulacağınız bir yer. Hiç gitmediyseniz eğer, denemeye değer.

Fuar demek liste demek esasında; fuara giderken bir liste oluşturmayı, incelemek istediğiniz kitapları ya da uğrayacağınız yayınevlerini sıralamayı unutmayın. Burada Sema Kaygusuz'dan Serya Şahiner'e belli başlı yazarlardan fuar için kitap önerileri, burada fuarda sağ kalmaya yönelik bir rehber, burada ise fuarı etkin bir biçimde gezmenin inceliklerine dair önceki senelerde de paylaştığımız bir yazı bulacaksınız. Etkinlik takvimi için sizi buraya, imza günleri içinse buraya alalım. İmza demişken, kitaplarını son derece özgün biçimlerde imzalayan Etgar Keret'in bu husustaki düşüncelerini atlamak olmaz - bu nedenle eski bir yazıya geçit verelim: Düşün! (Belki günün birinde, ben de kabuslardan çıkma kitap imzalatma anılarımı bir yazıda derlerim ve okuyanlara pes dedirtirim, kim bilir.) Neyse, konuyu dağıtmayalım, fakat halihazırda dağıldıysa eğer, o zaman sizi K24'e, bu çağda yazarlığı ele alan Vitrinde Yaşamak dosyasına yollayalım.

Unutmayın, kim ne derse desin, kitapla okuru arasına, yazar dahi giremez. Bu fuarlar sizin için - gelin, dolaşın, konuşun, kitap karıştırın, standlardaki kitap emekçileriyle tanışın... Diğer faaliyetler için AVM'lere gidebilirsiniz nasıl olsa; fuar ayrıcalıklarını kaçırmayın.

Siren, Salon 2, 207A'da; haftasonlarında ben de orada olacağım, merhaba demeden geçmeyin!

(Görselde The Beatles üyeleri, dışarıyı izleyen John hariç, kendi kitaplarına gömülü vaziyette.)

2 Kasım 2017 Perşembe

Hikâye!


Ameliyattan çıktığım andan itibaren, aylar boyunca, kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Herkese o ışıltılı, yeni gülümsememi gösteriyor, bir aynanın yahut vitrinin önünden geçerken yansımama bakıyor, şapkamı kaldırıp kendi kendimi selamlıyor ve kendime tebessüm ediyordum. İnce ve sarsak bedenim, bir parça anlamsız hayatım yeni dişlerimle ağırlık ve anlam kazanmıştı. Bendeki şans kimsede yoktu doğrusu, hayatım bir şiirdi resmen ve günün birinde muhakkak birisi dişlerimin otobiyografisini yazacaktı, hiç şüphem yoktu buna.

Hikâyenin sonu.

(Dişlerimin Hikâyesi, Valeria Luiselli. Çeviren: Seda Ersavcı.)

1 Kasım 2017 Çarşamba

Gülümse(me)!


CNN'in haberine göre John Lennon'a ait olan bir diş, Omega Müzayede Evi'nde düzenlenen müzayedede 19.500 Pound'a alıcı buldu. Kanadalı diş hekimi Michael Zuk, dişi almayı başaran "şanslı" kişiydi. Rivayete göre John Lennon, altmışlı yıllarda, dişçiye gidip ağrıyan bir dişinden kurtulduktan sonra onu evinde çalışan yardımcısı Dorothy "Dot" Jarlett'e takdim etmiş ve bunu büyük bir Beatles hayranı olduğunu bildiği kız kardeşine vermesini söylemişti. O gün bugündür Jarlett ailesinin gözü gibi baktığı diş, böylelikle yeni serüvenlere doğru yola çıkmıştı.

Bu vakanın bahsi, Valeria Luiselli'nin uçuk kaçık metni Dişlerimin Hikâyesi'nde de geçiyor - kitaplardan bir şeyler öğrenme gereksinimi duyanlardan olmasam da sevgili okur, ben, bu kitap sayesinde gülerken dişlerini ulu orta sergileyenlerden sakınmayı öğrendim, ne yalan söyleyeyim... Zaten belli belirsiz bir çekince duyuyordum bu gibi kişilere karşı sanırım, bu romanla bu içgüdümü tescilledim. Dahasını isterseniz eğer sayfaları biraz karıştırıverin, siz de kendi derslerinizi çıkaracaksınız, eminim. Hakikat ile kurmacayı ayıracak net çizgilerin peşindeyseniz sizi bir önceki yüzyıla taşıyacak zaman makinesini beklemek üzere kenara geçmenizi öneririm.

Tam kurmaca, hakikat falan diyordum ki Daily Mail'in bu bağlantıda bulacağınız haberiyle karşılaştım; ne tesadüftür ki o da 32 diş gülümseyen insanlardan sakınmamız gerektiğini savunuyor. Haber, misal Julia Roberts gibi düzgün bir ağız simetrisine sahip birisi söz konusu değilse eğer, geniş gülümsemelerin ürkütücü bulunduğu yönünde - bize düşen, makul insanlar olarak temkinlice tebessüm etmek ve dişlerimizle kimseyi tedirgin etmemek, yani ağzımızı, karşımızdakini yutmaya hazırlanan bir canlı gibi kocaman açmaktan kaçınmak...

Ağız denen o karanlık boşluğun çağrışımlarıyla ilgileniyorsanız Dişlerimin Hikâyesi'nin ardından yayımladığımız bir başka kitaba, Joshua Ferris imzalı Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam'a bir göz atın deriz.

Hadi, gülümse(me)!

(Yukarıdaki görsel Berlin'deki East Side Gallery'de yer alan bir duvar resminden ayrıntı; aşağıdaki ise Nancy Fouts'un Dişli Cüzdan adlı eseri, kendisi British Dental Journal'ın web sayfasında yer alıyor.)


31 Ekim 2017 Salı

Mutlu


Eleanor Vance, Tepedeki Ev'e geldiğinde otuz iki yaşındaydı. Annesi öldüğünden beri dünyada gerçekten nefret ettiği tek kişi ablasıydı. Eniştesinden ve beş yaşındaki yeğeninden de hoşlanmıyordu ve hiç arkadaşı yoktu. Bunun en büyük sebebi yatalak annesine on bir sene bakmış olmasıydı, bu sayede az çok hemşirelik öğrenmiş ve yoğun gün ışığına gözlerini kırpıştırmaksızın bakamaz olmuştu. 

Bir yetişkin olarak hayatında gerçekten mutlu olduğu tek bir an bile hatırlamıyordu. (...)

(Shirley Jackson, Tepedeki Ev. Çeviren: Dost Körpe. Cadılar Bayramı şerefine, yirminci yüzyılda yazılmış en iyi perili ev öyküsü olarak bilinen -editörünün pek sevdiği- Tepedeki Ev'i ve bizzat cadılık pratikleri ile uğraşmış yazarı Shirley Jackson'ı analım dedik... Tepedeki Ev'in doksanlardan kalma sinema uyarlamasının (Owen Wilson'dan Catherine Zeta Jones'a, Lili Taylor'a varana değin doksanlar yıldız kadrosuyla) tanıtımı için buraya, Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yakında gösterime girmesi beklenen beyazperde uyarlamasından fotoğraflar içinse buraya buyrun - Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın Spotify çalma listesini de, korku değil ama tekinsiz bir şeyler arayanlara öneririz. Son olarak: Kitaplar, bize göre her zaman, ama her zaman peşleri sıra gelen beyazperde uyarlamalarından iyidir, hele söz konusu Shirley Jackson gibi incelikleriyle insanı germeyi mükemmelen beceren bir yazar olduğunda daha iyidir, gerçi seçim size kalmış tabii... Bir hayatta kalma refleksi olarak korku, insana her türlü iyi gelir, bizden söylemesi - sizi korkutanın gerçekten ne olduğunu bulmak ise sadece, ama sadece sizin altından kalkabileceğiniz bir şeydir.)

Burası


Kara kurbağaları, kaplumbağalar ve sürüngenler, kara böceklerin vızıltısı. Yukarıda, kara suda yetişen ağaçların dalları, yaprakları arasında gökyüzü uzanıyordu; Mabel yatıp dinlendiği yerden yeni takımyıldızların gökte yuvarlandığını görüyordu. Devriyeler, patronlar, başkası adına çaresizliğe kapılmasına neden olan acılı haykırışlar yoktu burada. Bir köle gemisinin ambarındaymış gibi gece denizlerinde sürüklenmesine neden olan kulübe duvarları yoktu. 

Kanada turnaları ve çalıbülbülleri, suları şapırdatan susamurları.

(...)

(Yeraltı Demiryolu, Colson Whitehead. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Görselde, karanlıklarda kayıp gezen tüm ruhların yardımcısı Büyük Ayı Takımyıldızı.)

30 Ekim 2017 Pazartesi

Zincir!


S: Okur-yazarlık ile özgürlük arasında bir bağlantı var mı?
Y: Okuma yazma öğrenmek, erken dönem köle anlatılarında önemli bir yer tutuyor. Kölelerin okuma öğrenmesi kanunlara göre yasaktı o zamanlar. Okurken yakalandıkları takdirde hem onlar hem de sahipleri dövülürdü. Plantasyondan çıkıp köleliğin kısıtlamalarından uzaklaştıkları zaman okuma öğrenebilirlerdi ve bu özgürleşme anı köleler için çok mühimdi - tabii tüm insanlar için öyle.

(Colson Whitehead, burada Yeraltı Demiryolu bağlamında okumaktan bahsediyor - gerçi okumak herkesi özgürleştirir, o başka. Zincirlerinizi kırmanız, zincirlerimizi kırmamız dilekleriyle - İyi haftalar!)