4 Mart 2015 Çarşamba

Bedel

Yağmurluk: 15.000 dolar
Valiz: 10.000 dolar
Seyahat çantası: 5.000 dolar
Süveter: 2.000 dolar
Yağmur şapkası: 3.000 dolar
Tüvit palto: 10.000 dolar
Neal Cassady'ye yazılmış bir mektup: 5.000 dolar
İçki almak üzere yazılmış bir çek: 350 dolar

Toplamda 50.640 dolar ediyor, vergisi dahil.

Johnny Depp'in şahsi Jack Kerouac koleksiyonuna kattığı, yazardan kalma eşyanın dökümü - bu da neyin nesi dediyseniz eğer.

Kerouac'ın mirası çevresinde dönen dram, Kafka'nın el yazmaları hadisesiyle başa baş gidecek nitelikte. Ayrıntılı olarak değineceğim, ama bugün, bu yazıyı, Kerouac'ın yine bir artırma sonucu satılan bir fotoğrafının reklam uğruna geçirdiği evrimle kapatmak zorundayım: Kerouac wore khakis.

Eğer siz de, soluğuyla dünyayı sarsan bir yazar olursanız, günün birinde, çoktan ölmüş olsanız bile, ıvır zıvırınızla açık artırmaların yıldızı olabilir, reklamlarda yer alabilirsiniz. Amerikan rüyası dedikleri bu değil ya, neyse, o ayrıca tartışmaya açık.

Vah vah diyerek bitirelim.








3 Mart 2015 Salı

Kuzey

Geçen haftanın mücevherlerinden: Karl Ove Knausgaard, Viking atalarının izinde. Knausgaard hakkında, geçtiğimiz Temmuz ayında Istanbul Art News'a bir yazı yazmıştım; son yılların en büyük fenomenlerinden birini yaratan yazarın otobiyografik romanı Kavgam için Monokl Edebiyat'ı takip edin.

Knausgaard hakkında bir başka yazı için, K24'e.

Vikingler'den bahsetmişken şu şaheseri de atlamayalım: Viking Dünyası.

2 Mart 2015 Pazartesi

Saymazsak...



Edebiyat ekseninde dünya hallerine değinen blog, blog yazarının dünya halleriyle giriştiği aşırı mesai sonrasında bir haftalık sekteye uğradı, fakat asayiş berkemal, paniğe mahal yok... Şubat ayını ve iki cemreyi geride bıraktığımız yeni ayın ilk haftasında, belki de baharın eşiğinde -tuhaftır, İstanbul'da baharın gelmekte olduğuna dair ilk işaret, sokaklarda ellerinde mimoza demetleriyle dolaşan insanlar; ortalıkta ağaç namına pek az şey olduğu için baharı çiçekçi faaliyetleriyle izlemek mümkün ancak, eğer Burgaz'da yaşamıyorsanız- aktivite devam ediyor. Gerçi dünya gündemi Işid katliamlarından 'elbise'nin ne renk olduğuna yönelik spekülasyonlar arasında gidip gelirken akıl sağlığı seviyesini kestirmek pek olası değil, belki de, evet, hepimiz borderline'ız bu devirde, diğer arazlarımızı saymazsak elbette.

Her neyse.

Çağa özgü çılgınlık notasından devam edelim öyleyse, K24'te rastladım, Nebraska Üniversitesi'nden bir profesör, kırk bir bin üç yüz seksen üç eser inceledikten sonra şu çıkarımı atmış ortaya: "Edebiyat dediğin altı şemadan ibaret." Suyzhet adını verdiği bir yazılımla akıllara durgunluk veren şemalar çıkaran Matthew Jockers, analiz kıstaslarını Vonnegut'un 'Öykünün Biçimi' şemasından ilham alarak geliştirdiğini söylüyor; metodolojisi tartışmaya açık - iddia ise, talihsiz biçimde, bizim topraklarımızda yaşayan bir popçunun topu topu yedi notayla kaç özgün beste yapılacağına yönelik isyanını çağrıştırır cinsten maalesef. Araştırmanın temel önergesi, insanlık deneyiminin temelinde yatan evrensel motiflerin anlatılarda kendilerini tekrarlayarak karşımıza çıktığı ve anlatılanın, bağlam farklı olsa da, hemen hemen aynı motifleri güttüğü yolunda. Jockers'ın yazılım destekli şemaları size bir şey ifade etmiyorsa benim önerim biraz eskilere uzanıp Joseph Campbell'ın anlatıda evrensel temalara odaklanan eserlerine eğilmek olacak, fikirlerine katılmasanız dahi anlatıya veri yığını muamelesi yapılmaması dolayısıyla belki bir ferah nefes alabilirsiniz.

Belki.

Bir elbisenin ne renk olduğu hususunda dahi mutabık kalamadığımız bir dünyada, çıkarımların göreceli olduğunu öne sürmek çok da anlamsız sayılmaz halbuki.

Her şeyin sayısal değerlere endekslendiği bir çağda, saymadan yaşamak mümkün olamaz mı peki?

Son sözüm salt beni bağlar tabii: Dore-açık mavi.

(Görsel, Galata'dan.)







20 Şubat 2015 Cuma

N-n-n

'Beni Yıka'nın İngilizcesi: Graffiti sanatçısı Faust'un, karla kaplı araçlara bıraktığı mesajlar. Üzerine Simon Beck'in kar işlemeleri.

Pınar Öğünç'ün kaleminden: Erkek şiddeti. Üzerine, Birhan Keskin ve Aslı Serin'den, ortak şiir.

Hayatlarımızdan çıkanlara dair...

Zihinsel manzaramızın, esas manzaranın önüne geçtiği bir cuma günü yine, not düşmek dahi anlamsız esasında... Bu haftanın keyifsiz notları, Libertines ile kapansın. Akustik versiyonu için Grooveshark'a.

Görselde: Ters patinaj, Asmalımescit.




19 Şubat 2015 Perşembe

Heybetli



Bir düşle başladı: Çatı bahçesi, her gelir düzeyinden bireylerin yaşantısına uygun irili ufaklı daireleri ve bilhassa sanatçılar, bekârlar için tasarlanmış mutfaksız stüdyoları, yemek salonları, fresklerle bezeli oturma alanları, kamp ateşi misali sakinlerin çevresinde bir araya geleceği şömineli oturma odası ve içindekilerin şehrin sokaklarındaymış gibi rahatça gezinip komşularıyla sohbet edebileceği biçimde düzenlenmiş geniş koridorlarıyla bina, kapılarını açtığı 1884 yılında, on iki katıyla New York’un en heybetli noktasıydı. (...) 

(Bu ay, Istanbul Art News Edebiyat'a Chelsea Otel'in hikâyesini yazdım. Epigraf, Braco Dimitrijevic'e ait: “Örneğin Berlioz’un yaşadığı evin dışında asılı duran ve üzerinde ‘Berlioz burada yaşadı’ yazan mermer levhayı ele alalım. Temel sistem dilseldir, fakat dilsel şifreyi bir kenara bırakıp sunuma baktığınızda ‘Deha burada yaşadı’ beyanıyla karşılaşırsınız. Andaç niteliği taşıyan böylesi levhaların bulunmadığı tüm diğer yerlere dair ima edilen ise şudur: ‘Burada hiçbir zaman bir deha yaşamamıştır.’”[i])


[i] Braco Dimitrijevic, Tractatus Post Historicus, Tübingen 1976.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Cehennem

Arka plandaki klavsen Avigdor’un o güne dek duyduğu en güzel ezgileri yaratıyordu, iç içe geçiş biçimleri mükemmel ötesiydi. “Kıçını keseceğim senin,” diye fısıldadı Solucan Adam, sesi yağlı ve yapışkan. “N-neden?” diye sordu Avigdor. “Neden diye soruyor bir de,” dedi Solucan Adam kıs kıs gülerek, ardından alaycı bir biçimde parlak mermer döşemeye tükürdü. “Buraya gel,” dedi Solucan Adam, ahtapot dokunacını andıran kemiksiz elini havada sallayarak. “N-ne yaptım?” diye kekeledi Avigdor. “Adam sana gel dedi, git öyleyse. Soruları sonra sorarsın,” dedi Rahamim öfkeyle; alnındaki yara izi kızarmıştı. Avigdor çekine çekine Solucan Adam’ın yanına gitti. “Dinle, evlat,  burada henüz yenisin, kuralları bilmiyorsun. Kafana sokuncaya kadar sana tane tane izah edeceğiz sana.” Meşum bir gülümseme belirdi Rahamim’in dudaklarında. “Tut şunu,” dedi Solucan Adam o akışkan sesiyle. Rahamim, Avigdor’u arkadan sıkıca kavradı. Solucan Adam süngerimsi yüzünü Avigdor’un yüzüne yaklaştırıp sarı gözleriyle alnını inceledi. Avigdor, Rahamim’den kurtulmak için deli gibi kıvranıyordu. “Yararı yok, dostum. Arkadaşım ve ben çok sert adamları kestik daha önce; Hitler, Cengiz Han, hatta Musa. Senin gibi bir ödlek elimizden kurtulabilir mi sanıyorsun?” “H-Hitler mi?” diye homurdandı Avigdor şaşkınlıkla. “Bir şey bulabildin mi?” diye sordu Rahamim ortağına, Avigdor’u hiç dikkate almadan. “Şışş…” dedi Solucan Adam, elini aniden Avigdor’un gövdesine daldırıp ruhundan bir parça kopararak; yılan ısırığı kadar çabuk gerçekleşmişti her şey. Avigdor’un parçalanmış ruhu acıyla haykırırken Solucan Adam’ın elinde titreşen parça tekrar içeri girmeye çalıştı. Solucan Adam ruh parçasını oburca yuttu, sonra parmaklarını yaladı. Avigdor nefesini tuttu. Hayatında ilk kez bir şeyi yitirdiğini hissediyordu ve boşluğun ne olduğunu anlamıştı. Duygularının ve anılarının bir kısmı şimdi bu iğrenç yaratığın midesinde sindiriliyor, bu da Avigdor’u hiçliğin ıstırabına boğuyordu. Rahamim onu bıraktı ve Avigdor boş bir şişe gibi yere düştü, binlerce parçaya ayrıldı. Bir flüt katıldı o anda klavsene. Bu muhteşem düet Avigdor’a büyük bir haz verebilirdi. Fakat, maalesef, Avigdor’un eskiden sahip olduğu haz duyma yeteneği neredeyse bütünüyle sindirilmiş olarak Solucan Adam’ın midesinde duruyordu. Bütün değildi artık, ağlayamıyordu bile. “Öldüm…” diye fısıldadı Avigdor. “A-ha,” dedi Rahamim, başını sallayarak… “…Ve burası cehennem,” dedi Avigdor. “Cehennem mi?” diye tekrarladılar Solucan Adam ile Rahamim, kahkahalar atarak. “Cehennemde böyle müzik, böyle bolluk, böyle temizlik bulabilir misin?” Rahamim eğilip Avigdor’un yanağını okşadı. “Tebrikler, tsadik. Cennettesin.” “Bizim cennetimizde,” diye ekledi Solucan Adam şapırtılı sesiyle. Rahamim ile Solucan Adam ışıklar içindeki koridora doğru yürüyüp Avigdor’dan uzaklaştılar. “Yine karşılaşacağız, dostum,” diye seslendi Rahamim, arkasına dönerek. “Ve bir dahaki sefer daha da tatsız olacak.”

Orospu çocukları, diye geçirdi Avigdor içinden. Her şeyden bir ısırık alıyor, fakat korkuya dokunmuyorlardı. Arka planda o şahane müzik çalmaya devam ediyor, lekesiz beyaz duvarlar pırıl pırıl parıldıyordu, üzerine siyah sprey boyayla alelacele şöyle yazılmış bir köşe dışında: 

KAHROLSUN ENTEGRASYON – KÖTÜLERİ CEHENNEME GERİ GÖNDERİN.

(Etgar Keret, Rahamim ve Solucan Adam. Çeviri, elbette ki Avi Pardo. Öykü, Peyniraltı Edebiyatı dergisinde yayımlanmıştır.)

17 Şubat 2015 Salı

Karton

Suudi Arabistan'ın yeni kralının karton maketiyle el sıkışanları gördünüz mü? Görmeyenler için özetleyelim, yeni kralın kartondan maketleri yapılıyor, ellerin bulunduğu yere delikler açılıyor. Maketlerin arkasına geçen figüranlar, deliklerden dılarıya ellerini uzatarak tebrik için kuyruğa girenlerin ellerini sıkıyor. 

Dave Eggers, bu gelişmeleri takip ediyor mudur bilmiyorum, ama çölde, krala hologram teknolojisi satmak üzere bekleyip duran kitap kahramanı Alan Clay bu gösteriden etkilenirdi, orası kesin. Ömer Türkeş, Kral için Hologram hakkındaki değerlendirmesinde, "Kral için Hologram, yalnız Amerikalıları değil, küreselleşme oyununa katılan herkesi içine çeken bir çöküş sürecinin romanı," diyor - o çöküş ki, usun bittiği yerde başlıyor ve şahsi menfaatler için karton maketlerle el sıkışmak gibi bir saçmalık, diğer tezahürlerinin yanında masum kalıyor.

Her ne kadar bugün, bu devirde, bilhassa bu coğrafyada zor olsa da, aklınıza sahip çıkmanızı diliyorum. Mümkünse eğer.

"Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar."

13 Şubat 2015 Cuma

N-n-n

Bern'deki ayıların sayısı: 6... Şehirler ve hayvanlar. Üzerine, Türkiye'nin hayvanları. Son olarak, kitaplardan sıyrılan hayvanlar ve bitkiler.

Gri'nin Elli Tonu fenomeni, şimdi de sinemalarda. Fragmanın Lego'larla yorumu için buraya. Üzerine yine: Lego, Hipster serisi. Lego deyince bakınız vermemek olmaz: Nathan Sawaya'nın Lego'lu işleri. Doymayan kaldıysa, dahası için buraya.

!f Istanbul başladı bile... TimeOut'un, zamanı kısıtlı olanlara önerileri için buraya.

Sevgililer Günü tantanası hatrına - Edebiyat dünyasının güçlü çiftleri. Sevgililer Günü için Siren'in önerisi: Bilek Kesenler.

Notları, Marianne Faithful, Mick Jagger, pamuk helva ve araba temalı görselle kapatalım, Sevgililer Günü hususundaki tavrımızı bu vesileyle ortaya koyalım.

İyi tatiller.






12 Şubat 2015 Perşembe

Ruh hali


S: Duygusal istikrarın yazan kişi için şart olduğunu düşünüyor musunuz? Zihniniz ne durumda olursa olsun çalışabiliyor musunuz mesela? Ruh haliniz yazdıklarınıza yansıyor mu? Sabahın erken saatlerinden öğlene değin yazı yazdığınız ideal durumu nasıl tanımlarsınız?

Joyce Carol Oates: "Ruh hali" hususunda acımasız olması gerekir insanın. Bir açıdan, yazı ruh halini yaratır. Eğer sanat gerçek anlamda aşkıncı bir işlev taşıyorsa -ki ben öyle olduğuna inanıyorum- ve sınırlı, dar zihin mecralarından sıyrılmamızı sağlıyorsa, içinde bulunduğumuz duygu veya zihin durumlarının önemli olmaması gerekir. Çoğu zaman şuna şahit olmuşumdur: Bitkin düşmüş haldeyken, ruhumun bir iskambil kağıdı misali inceldiğini hissederken, hiçbir şeye beş dakikadan fazla tahammül edemeyeceğimi zannederken kendimi yazmaya zorlarsam bu edim her nasılsa her şeyi değiştirir. Ya da insana öyle gibi gelir. Joyce, Ulysses'in temel yapısı hakkında benzer bir şey demiş, bunun bir köprü olduğunu ve askerlerini karşı yakaya geçirmesini sağladığı sürece akla yatkın olup olmadığıyla ilgilenmediğini belirtmişti. Karşıya geçmelerini sağladığı sürece köprünün yıkılıp yıkılmadığından kime ne? Aynısı yazın esnasında edimi gerçekleştiren kişi hakkında da söylenebilir. Askerler nehri geçtikten sonra...

(Joyce Carol Oates, Paris Review söyleşisinde ruh hallerinden bahsediyor.)




11 Şubat 2015 Çarşamba

Umut



S: Gelecek hakkında umutlu musunuz?

Atwood: Gelecek Kütüphanesi başlı başına umutlu bir girişim çünkü yüz yıl sonrasında insanların hâlâ varolacağını varsayıyor. Büyük bir umut. İkincisi, ormanın büyüyeceğini varsayıyor. Kütüphanenin orada olacağını. İnsanların kitap okuyabileceklerini ve kitap okumanın ilgilerini çekeceğini. Bütün bu duygular umutla yüklü. Geleceğe dair güven ortaya koyuyor.

İnsan donanımının bir parçası olduğunu düşünüyorum umudun. Klinik depresyon söz konusu değilse herkesin içinde mevcuttur bu. Öyle ki, klinik depresyon durumunu umuda dair bir bozukluk olarak tanımlamak dahi mümkün. Hepimiz umut taşırız. Oscar Wilde ikinci evlilikler hakkında ne demişti - umudun tecrübe karşısındaki zaferi. Nasıl da muzip!

(Margaret Atwood, Slate söyleşisinde, Gelecek Kütüphanesi'ne ve umuda dair konuşuyor. Kütüphaneden burada ve Istanbul Art News'un Ekim sayısındaki yazımda bahsetmiştim, Atwood'un geleceğe dair umutlu değil de distopik fikirleriyle daha yakından ilgileniyorsanız kişisel önerim: bkz. Damızlık Kızın Öyküsü. Görselde, fütürizmin öncüleri, Fortunato Depero ve Filippo Tomaso Marinetti - Marinetti'nin müzelerin ve kütüphanelerin yok edilmesi gerektiğini de savunan Fütürist Manifestosu için bkz. Sanat Manifestoları, Avangard Sanat ve Direniş)