23 Ekim 2014 Perşembe

Manzara

Frankfurt serisi, kitapçı raflarından manzaralar ve Merianplatz civarındaki sokak kitaplığı ile son buluyor - sokak kitaplığı demişken, Bağcılar belediyesi, otobüs duraklarına benzer kitaplıklar kurmuş, ilgili haberi burada okuyabilirsiniz.





22 Ekim 2014 Çarşamba

Ödül

Kolektifler bir birey kadar aptal, hatta bazı durumlarda, daha da aptal olabilirler. Bir kişinin çok sayıda kişiden daha akıllı olduğu noktayı belirlemenin mümkün olup olmadığı ilginç bir soru.

(Alıntı, John Brockman editörlüğünde, Ferhat İyidoğan'ın çevirisiyle Alfa'nın Bilim serisinde yayımlanmış Kültür: Önde Gelen Bilim İnsanları Toplum, Sanat, İktidar ve Teknolojiyi Tartışıyor adlı kitapta yer alan Jaron Lanier makalesinden. Lanier, bu yıl, Frankfurt Kitap Fuarı'nda, geçmişte Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Susan Sontag ve Chinua Achebe'nin de layık bulunduğu Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü'nü aldı. Lanier'ın kitapları, henüz Türkçeye çevrilmiş değil. Aşağıdaki fotoğraf, ödüllerden bir başkasının, Nobel Edebiyat Ödülü'nün Patrick Modiano'ya verildiği açıklandıktan hemen sonra, yayıncısı Gallimard'ın standındaki kargaşa/sevinç anından... Basit, sade, mutlu bir an - şaşaadan uzak, elde bir kitap ve mutlu bir gülümseme sadece.)


21 Ekim 2014 Salı

Zincir




Frankfurt'un paralel yansımalarına devam:

Herkesin okuması kendine elbette; ancak yukarıdaki yerleştirmeyi, yere zincirlenmiş sandelye ile masayı gördüğümde, fuarın yoğunluğunun da etkisiyle olsa gerek, endüstrinin yazar üzerindeki baskısının konu edildiğini düşündüm; oysa, Frankfurt Modern Sanat Müzesi'nde sergilenmekte olan bu çalışmada, sanatçı Sudoph Gupta, Hindistan devlet dairelerinde hüküm süren bürokrasiyi ele almış. Hindistan devlet dairelerinde memurlar, üzerlerine zimmetli eşyanın çalınmasını önlemek için, demirbaşları yere zincirlerle sabitlemek zorundaymış...

Bir bürokrasi masalı.

Aynı imge, farklı yorumlar... Günün birinde zincirleri kırmak temennisiyle.

20 Ekim 2014 Pazartesi

Tuhaf




Geçen hafta, onca yorgunluğun, koşturmacanın arasında, yoğun geçmiş bir kitap fuarının hemen ardından iki tuhaf haber biraz gülümsememi sağladı. Haberin birinde, California'da kaybolan papağanın, deri altındaki çip yardımıyla dört yıl sonra bulunup sahibine kavuştuğu ancak artık İspanyolca konuştuğundan bahsediliyordu. Papağanın macerası füg durumunca mı, yoksa başka türlü mü karşılanır bilinmez ama Sendak'ın Vahşi Şeyler Ülkesinde'sinden Alice'e uzanan bir bağlamda, bir tür tavşan-deliğinden-aşağı öyküsü gibi değerlendirilebilir elbette. Diğer haberde ise, Londra'da, Waterstones kitapçı zincirinin Trafalgar şubesinde üst katta kitap incelemekte olan bir adamın çalışanların mağazayı kapatmasıyla içerde saatlerce mahsur kaldığı ve ancak sosyal medyada yaptığı çağrılar, mahpusluğunun 'canlı yayını' sonrasında 'kurtarıldığı' söyleniyor, Waterstones'un adamı dışarı çıkarttıktan sonra bir tweet atarak şahsın 'özgürlüğüne kavuştuğunu' paylaştığı belirtiliyordu. Adamın Waterstones'un kitap rafları arasında geçirdiği saatler, papağanın kayıp olarak geçirdiği dört sene gibi meçhul ve karanlık değil gerçi, ama bu hikayede de, akla tavşan-deliğinden-aşağı yuvarlanan Alice'i getiren unsurlar mevcut. Işıkları sönmüş, birkaç katlı, kitap raflarıyla dolu bir binada, rafların arasında kısılı, bir başına kalmak... Olasılıklar kişiye göre değişir elbette, ama hayali, vaatleri, olasılıkları güzel.

Kitap fuarının ardından, Frankfurt'tan Türkiye'ye dönerken uçakta, Murakami'nin Aralık ayında yayımlanacak Tuhaf Kütüphane'sini okudum bu arada. Uzun bir öykü esasen, ancak Almanya, illüstrasyonu bol, sert kapaklı bir edisyon hazırlamış. Waterstones'da unutulan adamın öyküsüyle paralel bir öykü bu; kahraman, kitap okumak üzere gittiği kütüphanenin bodrumunda, 'tuhaf' olduğunu söylemekle yetineceğim bir figür tarafından esir alınıyor, olaylar biraz Alice, biraz Sendak, biraz da, Murakami usulü fantastik detaylarla örülü olarak ilerliyor.

Ve evet, hayat da denen tuhaf kütüphanede, bir yerden sonra tüm öyküler okurun zihninde birbiriyle kesişmeye, üst üste binmeye başlıyor.

Hoş geldin papağan.

(Yukarıdaki görselde Frankfurt Modern Sanat Müzesi'nin merdivenleri, aşağıda Dom Römer metro çıkışında yer alan 'Keine Kunst' (Sanat Değil) serisinden nasibini almış bir duvar; PicFX yardımıyla.)






16 Ekim 2014 Perşembe

Gotik!


Büyülü düşünmenin romanı - Zaman Kitap, İsa Darakçı.


"Timsah Park, özellikle Tim Burton'vari manzaralarıyla gotik yazını seven okuyucunun ilgisini çekecek, keyifle okunacak bir roman." - Sabit Fikir, Selçuk Uygur

(Görselde, Ahmet İltaş'ın şahane illüstrasyonuyla bu ayki Sabit Fikir'de yer alan Selçuk Uygur değerlendirmesi yer alıyor.)

14 Ekim 2014 Salı

Devam



Geçen hafta, Frankfurt Kitap Fuarı dolayısıyla blog yayını kesildi, yarın kaldığımız yerden devam...

6 Ekim 2014 Pazartesi

Yarışma

Tom Perrotta'nın romanı Kalanlar'dan uyarlanan The Leftovers, nihayet, 7 Ekim Salı günü Digiturk Sci-Fi'da izleyicisiyle buluşuyor. RaniniTV, ilk bölüm şerefine bir yarışma düzenlemiş: The Leftovers İyi Seyirci Yarışması. Katılmak ve kitap kazanma fırsatı için buradan buyrun. 


2 Ekim 2014 Perşembe

Güvende


“Doğan her şey ölmek zorundaydı ki bu da hayatlarımızın gökdelenlere benzediği anlamına geliyordu. Duman farklı hızlarda yayılıyordu ve bizler içlerinde sıkışıp kalmıştık.”*

(...)

Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da temel olarak iletişimsizliği konu ediyor. Ve iletişimsizlikten yola çıkan bu romanda, fotoğraflar, dizgi oyunları, boşluklar ve üst üste geçmiş metinler yardımıyla, alışılmış düzyazı formuna kimi yerlerde aykırı bir sembolizm kurarak, içinde yaşadığımız dünyanın dehşetini ve güzelliğini paylaşmakta ne denli beceriksiz olduğumuz gerçeğini gözler önüne seriyor. Romanı roman formu dışında, Oskar’ın “Başıma Gelen Şeyler” defteri benzeri bir mantıkla neredeyse bir insanlık tecrübesi kaydı olarak tasarlayan yazar, söylenmemiş sözleri, satır aralarını ve anlaşmazlıkları; dizgi oyunları, görseller ve boş sayfalar üzerinden anlatıya ait temel parçalar haline getirmeyi başarmış. Kimi zaman sözün yetersiz kaldığı, yaşamın ağırlığının tüm gücüyle insanı ezdiği ve büyük katliamlar ya da kayıplar atlatanların suçluluklarından asla kurtulamadığı bir dünyada, Foer, bir küçük çocuğun merak ve çaresizlikle dolu yaşam duruşu ve sıradışı anlatım teknikleri yardımıyla ince ince, dantel gibi işlenmiş bir insanlık tecrübesini anlatısını oturttuğu ana zemine dönüştürüyor.
 
İletişimsizlik, olan bitene şahit olmakla yükümlü olduğumuz dünyada belki de insana verilmiş cezaların en büyüğü. Roman, Oskar’ınkiyle paralel olarak anlatılan Dresden Bombardımanı’ndan kurtulmuş yaşlı çiftin öyküsüyle de bu temanın altını şiddetle çiziyor. Bombardımandan kurtulduktan sonra konuşmayı bırakıp sadece yazı yazarak iletişim kuran adam ile ona adeta bir akrabalık bağıyla tutunan kadın, içinde bir türlü var olamadıkları ortak hayatlarında, yaşam alanlarını yavaş yavaş “hiçbir şey” yerlerine dönüştürüyorlar. Eski yaraların yerine yenilerini ekleyerek yaşamla uzlaşmaktansa, hayatta kalmış olmalarını reddedercesine kendi sessizliklerine ve boşluklarına gömülüyorlar. Suskun adam her gece üzerinde uyudukları çarşafları yazılarla doldururken; kadın, aylarca oturup yaşam öyküsünü yazdığı kâğıtları adamın önüne koyuyor: bomboş olarak.

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da ses teması da oldukça önemli. Ses, birebir yaşamın içinden yükseliyor ve söylenmemiş sözler, yaşam akışına zıt çıkmazlara vesile oluyor. Bir yanda konuşmamayı ve çevresiyle iletişimini bir yerlere karaladığı cümlelere ve avuçlarına yaptırdığı “evet” “hayır” dövmelerine indirgemeyi seçen yaşlı adam, diğer yanda Oskar’ın Black soyadlı kişileri tararken tanıştığı ve duyma cihazının düğmelerini yıllar önce kapatarak etrafındaki seslere duyarsız yaşamayı seçen, yüz yaşını devirmiş adam… Bu iki karakter de, yaşama sesle dahil olmayı ya da yaşamın sesini duymayı reddettikleri çözümsüz noktalarda, akıp giden hayata karşı kapattıkları kapıları roman akışı içinde farklı biçimlerde aralamaya teşebbüs ediyorlar. Kimi yerlerinde satırların üst üste bindiği, anlatılan kadar anlatılamayanın da anlatının bir parçası haline geldiği bu romanda, Foer’in duruşu umuttan ve insancıl olandan yana.

Sözün bittiği yerde, üst üste binen satırlar, boş sayfalar ve akıllardan ne yapılırsa yapılsın silinemeyecek resimler öyküyü destekliyor ve söylenebilenlerin yoğunluk derecesini artırıyor. Oskar’ın babası olduğunu hayal ettiği, alevler içindeki İkiz Kuleler’den atlayan, gökten düşen adam resimleri gibi. Durmaksızın icatlar yapan Oskar, kuşyeminden bir gömlek icat ediyor mesela, yanan bir gökdelenin içinde hapis kalarak hayatından kaybolan babasını hayallerinde kurtarabilsin diye. O zaman, işte o zaman, sözün bittiği, tüm çözümlerin tükendiği bir yerlerde, yanan bir binadan atlayıp yere çakılmaktansa göklere yükselmek mümkün olabilirdi... Ya da düşüşü belgeleyen fotoğraf karelerinin sırasını sondan başa doğru dizerek… İşte o zaman, Oskar’ın da dediği gibi, “Güvende olurduk.”

Foer’in becerisi, Hiroshima’dan Dresden’e ve 11 Eylül saldırılarına dek uzanan bu geniş açılımlı romanda insancıllığı ön planda tutarak yaşamın dehşetini ve güzelliğini bir arada ve iç içe geçmiş şekilde yansıtabilmesi. Konu aldığı insanların hayatlarındaki teğetlerin, çıldırtıcı tesadüflerin ve kan bağı ile kurgulanmamış akrabalıkların ötesinde, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın yaşama sevinciyle dolup taşan bir roman. Birdenbire havalanıp, Oskar’ın tabiriyle aşırı gürültülü bir şekilde ve inanılmaz yakından geçerek doludizgin kanat çırpan bir kuş sürüsü misali, yaşamın insanı alıp önüne katan, tüm yaraların ötesinde kendi döngüsü içerisinde kanatlanmaya zorlayan ışığı, formlara meydan okuyan bu anlatıda sayfalardan dışarı taşıyor. Ve aydınlattığı yerde insanlık tarihi boyunca tanık olunmuş büyük kötülükler, derin acılar ve onulmaz yalnızlıklar; masallar, hayaller ve icatlarla buluşarak, hiçbir şeyin siyah ve beyazdan ibaret olmadığını, tüm karanlıklara rağmen yaşamın ise gölge oyunlarında ne denli becerikli olabileceğini gösteriyor.  

(Yazının tamamı, Varlık dergisinin 2008, Aralık sayısında yayımlanmıştır. Bir nevi zaman kapsülü niyetine.) 

1 Ekim 2014 Çarşamba

Rüya

Geçen hafta notlarımı düşmemişim; bu cuma kaldığım yerden devam edeceğim, fakat o zamana değin, cumanın kaosuna sıkışmasın istediğim birkaç bağlantıyı paylaşma niyetindeyim.

Richard Naples'ın Smithsonian'da yarattığı harikalardan daha önce bahsetmiştim; aşağıdaki bağlantılarda, Naples'ın ilham kaynaklarını bulacaksınız. Yürüyüp gidiveren kitap sayfaları ve diğer görsellere dair çeşitlemeler.

Büyülü fenerden zoetrop'a - Richard Balzer.

Eski resimlerle dijital kolajlar - James Kerr.

Animasyonun yüz elli yıllık tarihi.

Charles Dickens ve Büyülü Fener.

Renkli, hareketli rüyalar dileklerimle.

30 Eylül 2014 Salı

Kurtuluş

"Fakat şu da doğru; hikayeler bizi kurtarabilir."*

21-27 Eylül haftası, Amerika'da Yasaklı Kitaplar Haftası olarak kutlanıyor. Yasaklı kitabın kutlaması mı olur demeyin, hafta boyunca sansür karşıtı etkinlikler düzenleniyor, yasaklanmış kitaplara dikkat çekiliyor, okuma özgürlüğünün önemi vurgulanıyor. Yasaklı derken, söz konusu yasakların, en azından bu yıllarda, ağırlıklı olarak kütüphaneler ve okulların dayattığı, kitapların genel erişimine dair yasaklar değil de, gelen şikayetler uyarınca okul ve halk kütüphanelerine sokulmamaları üzerinden gelişen kısıtlamalar olduğunu belirtmek gerek. Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, 1984 ya da Bülbülü Öldürmek gibi çağdaş klasikler, Amerikan kütüphanelerince içeriklerinden ötürü yasaklara tabi olmuş eserler; 2013'ün en sık yasaklanan kitabı/serisi ise Harry Potter. (Ya çocuklarımız büyüye meraklanır, dinden uzaklaşırsa yollu bir hezeyan doğrultusunda.)

Malum, Türkiye, yayımlanmamış bir kitabın yasaklandığı ülke olarak bu konuda sınır tanımıyor; yine de uygulamadaki farklılıkları atlamamak önemli.

Tim O'Brien'ın 1990 yılında basılan, yazarın Vietnam'daki savaş deneyiminden sonra anımsama ve yazma edimine eğilen kitabı Taşıdıkları Şeyler, 2001, 2003 ve 2007 yıllarında, Amerika Afganistan ve Irak cephelerine asker yolladığı sıralarda çeşitli eyaletlerce yasaklanmış örneğin; gerekçeler ne olursa olsun, zamanlama manidar. Vietnam'dan neredeyse otuz, yazımından on yıl sonra, hakkında gündeme gelen yasaklar, kitaba dair değil, sansürcü zihniyetin kaygıları hakkında ipucu veriyor esasen.

Ugresiç'in Okumadığınız için Teşekkürler'inde bir Neil Postman alıntısına rastladım; yazar, özetle Orwell'in kitapları yasaklayacak olanlardan, Huxley'nin ise kitap okumak isteyecek kimse kalmadığından yasaklara dahi gerek duyulmayacak bir dünyadan korktuğunu belirtmiş... Kitapların okunmadığı bir dünya tahayyülünün yarattığı dehşet, kanımca, kitapların yasaklandığı bir dünyanın dehşetinden daha büyük, daha derin değil; daha doğrusu, bu iki dehşeti kıyaslamak, pek anlamlı değil. Öte yandan Huxley'e atfedilen, Brodsky'nin, 'Kitap yakmaktan daha beter suçlar vardır, bunlardan biri onları okumamaktır'ı ile bağdaşan bir duruş ve kitaplarla savaşmak, kitapları hiçe saymanın aksine, onları geçerli kılmanın yollarından biri. Yine de bugün, Ray Bradbury'nin deyişiyle 'kitap yakmanın türlü yolu bulunduğu, dünyanın ise elinde kibritle hazır bekleyen insanlarla dolu olduğu' göz önünde bulundurulursa, yasakları salt kitabı önemseyen bir pratik olarak değerlendirmek doğru olmasa gerek.

"Ölü değilim. Fakat ölü olduğumda, şey gibi... Bilemiyorum, kimsenin okumadığı bir kitabın içinde olmak gibi. (...) Eski bir kitap. Kütüphanenin raflarından birinde, bu yüzden güvende, falan, fakat kitabı çok, çok uzun zamandır kimse o raftan çekmemiştir. Beklemekten başka şey gelmez elinden. Birinin kitabı raftan alıp okumasını ummaktan başka."**

Umut var.

(Alıntılar, Tim O'Brien, Taşıdıkları Şeyler. Çeviren: Avi Pardo.)






29 Eylül 2014 Pazartesi

Hız

"Gelecek, henüz gerçekleşmemiş olan geçmiştir."*

A noktasından B noktasına değin, belli bir mesafeyi, sabit hızla koşan koşucunun ne kadar zamanda tamamlayacağını hesaplamak, kümes ya da havuz problemleri gibi, ilkokul müfredatına giriyor.

Ya sayfa sayısı belli olan bir kitabı ne kadar zamanda okuyacağınızı hesaplamak? Kitaba, içinde bulunduğunuz halet-i ruhiyeye, okuduğunuz sırada çevrenizde gelişen olaylara bağlı olarak değişir elbette ya, şimdi, bunu yazdığım sırada, Sylvia Plath'in Sırça Fanus'unun kahramanı Esther Greenwood'un A noktasından B noktasına gitme konulu problemler karşısında hep afalladığından, durup durup 'ya yola bir inek çıkarsa, o zaman ne olacak?' diye düşündüğünden bahsettiği pasajı anımsadım. Kitap okumak -ki soluk soluğa bir yarış değil, keyif amaçlı bir eylemdir- insanı bulunduğu yerden alıp bir başka düzleme taşıma potansiyeli barındırsa da, kronometreyi çalıştırıp gaza bastığınız bir araba yolculuğuna, ancak yolda karşılaşabileceğiniz türlü sürpriz bakımından benzeyebilir.

Geçen hafta Guardian'da yer alan bir yazının başlığıydı: 'Üç saat içinde bir roman okuyabilir misiniz?' Yazar, Spritz adlı bir uygulama yardımıyla Joshua Ferris'in önümüzdeki aylarda yayımlayacağımız kitabı To Rise Again at a Decent Hour'u üç saatte okumak üzere bir deney yaptığını anlatıyor, yazısını bu uygulamanın roman okumakta etkin olmadığını söyleyerek bağlıyordu. 

Emoji ile yeniden yazılan Moby Dick, Google Ads vasıtasıyla 'zenginleştirilen' Amerikan Sapığı, Smithsonian'ın hareketli gif'lere dönüştürdüğü kitap illüstrasyonları gibi, okuma deneyimlerini içinde yaşadığımız çağın teknolojilerince dönüştüren vakalardan daha evvel bahsettim; kanımca, bunlar, birtakım 'endüstri' ulemalarının kestiği basılı kitap ölecek yollu ahkamlarından daha somut, daha derin hadiseler - her biri, kitap okuma deneyiminin geleceği bir yana, bizim tam da şu anda, ne halde olduğumuzu, dünya algımızın ne yönde geliştiğini ortaya koyuyor. Üzerinde adlarımızın yazılı olduğu kolaların, nutella kavanozlarının peşine düştüğümüz, bileklerimize taktığımız cihazlarla kaç saat uyuduğumuzu, kaç kilometre yürüdüğümüzü ölçtüğümüz ego odaklı bir tüketim ve çoklu ortam çağında, kültürel üretim de bizim suretlerimizi, belki de hızla tüketim telaşıyla tükenişimizi yansıtıyor. 

Üç saat içinde bir kitap okumak mümkün mü gerçekten? Bir sayfada geçirdiğiniz süre ortalama 3 dakika olsa üç yüz sayfa için dokuz yüz dakikaya ihtiyacınız var, o da on beş saat eder. Guardian'da bahsedilen Spritz adlı uygulama, e-okuyucunuzun açtığı sayfada belli başlı harfleri renkli olarak göstermek vasıtasıyla kelimenin tamamını okumadan anlamanızı sağladığını, böylelikle zamandan tasarruf edebileceğinizi iddia ediyor. Bir kitabı, üç saat içinde değil bir saat içinde de okuyabilir, üç saatlik bir filmi, hızlı gösterime alarak yarım saatte izleyebilirsiniz, 'tasarrufun' sonu yok tabii. Woody Allen'ın o pek bilinen esprisindeki gibi, hızlı okuma teknikleriyle Savaş ve Barış'ı okuyup olaylar Rusya'da geçiyordu demekten öteye geçemeyebilirsiniz. Hızı artırabilir, hızlandıkça hızlanabilir, sayfalardan fırtına gibi geçebilirsiniz... Işık hızıyla kitap okuyup kalan vaktinizde doya doya dizi izleyebilirsiniz mesela, kaldı ki ne yardan geçerim ne serden düsturuyla türlü şey başarabilir, hayatınızın metnine başarı olarak kaydedeceğiniz üst başlıkları sıralar, hızınızın yarattığı tatlı baş dönmesiyle daha, daha hızlı hamleler için kendinizi parçalarken yaptığınız ihlalleri, yolda hızla ezip geçtiklerinizi fark etmeyebilirsiniz. Bir an evvel doldurmak için çırpındığınız sayfaların esasında boş olduğunu ama kaldırdığınız tozdan ve dumandan görünmediğini, işte onu dahi anlamayabilirsiniz. 

Sayfayı hızla aşağı kaydırabilme hırsıyla tükettiğiniz, esasında sizin hayat hikayeniz; yazarı sizsiniz.
Kimselerin vakti yok mu peki gerçekten, bu sürat, bu bana her şey mübah çağında bir an durup ince şeyleri anlamaya? Pragmatist, pragmatistlerin pek sevdiği bir atasözüyle karşılık verecektir: Vakit nakittir.

Hızınızdan bağımsız, hayatınız anbean tükendiği sırada sayfaları tüketirken şairden yana mı, yoksa pragmatistin tarafında mısınız, kararınızı verin. 


(Alıntı, Dubravka Ugresiç'in Okumadığınız İçin Teşekkürler adlı kitabından; çeviren: Gökçe Metin. Habere bir de buradan bakalım öyleyse: Okumak için yalnızca dört saatiniz var.)