Kişi öldükten sonra ne kalır geriye? Bu aralar post mortem fotoğraf geleneğine takıldım sevgili okuyucu, sonradan tabulaşarak ortadan kalkan bu pratik dahilinde, özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ölü kişi ile poz vermek, gayet olağan karşılanıyor, zamanın hükmüne karşı son bir direniş, ölüyle son bir hatıra... Andres Serrano ya da Joel Peter Wilkin gibi sanatçıların cesetleri konu alan güncel post mortem çalışmaları mevcut, ancak yaklaşım, elbette ki o günden bugüne oldukça değişmiş. Bizler ki artık kameralı telefonlarımız ve türlü cihazımızla yediğimizin, içtiğimizin, gördüğümüzün fotoğrafını çekmeden hayata iştirak edemez haldeyiz, yine de ölüm karşısında kadraj ayarı yapmakta değiliz, tabular sağ olsun... Her neyse, hafta başı 'doğrusal' -doğar, büyür, yaşar ve ölür- hayat algısının yazarları pek de bağlamadığını söylemişim; okumak, zamanın hükmüne başlı başına meydan okuyan bir direniş sanatıdır belki de, olamaz mı? Bir de yazarın sağlığında okuruna ulaşmayan, yazarın basılı halde görmediği metinler var ki durum farklı bir boyut kazanıyor; geçtiğimiz ay Saramago'nun ellili yıllarda yazdığı ve sağlığında hiç yayımlanmamış bir eserinin çıkacağı duyuruldu, Bolano'nun ölümünden bir sene sonra yayımlanan 2666 nihayet Türkçe çevirisi ile raflara indi, Kerouac'ın hayatı boyunca gün yüzü görmeyen, bir depoda unutulmuş oyunu Beat Kuşağı da 'yazarı öldükten sonra yayımlanan' eserler kervanına katıldı. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak eserin yolculuğuna yaratıcısından azade olarak devam etmesi fikri, sanıyorum yine Bolano'nun Vahşi Hafiyeler'inde geçmekteydi - komedi olarak başlayan her şeyin trajedi olarak son bulduğu iddiası eşliğinde... Trajedi mi bilinmez ama fani dünyada zamanı doğrusallıktan kurtarmak, ancak yazıyla, sanatla ve hatırlamayla mümkün. A noktasından B'ye uzanan düz bir çizgide yaşamayı değil de sarmalları ve döngüleri tercih edenler için bir Hopi atasözüyle bitirelim bu yazıyı: "Ölümde doğarım."
(Ginsberg'ün objektifinden Kerouac, Tanca'da.)15 Mart 2012 Perşembe
14 Mart 2012 Çarşamba
Batıl
Eskiden bir mum yakıp ışığında yazar, o gecelik işimi bitirdiğimde ise söndürürdüm... bir de başlamazdan evvel diz çöküp dua ederdim (bunu George Friedrich Handel hakkındaki bir Fransız filminde görmüştüm) ama şimdilerde yazmaktan resmen nefret ediyorum. Batıl inançlarım? Dolunaydan kuşkulanır oldum. Dokuz rakamı ile ilgili bir takıntım var ama Balık burcu olduğumdan yediden şaşmamamı söylüyorlar bana; günde dokuz kere tersten yere eğilirim mesela; yani, banyoda amuda kalkar, ayak parmaklarımın ucuyla zemine dokunurum, dengemi muhafaza ederek. Bu yogadan öte bir şey, atletik bir başarı, "dengesiz" olduğumu kimse iddia edemez. Açıkçası aklımı yavaş yavaş kaçırdığımı düşünüyorum. Bir başka rituelim, akıl sağlığımı ve enerjimi muhafaza etmem konusunda İsa'ya dua etmek, öyle ki aileme destek olmayı sürdürebileyim: yani felçli anneme, eşime ve etraftan eksik olmayan kedi yavrularına. Oldu mu?
(Bu asabi cevap, Jack Kerouac'tan Ted Barrigan'a geliyor; soru: 'Ritüelleriniz ve batıl inançlarınız var mı? Yazarken devreye girerler mi?' Söyleşi 1968'de, Kerouac'ın ölümünden bir sene evvel gerçekleşmiş. )
13 Mart 2012 Salı
Başlık
Duyduk duymadık demeyin sevgili blog okurları: Woody Allen jigololuk yapacakmış! Tüm güzide basın organlarında bu başlıkla bir haber geçildi hafta sonu boyunca, paniğe mahal yok, bu konuda şerbetli sayılırız, elbette ki kasıt, Allen'ın bir filminde jigolo rolü oynayacağı yönünde, son 15 yıldır uzayda değil de burada yaşayıp gazete okuyorsanız, böylesi bir başlık atma geleneğinin bir nevi ata sporumuz haline geldiğini fark etmişsinizdir... Oyuncu senaryo gereği dövüştü mü mesela, ver başlığı: "Allen'ı sille tokat dövdüler." Genelde kadın oyuncular üzerinden gelişen bir kolu da vardır bunun: "X Y pavyona düştü!" Meğer pavyon şarkıcısını oynamış X Hanım yeni filminde, ahhaha... Neyse bu noktada isterik kahkahalara geçmeden konuyu aydınlatayım; haber ilginç aslında, Woody Allen, uzun zaman sonra John Turturro'nun yöneteceği bir filmde (Fading Gigolo) Turturro, Sharon Stone ve Sofia Vergera ile birlikte rol alacakmış - yabancı basın, paraya sıkışan iki orta yaşlı adamın eskort işine girişmesine dair bir film olduğunu belirtmiş Fading Gigolo'nun; Woody Allen'ın jigololuğu derken geri planda kalan ve asıl haber niteliği taşıyan şey ise ustanın, uzun bir aradan sonra kamera önüne geçmesi ve kendi yönetmediği bir filmde rol alacak olması, onu da belirtelim.
Sansasyondan uzak günler dileklerimizle.
12 Mart 2012 Pazartesi
Bitimsiz
Bugün Jack Kerouac'ın doğumunun doksanıncı yıldönümü; hayır, gelenekçi olduğumuz söylenemez, dolayısıyla 'Kerouac 90 Yaşında!" demekten şiddetle imtina edeceğiz. 12 Mart 1922 tarihinde, Masschussetts'in Lowell kasabasında dünyaya gelen Kerouac, 1969 yılında hayata veda etmeseydi, evet, o zaman kendisi bugün 90 yaşında olacaktı. 1942 yılında kaleme aldığı ilk romanı The Sea is my Brother'ın ancak 2011'de yayımlandığı düşünülürse, fanilere özgü 'doğrusal' ve bitimli yaşam süreci tanımlamalarının geride bıraktıkları yapıtlarıyla 'yaşam'larını sürdüren yazarları bağlamadığı ortada. Paris Review söyleşisinde Kerouac, yazdığı her şeyde kendi kendiyle 'söyleşi' yaptığını ve kapısını çalan gazetecilere zaten kitaplarında yazdıklarını tekrar tekrar anlatmaktan hiç hazzetmediğini, önemli olanın diyecekleri değil yazdıkları olduğunu belirtiyor. (Ardından da kendi yazdıklarından, belki de fazlasıyla kişisel oldukları için o kadar da memnun olmadığını söylüyor - İçinde yaşadığımız çağda tevazu denen şeyi anımsayan kaldı mı?) Islak ve gri bir haftaya başlarken, sözü Kerouac'ın da zihnine ışık tutan bir şairle, Blake ile bağlayalım biz: "İsteyip de eylemeyen bela doğurur." (William Blake, Kaplan! Kaplan! Çeviren: C. Hakan Arslan. Helikopter.)
İyi haftalar!
9 Mart 2012 Cuma
Sarmal
Haftaya Beat Kuşağı ile başladık ve o damardan devam ettik sevgili okuyucu... Beat'ler, tarihin tozlu sayfalarına kolay kolay gömülecek değiller; bırakmış oldukları izler, çağdaş kültürel üretim saflarında halen görünür, etkileri halen hissedilir durumda. Bolano'nun Vahşi Hafiyeler'inde Kerouac'ı görmemek, Nirvana'nın müziğinde Beat'lerin izlerini yadsımak olası değil. (Gerçi, Burroughs ile Kurt Cobain zamanında bir araya gelmişler ve Burroughs, Cobain'in 'durduk yere asılan suratı'nı pek beğenmemiş, yaşayan bir ölüye benzediğini düşündüğünü söylemiş, o ayrı.) James Franco, Johnny Depp, hatta Katy Perry, Kerouac'ı ilham kaynakları arasında listeliyorlar hâlâ; sarmallar tuhaf, Neal Cassady, bir mektubunda Gogol'ün Ölü Canlar'ını okurken Kerouac'ı andığını söylüyor, Gogol'den Katy Perry'ye uzanmak en hafif deyimle ilginç ancak. Beat Kuşağı, daha önce belirttiğimiz gibi, bir tek günün dökümü aslında, dostlar arasında geçen, öylesine bir gün.
Genele dair fikir edinmek isterseniz Sel ve 6 45'in ortak çalışması Beat Kuşağı Antolojisi'ni öneririz.
8 Mart 2012 Perşembe
Birazdan...
Biliyorsunuz, (Henry) Miller Kerouac'a ilgi duyuyordu, bir noktada. Kerouac'ı hayli geç keşfetti, bu ortada. Zen Kaçıkları'nın çıktığı zamanı hatırlıyorum. Jack buralardaydı, Big Sur'a gidip kulübemde kalacaktı. Big Sur adlı kitabı da o zaman yazdı. Adını editörleri koymuş olmalı, çünkü Big Sur'la hiçbir ilgisi yoktu. Aslında Sur'a hiçbir zaman alışamadı, Bixby Kanyonu'ndan güneye gitmedi. Zen Kaçıkları Miller'ı heyecanlandırmıştı. Birbirleriyle telefonda konuşuyorlardı. Jack burada City Lights'taydı ve Miller da Big Sur da. Ephraim Donner'ın Carmel Tepeleri'ndeki evinde akşam yemeği yiyeceklerdi. Miller Donner'a gitti, Jack şehirde içiyordu. Öğleden sonra saatler ilerledikçe ilerledi. Kerouac sürekli "Oraya geleceğiz, birazdan çıkacağız..." deyip duruyordu. Saatler ilerlemeye devam etti, Jack hâlâ telefonda "Şimdi çıkıyoruz. Üç saat içinde orada oluruz... İki buçuk saat içinde, iki saatte geliriz... Cassady beni bırakacak... hemen geliriz. Yedide görüşürüz," diyordu. Yedide Kerouac hâlâ şehirde içmekteydi. Sekiz. Dokuz... Miller oturmuş bekliyor. Kerouac oraya gitmedi. Ve sanırım hiçbir zaman görüşmediler. Hikâyenin sonu.
(Alıntı Sel ve 6 45 ortaklığıyla yayımlanan Beat Kuşağı Antolojisi'nde yer alan Lawrence Ferlinghetti Röportajı (1969)'dan. Miller'ın kült klasiği Yengeç Dönencesi, yayıma hazırlanıyor; Kerouac'ın Big Sur'ü senenin ilerleyen aylarında raflarda olacak. Yukarıdaki resimde alıntı ile alakasız ve oldukça tasasız bir William S. Burroughs, Metropolitan Müzesi'nde Ginsberg'ün kamerasına poz veriyor.)7 Mart 2012 Çarşamba
Daktilo
Beat'lere, özellikle Kerouac'ın hızla yazdığı metinlere burun kıvıran Truman Capote'nin meşhur bir lafı var, Kerouac'ın yaptığına 'yazmak değil daktilo etmek' demenin daha doğru olacağını söylüyor. Kerouac, özellikle Benzedrine ve türevi uyarıcılar eşliğinde 3 hafta içinde yazdığı Yolda üzerinden böylesi eleştirilere maruz kalmış, ancak belirtmek gerek, Yolda'nın yazımı 3 hafta sürse de, yazarın yollarda olduğu yıllar boyunca doldurduğu pek çok defter, taslak olabilecek pek çok not, mektup ve her şeyden önemlisi biriktirdiği pek çok tecrübe mevcut, bunları, haydi bunlar bir yana metnin yetkinliğini görmezden gelmek pek akıl kârı sayılmaz. Tempo mühim bir şey elbette, yaşamın, yazmanın, soluk almanın, cazın, yolun bir temposu var; o tempoyu okura kelimeler üzerinden aktarmak, işte Kerouac'ın düzyazı ile başardığı şey bu.
Daktilo etmek demiştik, yukarıda Kerouac'ın ölümü sonrası müzayedeye çıkan daktilolarından biri, hayata veda ettiği 1969 yılında kullandığı, son cihaz. Aşağıda yine bir müzayedede satılan, Kerouac'a ait sırt çantası.
Beat Kuşağı'na eşlik etmesi için bir liste bir de çıkma var burada; kitaba yancı niteliğinde. Bu arada 6 45'in Uluma'yı yeniden yayımladığını, James Franco'nun Ginsberg'ü canlandırdığı Howl adlı filmin ilgiye şayan animasyonlar içerdiğini ve 2012'de beyazperdeye uyarlanmış bir Yolda filminin 'yolda' olduğunu belirtmekte yarar var.
6 Mart 2012 Salı
Deli dolu
“Yapmak istediğim şey, Amerika’daki tiyatro ve sinemayı yeni baştan yaratmak, ona spontane bir ruh kazandırmak, “durum” üzerine önyargıları ortadan kaldırmak ve insanların günlük hayatlarındaki gibi deli dolu konuşmalarına olanak tanımak. Oyun dediğin budur: özel bir konusu yok, özel bir “anlamı” yok, insanlar nasılsa aynen öyle. Yazdığım her şeyi, dünyaya inmiş ve onu hüzünlü gözlerle izleyen bir Melek olduğumu hayal eder ve öyle yazarım.” – Jack Kerouac
'Kayıp' metin Beat Kuşağı, bugünden itibaren tüm kitapçılarda.
5 Mart 2012 Pazartesi
Akış
Editörün masasındaki kitaplardan bahsetmiş, Blake, Hayyam ve hipodrom bülteni kombinasyonunun hangi kitabın hazırlandığına delalet edeceğini sormuştuk... Bu ay, çağdaş edebiyatın gündeş örnekleri minvalinde ilerleyen çizgimize bir mola verip biraz gerilere uzandık ve Jack Kerouac'ın 'kayıp' metni Beat Kuşağı'nı hazırladık sizler için, hipodrom bülteni ile Hayyam'ı, Blake'i buluşturan kitap bu kitap oldu. Tuhaf bir öyküsü de var kitabın; Kerouac, Beat Kuşağı'nı 1957'de bir oyun olarak yazmış, -tayfanın hayatından bir günü olduğu gibi yansıtmak amacıyla- ancak metin, 2005 yılında bir depoda yazarın eşyaları arasında bulunduktan sonra yayımlanmış. Yazım tarihi biraz eski olsa da yine 'yeni' bir metin söz konusu anlayacağınız.
Beat Kuşağı'nın bir oyun olduğunu söylemiştik, oyunun bir perdesinden spontan biçimde uyarlanmış Pull my Daisy isimli bir kısa film de mevcut bu arada; yönetmenler Robert Frank ve Alfred Leslie, oynayanlar Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Gregory Corso, Peter Orlovsky ve Beat ekibin diğer üyeleri. Frenciler, şarapçılar, bahisçiler, şairler... Beat Kuşağı'nda tayfa, güne şarap içerek, Tanrıdan bahsederek, hayalller kurarak ve bahis yaparak başlıyor, zamanla beraber akışa katılıyor. Karakterler her zamanki gibi tanıdık, Allen Ginsberg var burada, Jack Kerouac var, Neal Cassady var... Naif ama bilge, oldukları gibi, yaşadıkları gibi; haz, müzik, şiir ve şarap eşliğinde.
Yukarıdaki resimde Kerouac'ın cebinde görünen: Demiryolu Frencisi için Kurallar Kitabı. Doludizgin, anında, şimdi ve burada yaşamanın kitabını yazmış birinin bir dönem demiryollarında 'frenci' sıfatıyla çalışmış olmasında bir ironi yok mu sizce de?
Aydınlık günler dileklerimizle...
Beat Kuşağı, yarından itibaren tüm kitapçılarda.












