Joyce Carol Oates, NY Times Book Review için yazdığı bir Shirley Jackson incelemesinde Jackson'ın amfetamin ve alkol bağımlılığı dolayısıyla 48 yaşında kalp krizi geçirerek öldüğünü ve yaşamının son yıllarında ağır agorafobiden mustarip olduğunu, bu yüzden yatak odasından bile dışarı çıkamaz hale geldiğini belirtmiş. Jackson'ın en ünlü romanı Tepedeki Ev'in içindekileri felakete sürükleyen, habis bir ev hakkında olduğunu düşünürsek yazarın agorafobik olması ironik bir detay. Agorafobik bir yazardan klostrofobik bir roman Tepedeki Ev ve öyküye dair tüyo vermeden hakkında konuşmak oldukça güç.
Joyce Carol Oates, Shirley Jackson ile ilgili makalesinde yazarın hakkındaki cadılık iddialarına atıfta bulunuyor; bir başka yazıda yazarın siyah kedilerinden ve hem iyicil hem de kötücül büyülere inandığından bahsediliyor. Jackson'ı kuşatan cadılık iddiaları Batı'da insanların tarih boyunca cadılardan korktukları ve farklı karakterleriyle göze batan kadınları cadı olarak yaftalayıp acımasızca öldürmeye yeltendikleri düşünülürse onore edici bile sayılabilir. Tepedeki Ev her şeyden önce sağlam bir yazarın kaleminden çıkma bir metin ki ötesi, açıkçası çok da mühim sayılmaz.
