sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2019 Salı

Şato!


Günün birinde bütün kitaplar sinemaya uyarlanacak mı bilmiyoruz ama Shirley Jackson romanı Biz Hep Şatoda Yaşadık yeni uyarlamasıyla perdede... Bizim duruşumuz, çok sıra dışı bir olay olmadığı sürece belli: Kitap filmden daha iyi 👊

23 Kasım 2018 Cuma

Ördek!


Plastik ördekler nereleri gezebilir? İnsanların hayvanlara dair hikâyeler icat edip durma ihtiyacı nedendir? Kurmacada hayvanlar, kendilerini bize nasıl sevdirebilir?

Geçen hafta başladığımız podcast'imiz Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler, ikinci bölümünde kurmacada hayvanları ele alıyor. Konuğumuz yönetmen Ayşe Ünal ile okyanusa dökülen 28.800 plastik ördeğin macerasını, Kafka'nın, Orwell'in, Carroll'ın yarattığı kitap kahramanlarını, animasyon ile can verilen kurmaca hayvanları, en sevdiğimiz çocuk kitaplarından Küçük Kara Balık'ı ve Bir Kutup Ayısının Anıları'nı konuştuk.

Dinlemek ve her şey bir yana, aşağıdaki görselde yer alan mandarin ördeğinin hikayesini öğrenmek isterseniz buraya buyrun.



18 Ocak 2017 Çarşamba

Herkes Zamana Karşı

Bu aralar merakla beklediğim birkaç şeyden biri, Danny Boyle'un Trainspotting 2 adlı uyarlaması (filmin adı böyle olsa da, uyarlanan Porno romanı esasen) ve bu bekleyişimde yalnız değilim, bir süredir pek çok doksanlar çocuğu bu hadiseyi bekliyor; film, Ocak sonunda İngiltere'de, 3 Mart'ta ise Türkiye'de vizyona girecekmiş. Normalde sinemaya uyarlanan filmlerden biraz ürkerim, hatta sıra dışı bir durum söz konusu değilse genel olarak sevdiğim edebiyat eserlerinin sinema uyarlamalarından uzak dururum ama burada, Danny Boyle, Irvine Welsh ve eski tayfanın belli bir iddia güttüğü açık; Welsh, şöyle buyurmuş mesela: "Film, Trainspotting (kitap) ve Porno'nun en dinamik unsurlarını alıp bugüne, şimdiki zamanda neler olacağına bakmayı başarıyor. Birçok açıdan Trainspotting'den (film) daha iyi olduğunu düşünüyorum... Kahramanlar öylesine efsaneleşti ki bu film bu statülerini daha da sağlamlaştıracak."

Doksanlara damgasını vurmuş bir kitap ve onun eşit ölçüde çarpıcı beyaz perde uyarlamasından yola çıkılacak, iki binlerin başında geçen ve Trainspotting öyküsünü devam ettiren Porno esas alınarak bir devam filmi yapılacak, fakat Porno'nun hikayesi günümüzde vuku bulacak... Nasıl kotaracaklarını merak etmemek mümkün mü? Bir özet geçmek gerekirse: Trainspotting dibe vurmanın kitabıysa Porno köşeyi dönmeye çalışmanın kitabıdır; biri seksenlerin sonunu/doksanların başını, diğeri iki binlerin başını konu alır; ikisinde de esas kahraman yerine pek çok karakter bulunur, fakat Porno'nun esas adamı Sick Boy'sa Trainspotting'inki Renton'dır; Trainspotting'de zehir eroin, Porno'da zehir kokaindir; Trainspotting'de ya debelenerek ölür ya da debelenerek sağ kalırsın, Porno'da ya sürünür ya da voliyi vurup zirveye çıkarsın; Trainspotting'de her şey çirkinken sadece kafalar güzeldir, Porno'da hem kafalar hem de hayallerdir güzel olan, gerisi pek önemli değildir - Ait oldukları dönemleri birebir yansıtan ve o dönemlerle anımsanan bu iki kitabın hamurundan ne çıkar bilinmez ama soundtrack'te yer alanlar duyuruldu bile, gerçi sonradan, soundtrack'in yanlışlıkla sızdırıldığı söylendi ama belli olmaz, mevzu PR ise tam olarak ne olduğu bilinemez.

Neyse, Porno'yu birkaç sene önce, yayıma hazırlamadan önce yeniden okurken -ilk çıktığı dönem, birimizden birinin evinde, üzerinde şişme kadın suratı yer alan kapağıyla uzun zaman masa üzerinde durduğunu anımsıyorum bu arada, öyle ki o dönemin anılarının hepsine sinmiş kitap, bir nevi arkaplan olmuş- hikayenin geri planında iki binlerin başı değil de, tam da içinde bulunduğumuz zamanların, yani sosyal medya, Facebook, YouTube evrenin bulunmasının yerinde olacağını düşünmüştüm; demek o zaman da yalnız değilmişim.

Fragmanı tekrar buraya bırakıyorum; 3 Mart'ta konuşalım.

1 Mart 2016 Salı

Uyum


"Trainspotting'in sinema uyarlamasında Danny Boyle ile çalışmak gerçekten hoşuma gitti. Bu tür bir uyuşturucu filminin çok depresif olmaması gerekiyordu. Kahramanların kendilerine özgü enerjileri vardı - kurban değildi hiçbiri. Yoldan çıkmış, bir nebze de deli tipler olmaları gerekliydi, bir de kendilerine ait bir dünyada yaşamaları. Boyle, Shallow Grave'de bu gibi kahramanlar yaratmıştı ve Trainspotting ile aynısını yine başardı.

Çalışma tarzını gözlemlemek müthişti. Pek çok yönetmen monitörün arkasından görür işini ama Boyle ile bir sahne çektiğinizde onun nefesini ensenizde hissedersiniz. Sete taşıdığı coşku bulaşıcıdır. İnsanların en şahane performanslarını ortaya koymalarını sağlar ki ben, aktörlerle aynı saflarda yer aldığı için bunu başardığı kanısındayım. Onlara zaman da tanır ama. İşleri yürütmek ister elbette - ama aktörle aynı sayfada olduğunu hissetmeden harekete geçmez.

Trainspotting dışında en sevdiğim Boyle filmi bilim kurgu olan Sunshine (2007.) 28 Days Later ya da Slumdog Millionaire gibi büyük bir gişe başarısı yoktu ama çektiği en iyi film bu bence. Hayranlıkla izledim ve dehşete kapıldım. Bilim kurgunun en iyi örneklerinde rastlayacağınız üzere hayranlık uyandıran bir vizyon vardı işin içinde, epik bir filmdi.

Uç noktalarda olan şeyleri iyi idare eder Boyle. Uçlarda dolaşan insanlar ya tamamen kafayı yemiş tipler olur ya da tam tersine, kendileriyle barışık ve huzurlu, tıpkı Boyle gibi."

(Irvine Welsh, Telegraph'te Danny Boyle ile çalışmanın nasıl olduğunu anlatmış. Boyle, bugünlerde Trainspotting'in devamı niteliğindeki Porno'dan uyarlama bir film çekmekle meşgul... Doksanlarda geçen Porno'yu bugüne nasıl aktaracağını izleyip de göreceğiz. Görselde Bir Garip Renton, Yoksunluk İçinde; yer: Camcı Fevzi Sokak, Tophane.)

5 Mart 2015 Perşembe

Tuhaf


Shira Geffen'in Orta Doğu'da yaşamın tuhaflıklarına değindiği filmi Boreg (Self-Made) !f kapsamında gösterildi; bir yerlerde rastlarsanız kaçırmayın. Filmde Etgar Keret'in de -bir görünüp bir kaybolduğu- küçük bir rolü var, özleyenlere duyrulur.

3 Şubat 2015 Salı

Birden!

Öylece durup derin bir soluk alıyorum. İkisi de bana bakıyor. Kendimi böyle durumlara sokmayı nasıl beceriyorum? Eminim böyle şeyler Amos Oz’un ya da David Grossman’ın başına gelmiyordur. Birden kapı vuruluyor. İkisinin de bakışları tehditkâr bir hal alıyor. Omuz silkiyorum. Benimle ilgisi yok. Benim öykümde kapının vurulmasıyla bağdaşacak herhangi bir şey yok. “Sav onu,” diye buyuruyor anketçi bana. “Kim olursa olsun, yolla.” Kapıyı biraz aralıyorum. Pizzacının çırağı. “Keret sen misin?” diye soruyor. “Evet,” diyorum, “ama pizza siparişi vermedim.” “Zamenhoff Caddesi, 14 numara yazıyor burada,” diyor, sipariş irsaliyesini işaret edip içeri girerek. “Bu bir şey kanıtlamaz,” diyorum, “ben pizza sipariş etmedim.” “Aile boyu,” diye ısrar ediyor. “Yarısı ananaslı, yarısı ançüezli. Ücret kredi kartıyla ödenmiş. Bahşişimi ver de gideyim.” “Sen de bir öykü için mi geldin?” diye sorguluyor İsveçli. “Ne öyküsü?” diyor pizzacı çırağı, ama yalan söylediği besbelli. Yalan söylemeyi pek beceremiyor. “Çıkar,” diyor anketçi, “hadi, çıkar tabancanı artık.” “Tabancam yok,” diye itiraf ediyor pizzacı çırağı mahcubiyet içinde, fakat karton kutunun altından bir satır çıkarıyor. 

“Ama iyi bir öykü anlatmazsa onu jülyen doğrayacağımdan emin olabilirsiniz, elini çabuk tutsa iyi eder.”

Merav Elbaz Berschner'in Etgar Keret öyküsünden uyarladığı ödüllere doyamayan Kapı Birden Vuruldu'su için sizi buraya alalım. 

Bu yılki !f'te, Keret'in Meduzot (Jellyfish) adlı film için beraberce yönetmen koltuğuna geçtiği, on parmağında on marifet eşi Shira Geffen'in Boreg (Self Made) adlı filmi gösterilecek, meraklısı kaçırmasın. !f'in edebiyattan ilham alan filmleri için ise buraya buyrun. Pasaj, haliyle Kapı Birden Vuruldu'dan; çeviri, elbete ki Avi Pardo'ya ait.

8 Temmuz 2014 Salı

Yalnız


O gittiğinden beri her gece farklı bir yerde uyuyakalıyordu; kanepede, salondaki koltuklardan birinde, bir berduş gibi balkondaki hasırın üzerinde. Ve her sabah dışarıda kahvaltı etmeye özen gösteriyordu. Cezaevindeki mahkumlar bile her gün avluda yürüyüşe çıkmaz mı? Kafede ona her zaman iki kişilik servis açılmış bir masa verip boş iskemlenin karşısına oturturlardı. Her zaman. Garson ona yalnız olup olmadığını özellikle sormuşsa bile. Diğer masalarda gülüp şakalaşarak birbirlerinin yemeklerini tadan ya da hesabı ödemek için tartışan iki-üç kişi otururken Miron tek başına Sağlıklı Başlangıç’ını yerdi - portakal suyu, ballı müsli, az yağlı inek sütüyle kafeinsiz duble espreso. Karşısında onunla şakalaşan birinin olmasını yeğlerdi tabii ki. Hesap geldiğinde onunla tartışacak, “Ondan alma! Avri, koy o parayı cebine. Bu benden,” diyerek parayı garsona vermeye çalışacak biri. Ama onunla oturacak kimse yoktu ve yalnız kahvaltı etmek evde kalmaktan yüz kat daha iyiydi.

Miron zamanının çoğunu diğer masaları gözlemleyerek geçiriyordu. Çevresiyle ilgilenmiyormuş gibi görünerek gazetenin spor ekini okuyor ya da büyük bir ciddiyetle borsa hisselerinin iniş çıkışlarını incelerken konuşmalara kulak kabartıyordu. Bazen biri yanına gelip gazetenin okumayı bitirdiği bölümünü almak için izin istiyor, o da başını sallayıp gülümsemeye çalışıyordu. Bir keresinde seksi bir genç anne bebek arabasıyla yanına geldiğinde ona banliyödeki tecavüz vakasını manşet yapan gazetenin ana sayfasını uzatmış ve “Nasıl da çılgın bir dünyaya çocuk getiriyoruz,” bile demişti. Ortak bir kadere işaret ettiği için insanları bir şekilde birbirlerine yaklaştıracak türden bir beyan olduğunu düşünmüştü, oysa seksi anne ona öylece bakmakla yetinmiş ve izin istemeden Sağlıklı Yaşam ekini de almıştı.

Sonra, bir perşembe günü kafeye şişman, terli bir adam girdi ve ona gülümsedi. Miron hazırlıksız yakalanmıştı. Ona en son gülümseyen kişi Mayan olmuştu, onu terk etmeden hemen evvel, beş ay önce. Mayan’ın gülümsemesi tartışmaya yer bırakmayacak kadar alaycıydı, oysa bu adamın gülümsemesi yumuşak, neredeyse özür diler gibiydi. Şişman adam eliyle oturmak istediğini
ima eden bir işaret yaptı ve Miron düşünmeden başını salladı. Şişman adam oturdu.

“Reuben,” dedi, “Bak, geç kaldığım için üzgünüm. On dediğimizi biliyorum fakat ufaklıkla kâbus gibi bir sabah geçirdim.” Miron’un aklından şişman adama Reuben olmadığını söylemek
geçti, fakat kendini saatine bakıp, “On dakikanın lafı mı olur? Dert etme,” derken buldu.

(...)

(Etgar Keret, Sağlıklı Başlangıç. Kapı Birden Vuruldu'da yer alıyor. Çeviri, elbette ki Avi Pardo'ya ait. Öyküden uyarlanan kısa film, bu yıl Cannes'da umut vaat eden genç yönetmenlere verilen Cannes Lions Genç Yönetmen Ödülü'nü almış. İzlemek isterseniz bağlantı burada. Görsel, East Side Gallery, Berlin'den.)

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Şehir

Woody Allen'ın son filmi Blue Jasmine'in, yönetmenin gişe başarısı en yüksek filmi olarak kayda geçtiğini sanırım notlarımda belirtmiştim. (Gerçi belirtmemiş, sadece aklımdan geçirmiş de olabilirim, bu aralar fikirle eylemi karıştırdığım oluyor.) Bir yanda Blue Jasmine'e övgüler koparken, Rio belediye başkanı, Allen'ın şehirde film çekmesi için 'ne gerekirse' yapacağını açıkladı. Yönetmenin Kopenhag'da film çekeceği yolunda söylentiler çıkmış ve Allen'ın Stockholm'de film çekmesi için de bir davet aldığı vs. belirtilmişti.

Allen'ın filmlerinin çoğunda, geri planda uzanan şehre (çoğunlukla New York) saygı duruşunda bulunduğunu söylemek mümkün; hatta erken dönem filmlerinden Annie Hall'da, New York ve Los Angeles'i karşı karşıya getirip (Annie'yi 'çalan') Los Angeles'ı epey yerdiği, New York'a aşkını ilan ettiği de gözden kaçmıyor. Vicky, Christina, Barcelona'nın gişe başarısının İspanya'ya turizm geliri olarak yansıdığı da düşünülürse, şehirlerinin imajlarını cilalamak isteyen belediye başkanlarının yönetmene yanaşmaları şaşırtıcı sayılmaz. Allen, New York ve L.A filmleri haricinde Londra'da da geçen birden fazla filme imza attı ve biri Paris, biri Roma olmak üzere iki farklı şehri de (Barcelona ve çevresine ek olarak) hikayelerinde geri plan olarak kullandı. Adı üstünde: geri plan.

Allen ve film çekmesi (geri plan) için para ödemeye talip olan şehirler söz konusu olduğunda, belki yönetmenin üretkenliği de had safhada olduğundan, her seferinde kıyamet kopuyor ve sorular art arda sıralanıyor: Burada da film çeker mi? Ya burada? Ya da burada? Twitter'da 'Woody Allen Rio' verileriyle bir arama yaparsanız, aynı haberin defalarca tekrarlandığını görüyorsunuz, ancak yönetmenin tavrından pek bahseden olmuyor. Eh, dünyaca ünlü bir yönetmeni 'ederi neyse' ödeyerek Rio'ya, İstanbul'a, Stockholm'a, Belgrad'a ya da Minsk'e getirtip film çektirme 'olasılığı' yönetmenin işini hangi kaygılarla güttüğü gibi soyut bahislerin yanında daha çok 'reyting' taşıyor olsa gerek. Yani yönetmenin derdi, anlatmak istediği hikaye olmaktan çıkıp bütçeye indirgeniyor. Ver parayı gelsin!  

Allen'ın kendisine yöneltilen taleplere cevabı çok net oysa: Film çekmek için paraya VE hikayeye ihtiyaç duyduğunu söylüyor, aksi takdirde çekeceği şeyin bir tanıtım filminden ibaret olacağını belirtiyor.

Sonuçta Allen İstanbul'a ya da Rio'ya gider mi/gitmez mi bilemiyorum sevgili okuyucu. Ama omurga dediğimiz şey, sadece belden boyuna uzanan bir kemik yapısı değil, orası kesin.








22 Ekim 2012 Pazartesi

Bıçak



"Bildiğimiz arayüzlerden en eskisini kullanıyor - Kitap!"

Hadi bakalım. Yukarıdaki beyan Sony yöneticilerinden Andrew House'a ait. Sony, geçtiğimiz haziran ayında yeni projesi Wonderbook'u görücüye çıkardı; Wonderbook oyun konsolu yardımıyla 'kitap'ları 'canlandıran' bir düzenek denebilir; elbette belli kitapları, bu amaca yönelik hazırlanmış olanları, örneğin son günlerde sıkça bahsettiğimiz J.K. Rowling'in 'Book of Spells'ini. Book of Spells, konsolla birlikte gelen asayı kullandığınız takdirde türlü marifet sergiliyor - Guitar Hero benzeri bir tecrübe. "Bir kitap, binlerce öykü" sloganıyla ortaya çıkan Wonderbook, Book of Spells'in ardından pek çok farklı kitabı bu formata aktaracağını vaat ediyor. Sony'nin hamlesini gören eğlence 'devlerinin' karşı hamleleri gelişmekte, video kitaplardan özel aplikasyonlara uzanan çoklu tercihler söz konusu - kitap, yeni bir çağda yeni teknolojilerle yeniden tanımlanacak, şüphe yok. Ortaya çıkacak olanın nitelikleri ise tartışmaya açık elbette - Baudrillard'a değil Eco'ya dönüp alıntı yapma zamanı: "Kitap tekerlek gibidir; bir kere icat edildi mi daha iyisi yapılamaz." Öyle mi? Faber & Faber -ki kitapları ile biliriz- Shakespeare'in sonelerini iPad için bir aplikasyona dönüştürdü geçenlerde örneğin; okumakla kalmıyor, kimi meşhur figürlerin soneleri okuduğu videoları da izleyebiliyor ve eleştirmenlerin açıklamalarını şiirleri okuduğunuz sırada inceleyebiliyorsunuz. Örnekler, burada özetleyemeyeceğim kadar fazla; eh hayalgücü sınırsız, teknolojinin olanakları geniş artık.

Birileri bir yerlerde kitapları video ve oyun teknolojileri ile yeniden tanımlamaya çalışadursun, beyazperde de edebiyat ile beslenmeyi sürdürüyor. Büyük romanların büyük uyarlamaları bu ve önümüzdeki sene vizyona girecek; daha evvel bahsettik:  Muhteşem Gatsby, Döşeğimde Ölürken, Anna Karenina vs... Anna Karenina hususunda umutlu değilim ancak Baz Luhrman'ın Gatsby yorumunu merak diyorum. Gösterim tarihi ertelenen, son olarak da Prince ve Lady Gaga'nın şarkılarıyla film müziklerine yapacakları katkının beklendiği belirtilen film, ya çok iyi ya çok kötü olacağa benziyor, vasat bir iş olma ihtimali düşük kanımca.

Öte yandan James Franco'nun sinemaya uyarladığı Döşeğimde Ölürken'in setinden ilk kareler yayımlandı - Franco'nun nasıl bir performans ortaya koyacağını kestiremesem de ilgiyle izliyorum gelişmeleri. 1949 yılında Nobel'e de layık görülen ve Hollywood'da senaryo yazarlığı da yapmış olan Faulkner, IMDB kaynaklı bilgilere bakılırsa vaktiyle şöyle demiş: "Hollywood, merdiven çıkarken sırtınızdan bıçaklanmanın mümkün olduğu yerdir."

Döşeğimde Ölürken'in 2013'te vizyona gireceği rivayet edilmekte.


15 Haziran 2012 Cuma

Büyük


Artık alışkanlık haline geldi, cumaları edebiyat uyarlamaları ile ilgili haberleri aktarıyorum. Hollywood edebiyata abandıkça, duyuracak filmlerden geçilmiyor ortalık. Geçen hafta Edebiyat Haber'de Salman Rüşdi'nin müthiş romanı Geceyarısı Çocukları'nin sinemaya uyarlanmakta olduğu haberi yer aldı; Huffington Post'a bakılırsa da bu sene yeni bir Büyük Umutlar (Dickens,) Pi'nin Yaşamı (Yann Martell,) Cosmopolis (Don De Lillo,) Anna Karenina (Tolstoy,) Bulut Atlası (David Mitchell) ile birlikte pek çok edebiyat uyarlaması beyazperdede olacak. Büyük Umutlar'dan pek umutlu değilim açıkçası ama Cuaron'un 90'larda çektiği versiyonu Gwyneth Paltrow unsuruna rağmen, Clemente'nin de çizimleri hatrına ilginç bulmuştum. Yukarıda, eski Büyük Umutlar'ın trailer'ı var - Elif Şafak, geçenlerde Twitter'da bir diğer Dickens romanı olan İki Şehrin Hikayesi'nin açılış cümlesini yazdı, çevirenin kendisi olduğunu tahmin ederek aynen aktarıyorum: "En iyi zamanlardı, en berbat zamanlardı. Bilgelik çağıydı, aptallık çağıydı... Kısacası, o zamanlar da aynen bu zamanlar gibiydi.”

Güzel bir hafta sonu geçirmenizi dileriz.

(Gmrsel: Francesco Clemente'ya ait; yanılmıyorsam (eski) Büyük Umutlar'da yer alıyor.)

1 Haziran 2012 Cuma

Caz


Edebiyat eserlerinin beyazperde uyarlamaları konusunda fazla heyecan duymadığımı, blogu takip edenler anımsayacaktır. Ne var ki bu senenin sonunda ya şahane ya da berbat diyeceğimiz, ancak orta halli olduğu kanısına ulaşmanın güç olacağını kestirdiğim bir edebiyat uyarlaması gümbür gümbür gelecek gibi: Baz Luhrmann, F. Scott Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby'sini üç boyutlu olarak sinemaya uyarlıyor. Trailer aşağıda; sonlarda çalan şarkı tanıdık geldiyse U2'nun Achtung Baby'deki kadim güzelliklerinden Love is Blindness'ın yorumu olduğundandır - White Stripes ve Raconteurs'ün Jack White'ı, güzel iş çıkarmışa benziyor. Everest, geçtiğimiz aylarda Muhteşem Gatsby'yi yeni bir edisyon halinde yayımladı; Caz Çağı'na perdeden değil de sayfalardan bir göz atmak isterseniz şiddetle tavsiye ederiz. Yukarıda Scott ve Zelda; Scott'ın yüz ifadesine ayrıca dikkat!

İyi tatiller!


19 Mart 2012 Pazartesi

Delişmen

Kerouac'ın doksanıncı doğumgünü şerefine yayımladığımız kayıp oyun Beat Kuşağı'nın sahnelenecek olduğu haberi duyuldu geçen hafta, darısı gölgede kalmış diğer metinlerin, diğer oyunların başına. Bahar zihinlerden içeri yavaş yavaş sızarken Kerouac başyapıtı Yolda'nın sinema uyarlamasının ilk trailer'ı da ortaya çıktı. Yönetmen, Motosiklet Günlükleri'nden tanıdığımız Walter Salles, trailer'a bakılırsa vahşi danslar, silahlar ve Kristen Stewart bekliyor bizleri - kitaplardan uyarlanmış filmlerden işkillendiğimden burada daha önce bahsetmiştim, bu trailer'dan kötü kokular almadım desem yalan olur sevgili okuyucu, eh, onu da olağan şüpheciliğimize verelim, filmi görmezden evvel hakkında ileri geri konuşmuş olmayalım. Bir Kerouac uyarlaması daha geliyor bu yıl; Michael Polish yönetmenliğinde Big Sur -ki kendisini önümüzdeki aylarda Nevzat Erkmen çevirisiyle okuyabileceksiniz- de sonbaharda vizyonda olacak. Sinemalarda ne var ne yok takip ediyor musunuz bilmiyorum ancak pek çok yabancı film, ülkemizde vizyona giremez halde; festivaller derseniz senelik ücretler ödeyerek edineceğiniz kartlarınız yok ise fena halde zorlu girişimler. Her neyse, bir yolu bulunur elbet...

Ve Bahar! "Artık delişmen rüzgârlar, çılgın bulutlar dolu günler."

(Jack Kerouac, Zen Kaçıkları, çeviren: Nevzat Erkmen, Ayrıntı. Görselde, Ken Kesey'nin efsanevi kamyonu Further - Kesey'nin çiftliğinde, bir bataklık ile yakın münasebetlere girdikten sonra.)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Uyarlama

Geçen hafta, Sabah Kitap eki, Oscar adayı edebiyat uyarlamaları konulu bir dosya hazırlamış - Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın da yer alıyor dosyada ve yazar Elif Tanrıyar, kitabın mutlaka okunması gerektiğini, filmin 'eli yüzü düzgün bir yapım olmasına karşın, romanın içerdiği anlamları gerekli düzeyde yansıtmadığını,' belirtiyor. Yönetmen Stephen Daldry, 9/11 temalı filmlerin artmasını temenni ettiğini açıklamış Berlinale esnasında - Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın bir 9/11 romanından fazlası değil mi? Okuduğum eleştirilerden birinde ana karakter Oscar'ın otizm hastası olduğu iddia ediliyordu örneğin, film nasıl böyle bir tablo çizmiş, izleyicilerin böylesi kanılar geliştirmesine nasıl neden olmuş, onu anlamak güç. Bakınız'da da filme yönelik olumsuz bir eleştiriyle karşılaştım; bu, her kitabın sinema uyarlaması yetersiz olacak demek değil elbette, örneğin yine Bakınız sayesinde Boris Vian'ın efsanevi romanı Günlerin Köpüğü'nün beyazperdeye uyarlandığını ve yönetmenin Michel Gondry olduğunu öğrendim ve -tüm şüpheciliğim bir yana- filmi şimdiden sabırsızlıkla beklemeye başladım; geçen hafta rüya temalı pek çok yazı yazdık burada, rüya demişken Gondry'den ve The Science of Sleep'ten bahsetmediğimi de bu vesileyle fark edip kendimi ayıplamış oldum. Günlerin Köpüğü'nün IMDB'de yer alan künyesinde Chloé rolünde Audrey Tautou'nun yer alması dahi bu güzel haberi gölgelemiyor; bu vesile ile öğrenmiş oluyorum ki kitap daha evvel Charles Belmont (1968) sonrasında ise Japon yönetmen Go Riju (2001) tarafından sinemaya uyarlanmış; Gondry, dili itibariyle özel bir yönetmen, Vian'ın 2 günde yazdığı söylenen bu müthiş romanı nasıl yorumlayacağını merakla bekliyoruz. Hollywood senaristlerinin tükenme noktasında olduklarına, o yüzden sinemanın son yıllarda edebiyata bu denli bel bağlandığına dair iddialar atılıyor ortaya, bu hususta en son okuduğum yazı 'Bazen kitaplar raflarda kalsa daha iyi olur,' diye sonlanıyor - ne yazık ki kimi zaman bu temenniyi paylaşmamak mümkün değil. Öte yandan, biliyorsunuz, bir kısım insan, ilerleyen teknolojiden cesaret alarak akıllara ziyan biçimde kitaplarını atmak, raflarından kurtulmak ve böylece elektronik ufuklara yelken açmak derdinde; artık kitaplar raflarda mı kalmalı, yoksa Kindle ekranlarında mı, o da ayrı bir tartışma konusu. Sabah Kitap, Woody Allen'ın Paris'te Geceyarısı filmine ayrıca dikkat çekmiş; film, Eğrisi Doğrusu adlı kitapta yer alan bir kısa öyküyü temel alıyor, film vesilesi ile bir şeyler okuma arzusu duyarsanız, bizler de Eğrisi Doğrusu'nu öneririz.

İyi haftalar!

(Görsel, Paul Klee'ye ait: Vergesslicher Engel.)