film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2020 Pazartesi

Shirley


Shirley Jackson'ın hayat öyküsünden yola çıkan Shirley, Haziran ayında izleyiciyle buluşacak... Şimdilik, pandemi şartlarında olduğumuz için bu buluşmanın nerede gerçekleşeceğinden emin değiliz ama filmin tanıtımı, 5 Haziran'da diye duyuruyor olayı. Sundance'te gösterilen ve yönetmen Josephine Decker'a Jüri Özel Ödülü (Auteur) getiren filmin başrolünde, Shirley Jackson karakterini canlandıran Elizabeth Moss yer alıyor. Piyango ve Diğer Öyküler, Berrak Göçer'in çevirisiyle Mart ayında yayımlandı; ıskalamayın!


2 Nisan 2018 Pazartesi

Önseme

İnsan, bazen aradığı şey gözünün önünde bile olsa görmüyor, sevgili blog okuru, nice değerli dakikasını, somut veya soyut, gereksindiği şey tam karşısındayken boş yere arayarak harcıyor. Bu, fikirler için de geçerli, "Hadi canım," "Yok yahu, öyle değildir herhalde," ile geçip giden ömürler söz konusu; oysa hayat şaşırtmacalar düzenlemeyi pek seviyor. Geçenlerde sinemada, hakkında hiçbir şey bilmeden girip izlediğim Paul Thomas Anderson filmi Phantom Thread esnasında böyle bir şey yaşadım - çok beğendiğim ama herkese göre olmadığını düşündüğüm bu film, cebinden bir referans çıkararak bana hoş bir ters köşe sundu ki emeği geçenlere teşekkür etmeyi borç bilirim. Hiç beklemediğim bir Shirley Jackson referansı, film sırasında adeta üzerime atladı ve önce tesadüftür dedim ama sonra, ikinci ve belirleyici bir unsur ile karşılaşınca emin oldum: Paul Thomas Anderson, Shirley Jackson'ın tekinsiz hayalet hikayelerinden esinlenmekle kalmamış, Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın başkahramanına da selam çakmıştı - Daniel Day Lewis'in canlandırdığı Reynolds Woodcock karakterinin, onu ve ablasını yetiştiren dadıdan bahsederken, "Dadımız, şeytani Ms. Blackwood'du, biz ona Kara Veba (Black Plague) derdik" demesi ve filmin devamında mantarların oynadığı rol düşünülürse, bunlara önseme gözüyle dahi bakabiliriz sanıyorum. (Filmi izlemeyenler ve kitabı okumayanlar hiçbir şey anlamamış olmalı, ama ne yapalım, açık edecek değilim, illa ki dolaylı olacak bu aktarım. Bir de klişe ekleyeyim günahlarıma bu noktada, filmde her diyaloğun hayati bir işlevi vardı.) Bu incelikli film, ikili ilişkilerde iktidar dinamiklerini ele alıyor, bu aralar popüler olan terimle toksik erkekliğe dair bir örnek sunduğu ve bu miti yerle bir ettiği de sıkça söyleniyor, gerçi hikayeyi açık etmeden pek bir şey diyemiyorum, eh, bu da kriptik bir yazı olsun madem. Filmin bitiminde bir süre salonda oturup düşündüm ve akabinde, sorularıma bir yanıt bulmak için yönetmenin Reddit soru-cevap seansını tararken en sevdiği yazarları listeleyen yanıtıyla karşılaştım: "John O'Hara, John Steinbeck, George Orwell, Shirley Jackson, Caroline Blackwood."

Bu dolambaçlı yazıyı kapatırken, PTA'nın andığı beş yazardan üçünün (Shirley Jackson, George Orwell ve John Steinbeck) Berrak Göçer çevirileri ile yayımlandığını ekleyeyim - eh, bu da, Paul Thomas Anderson ile Göçer'i buluşturan ve burada altı çizilmiş bir ayrıntı olsun.
 
Toksik erkeklik ve zehirli mantarlar konusunu bir başka yazıda ele alacağım.

(Görselde Yayoi Kusama'nın büyülü gözlerinden bir mantar yorumu yer alıyor. Ufak bir not: yukarıdaki George Orwell'e dikkat, hem adında hem de soyadında bir bağlantı kapısı barındırıyor.)


20 Ocak 2017 Cuma

N-n-n

Bu aralar sanıyorum herkesin biraz ilhama, biraz umuda ve dünyanın ne kadar büyük bir yer olduğunu anımsamaya ihtiyacı var. Bu haftanın notları bu ihtiyaca yönelik bir derleme girişimi.

Yazarların ve Yazar Olmak İsteyenlerin İzlemesi Gereken Filmler. (Deconstructing Harry, Yaramaz Harry diye gösterilmiş Türkiye'de, ne diyeyim, bravo.)  Woody Allen'ı anmışken: Woody Allen'ın Kıymeti Pek Bilinmeyen On Filmi ve üzerine, Yedi Kışkırtıcı Woody Allen Filmi. Okuma-yazma temalı filmlere yakın tarihli bir dipnot: Nocturnal Animals. Ardından: Yazarlar Hakkında Elli Film, bir liste. Varyasyon: İçinde okumak-yazmak geçen filmler. Tekrar Woody Allen'a dönersek - Editörün tavsiyesi: Annie Hall, Manhattan, Zelig; daha yakın tarihli olanlardan Match Point ya da Vicki, Christina, Barcelona bonus'u ile.) Noktayı gelecek programda görünen bir film, Paterson ile koyalım.

Tepkili kadınlarda bugün: Björk. Björk'ün cinsiyetçilik eleştirisi. Üzerine bir klasik; Björk ve şairlerin size yalan söylemesine izin vermeyin. Ardından, Björk'ün ilham kaynakları, Björk olmasa olmayacak olan birtakım şeyler: Michel Gondry, Kanye, Lady Gaga'nın yumurtası, Beyoncé'nin görsel albümü, vs... Üzerine, Björk'ün tavsiyesi: Samaris ve Jofridur Akadottir. Sona yaklaşırken: Rejkjavik ve Björk'ün evi. Fon müziği en sevdiğim filmlerden birinden: 101 Rejkjavik'in Damon Albarn parmağı değmiş film müziklerinden. Kapanış: İzlanda nostaljisi.

Gelecek programlarda yer alan kitaplardan parçalar: Elif Batuman ve Budala. Paul Auster ve 4 3 2 1. Zadie Smith ve Swing Time. Bizim programımızda yer alan bir yazar ile, önümüzdeki aylarda yayımlanacak Don DeLillo imzalı Zero K'den  Sinüs, Cosinüs, Teğet adlı parçayla kapanış.

Feminist Punk'ın 33 şarkılık tarihi. 33 demişken değinmeden geçmeyelim, Smashing Pumpkins ve 33.  

Görselde J. Depp, K. Moss ve birileri eğleniyor; sizlerin de, tercihleriniz doğrultusunda elbette, eğlenmenizi diler, notları burada bitiririm.

İyi tatiller!





7 Aralık 2016 Çarşamba

Gelecek


Hayatı seç.
Facebook’u, Twitter’ı, Instagram’ı seç ve birilerinin, bir yerlerde seni umursadığını umut et.
Keşke farklı davransaydın diye düşünerek, eski aşklarını yoklamayı ve geçmişin tekrarını izlemeyi seç.
Geleceğini seç.
RealityTV’yi, slut shaming’i, revenge porn’u seç,
sıfır-saat sözleşmeli bir iş seç, işe giderken iki saatini yolda geçirmeyi seç
ve aynını, daha beterini çocukların için seç, bu acıyı da birilerinin mutfağında üretilmiş, ne idüğü belirsiz bir uyuşturucunun meçhul bir dozuyla dindirmeyi seç.
Ve sonra… derin bir nefes al.
Sen bir bağımlısın, bağımlılığa devam et.
Başka bir şeye bağımlı ol sadece.
Sevdiklerini seç.
Geleceğini seç.

Hayatı seç.



(Kişisel tarihimin en uzun arasını vermiş olabilirim - kendimi, yirmi yıl aradan sonra Trainspotting 2 için yeniden Renton karakterine bürünen Evan MacGregor gibi hissediyorum desem yalan olacak çünkü herhangi bir şey hissetmiyorum, buradayım sadece, kaldığım yerden devam ediyorum ve itiraf ediyorum: kitaplardan uyarlanmış filmlerden çoğu zaman pek hazzetmesem de Danny Boyle'un Porno'yu nasıl uyarladığını aşırı merak ediyorum. Gelene hoş gelmeler, gidene şen gitmeler...)

1 Mart 2016 Salı

Uyum


"Trainspotting'in sinema uyarlamasında Danny Boyle ile çalışmak gerçekten hoşuma gitti. Bu tür bir uyuşturucu filminin çok depresif olmaması gerekiyordu. Kahramanların kendilerine özgü enerjileri vardı - kurban değildi hiçbiri. Yoldan çıkmış, bir nebze de deli tipler olmaları gerekliydi, bir de kendilerine ait bir dünyada yaşamaları. Boyle, Shallow Grave'de bu gibi kahramanlar yaratmıştı ve Trainspotting ile aynısını yine başardı.

Çalışma tarzını gözlemlemek müthişti. Pek çok yönetmen monitörün arkasından görür işini ama Boyle ile bir sahne çektiğinizde onun nefesini ensenizde hissedersiniz. Sete taşıdığı coşku bulaşıcıdır. İnsanların en şahane performanslarını ortaya koymalarını sağlar ki ben, aktörlerle aynı saflarda yer aldığı için bunu başardığı kanısındayım. Onlara zaman da tanır ama. İşleri yürütmek ister elbette - ama aktörle aynı sayfada olduğunu hissetmeden harekete geçmez.

Trainspotting dışında en sevdiğim Boyle filmi bilim kurgu olan Sunshine (2007.) 28 Days Later ya da Slumdog Millionaire gibi büyük bir gişe başarısı yoktu ama çektiği en iyi film bu bence. Hayranlıkla izledim ve dehşete kapıldım. Bilim kurgunun en iyi örneklerinde rastlayacağınız üzere hayranlık uyandıran bir vizyon vardı işin içinde, epik bir filmdi.

Uç noktalarda olan şeyleri iyi idare eder Boyle. Uçlarda dolaşan insanlar ya tamamen kafayı yemiş tipler olur ya da tam tersine, kendileriyle barışık ve huzurlu, tıpkı Boyle gibi."

(Irvine Welsh, Telegraph'te Danny Boyle ile çalışmanın nasıl olduğunu anlatmış. Boyle, bugünlerde Trainspotting'in devamı niteliğindeki Porno'dan uyarlama bir film çekmekle meşgul... Doksanlarda geçen Porno'yu bugüne nasıl aktaracağını izleyip de göreceğiz. Görselde Bir Garip Renton, Yoksunluk İçinde; yer: Camcı Fevzi Sokak, Tophane.)

5 Mart 2015 Perşembe

Tuhaf


Shira Geffen'in Orta Doğu'da yaşamın tuhaflıklarına değindiği filmi Boreg (Self-Made) !f kapsamında gösterildi; bir yerlerde rastlarsanız kaçırmayın. Filmde Etgar Keret'in de -bir görünüp bir kaybolduğu- küçük bir rolü var, özleyenlere duyrulur.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

İyi şeyler




Bütün bunlardan iyi şeyler çıkacak daha - Ve işte öylece görkemli ve ölümsüz olacak.*

Edebiyat uyarlamalarından çekindiğim bir gerçek, ancak Big Sur, kısacık tanıtımı ile, kitabın duygusunu verebilirmiş gibi görünüyor. Sundance'de gösterilen film, AVM eksenli sinemalarımıza uğrar mı bilinmez ama festivallerden umut kesilmez. Michael Polish yönetmiş - YouTube yorumcularından biri ise David Lynch el atsaydı demiş... Lynch, şu 2013 yazına el atsa ne olurdu, ben onu merak ediyorum. (Lynch, Dirty Dancing'i çekseydi ne olurdu diye düşünen birileri ise şu eseri ortaya koymuş ki bağlantı vermeyi borç bilirim.)


28 Mart 2012 Çarşamba

Mükemmel

Woody Allen'ın son filminden pek bahsetmedik burada; Paris'te Geceyarısı'nın hem gişe hem eleştirmenler nezdindeki başarısı ardından 77 yaşındaki yönetmenin yeni filmi To Rome with Love (Roma'ya Sevgilerle) yakında izleyiciyle buluşacak. Başlangıçta Bop Decameron adını taşıyan filmin ismi Roma'ya Sevgilerle olmazdan evvel Nero Fiddled olarak bir posta değişmiş, ardından izleyicinin anlayamayacağı kaygısıyla tekrardan düzeltilmiş. Barcelona, Paris, Roma derken Woody Allen'ın Lonely Planet'a rakip olması yakındır; yeni filminin çekileceği şehre dair yapılan uzun tartışmalar sonrası son duyurulan yönetmenin Kopenhag'ı tercih edeceği yönünde. Washington Post'ta Woody Allen'ın Zen'i başlıklı bir makale vardı geçenlerde; nevrozu popüler kültüre bir tüketim mecrası olarak aktaran Allen iddia edildiğine göre sette olabildiğince rahat, sakin ve dolayısıyla aktörlerin birlikte çalışmayı sevdiği türden bir yönetmen. Astronomik ücretler vermekten kaçınan, sette kendine özel karavan bulundurmayan ve tantanadan uzak duran, oyuncuları makul saatler içinde ve hoş bir atmosferde çalıştırmayı seçen Allen, makaleye göre sahneleri üst üste çekmekten hoşlanmıyor, çünkü mükemmeliyet denilen şeyin var olmadığına inanıyor. Mükemmeliyetçilikten doğan bir çıkarım olsa gerek bu; en azından, bize yansıtılan Woody Allen imajından bizim yapabileceğimiz çıkarım böyle. Şöyle demiş kendisi:

"Atom fiziği değil bu. Kuantum fiziği değil. Hikayeyi sen yazdıysan izleyicinin ne görmesi gerektiğini bilirsin; sen yazmışsındır ne de olsa. Hikaye anlatmaktır bu ve anlatırsın işte."

Hikayeleriniz bol, dinleyicileriniz sağduyulu olsun, temennimiz böyledir.

(Görselde Allen, Penelope Cruz ile yan yana, ciddiyet içinde.)

13 Mart 2012 Salı

Başlık

Duyduk duymadık demeyin sevgili blog okurları: Woody Allen jigololuk yapacakmış! Tüm güzide basın organlarında bu başlıkla bir haber geçildi hafta sonu boyunca, paniğe mahal yok, bu konuda şerbetli sayılırız, elbette ki kasıt, Allen'ın bir filminde jigolo rolü oynayacağı yönünde, son 15 yıldır uzayda değil de burada yaşayıp gazete okuyorsanız, böylesi bir başlık atma geleneğinin bir nevi ata sporumuz haline geldiğini fark etmişsinizdir... Oyuncu senaryo gereği dövüştü mü mesela, ver başlığı: "Allen'ı sille tokat dövdüler." Genelde kadın oyuncular üzerinden gelişen bir kolu da vardır bunun: "X Y pavyona düştü!" Meğer pavyon şarkıcısını oynamış X Hanım yeni filminde, ahhaha... Neyse bu noktada isterik kahkahalara geçmeden konuyu aydınlatayım; haber ilginç aslında, Woody Allen, uzun zaman sonra John Turturro'nun yöneteceği bir filmde (Fading Gigolo) Turturro, Sharon Stone ve Sofia Vergera ile birlikte rol alacakmış - yabancı basın, paraya sıkışan iki orta yaşlı adamın eskort işine girişmesine dair bir film olduğunu belirtmiş Fading Gigolo'nun; Woody Allen'ın jigololuğu derken geri planda kalan ve asıl haber niteliği taşıyan şey ise ustanın, uzun bir aradan sonra kamera önüne geçmesi ve kendi yönetmediği bir filmde rol alacak olması, onu da belirtelim.

Sansasyondan uzak günler dileklerimizle.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Sirk!

Oscar ödülleri, dün gece yapılan törenle sahiplerini buldu, sevgili okuyucu; günlerdir haberlere konu olan ödüller, yine sirk çağrışımlı bir törenle dağıtıldı. (Kim ne giymiş? İşte bütün mesele bu, anladığım kadarıyla.) İki dalda aday olan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın eli boş dönerken Woody Allen, Paris'te Geceyarısı ile En İyi Özgün Senaryo ödülünü kaptı. Aday olan filmlerin pek çoğu ülkemizde vizyona girmeye 'layık' görülmediğinden (kalite hiçbir şeydir, gişe her şey, unutmamak gerek, ölçüt bu), malum kanalları takip edip izlemediğiniz sürece karanlıkta kalmaya mahkumsunuz, o ayrı konu. Öte yandan efsane mi değil mi bilinmez, ancak bir pop şarkıcısının bu sene ödüllerin çoğunu alan The Artist adlı filme girdiği ve beğenmeyip çıkarak parasını geri aldığı konulu haberler dolanıyor - ne diyelim, doğruysa, parayı ödeyen gişe memuruna 'tüketici' haklarına yeni bir boyut kazandırdığı için madalya takmak gerek. Her neyse, ne diyorduk, Woody Allen'ın En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar'ı aldığını söylüyorduk - ustanın Eğrisi Doğrusu adlı kitabındaki Yirmili Yıllardan Bir Anı ile Yan Etkiler'den Kugelmass Olayı'nı bir okuyun, Paris'te Geceyarısı'nın 1970'lerde yazılmış bu kısa metinler ile beslenip beslenmediğine sizler karar verin. Eski bir yazıda pasajlar vermişiz; buyrun, Yirmili Yıllardan Bir Anı ve Kugelmass Olayı.

Allen, yılın en iyi filminin A Seperation olduğunu düşündüğünü ve ödül töreni ve türevi organizasyonlara katılmaktan hoşlanmadığını belirtmiş bu arada, ne diyelim, Allen'ın kırmızı halıda poz vermeye ihtiyacı yok, orası kesin.
Güneşli pazartesiler dileriz.

(Resimde genç Woody, genç Charlotte Rampling ile yan yana.)

30 Ocak 2012 Pazartesi

Aday

Geçen cuma gününün yazısı, geçirmekte olduğum illet gribe kurban gitti sevgili okuyucu; arayan, hatrımı soran herkese teşekkürlerimi bildiririm. Olaylı bir haftanın ardından bir yenisine adım atmaktayız, eh, yeni yılın ilk ayını da çaktırmadan devirmişiz bu arada, blog da olmasa takvimden kopuk yaşayacağım. Her neyse, geçen hafta Oscar adayları açıklandı; malum, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ın sinema uyarlaması konusunda soru işaretleri eşliğinde bir bekleyiş içerisindeyiz, ancak film, öngörüldüğü üzere her kategoride parlamış falan değil; en iyi film ve en iyi yardımcı erkek oyuncu dallarında aday ki bu da senenin son günlerinde gösterime girmiş bir film için büyük başarı sayılır. Diğer adaylara baktığımızda bu yıl edebiyat uyarlamalarının yine öne çıktığını görüyoruz; ya senaristler özgün yazma konusunda sıkıntıda ya da 'makina' bir edebiyat eseri parladı mı filme uyarlamadan bırakmamakta... Ejderha Dövmeli Kız; Tinker, Tailor, Soldier, Spy; Moneyball; War Horse; The Help (Türkçede Yardımcı adıyla yayımlandı; ancak film Duyguların Rengi ismiyle gösterildikten sonra bir de bu ismi taşıyan edisyonu çıkmış) ve elbette ki Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, edebiyattan beyazperdeye aktarılan ve Oscar'a adaylığı açıklanan eserlerden bazıları. (Tenten olsun, Jane Eyre olsun, ilhamını kitaplardan alan pek çok aday daha mevcut görece daha geri plandaki adaylıklarda, kostüm vs.) Defalarca belirttim, Oscar'mış, şuymuş, buymuş fazla önemsediğimi söyleyemem; ancak belli kitlelerin eğilimlerinin ne yönde olduğuna dair herhangi bir göstergeyi ilgiye şayan buluyorum, Oscar'lar da bu çizgide önem taşıyor. Kişisel fikrim, Foer'in romanının beyazperdede işlemeyeceğine dair; ancak bunu da filmi gördükten sonra bilebileceğiz. Bir başka haber Foer'in bir sit-com senaryosu yazacağı ve Ben Stiller'ın başrol oynayarak bu projeyle ekrana döneceği yolunda - bu konuda da görmeden bir şey söylemektense beklemek gerek. Bu arada bu kadar sinema konuştuk, !f de bu yılki programını açıkladı, ilgilenenler için yolu burada. Yazıyı bağlarken Doğan Kitap'tan çıkan bir klasiğe dikkat çekmek gerek: Juan Rulfo'nun Pedro Paramo'su, yeni bir çeviri ile raflarda, henüz bu yeni edisyonu inceleme fırsatı bulamamış olsam da şu karanlık kış günlerinde sağlam bir metin arayan herkese şiddetle tavsiye olunur. İyi haftalar!

(Görselde Kim Novak ve Kim Novak'ın yansıması.)

13 Ocak 2012 Cuma

Vegan



Biliyorsunuz, daha evvel yazdık, merakla Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ın beyazperde uyarlamasını beklemekteyiz - ben biraz da şüphe içindeyim, umarım haksız çıkarım. Her neyse, filme dair haberler etrafı kasıp kavuradursun, Foer'in önümüzdeki aylarda burada yayımlanacak henüz Türkçe isimlendirilmemiş kitabı Eating Animals'ın belgeselinin Natalie Portman tarafından çekileceği duyuruldu bu hafta. Portman, vegan olduğu bilinen bir şahıs; kitap, yetenekli bir romancının elinden çıkma sağlam bir inceleme-araştırma metni, Portman'ın projesi ne durumda bilemiyorum ama gerçekleştiği takdirde Foer, Şifre Ağacı adlı özel çalışması sayılmazsa yazdığı her kitaptan bir film doğması ile de ilgi toplayacak.

Birikim kitap ve yazarla ilgili bir yazı/söyleşi hazırlamıştı, ilgilenenler için yolu burada.

Güzel bir hafta sonu geçirmeniz dileklerimizle.

(Görsel, Jon Gray'in tasarladığı Amerikan edisyonu kapağı. Ancak kitap, yine Gray imzalı farklı bir kapakla yayımlandı.)

16 Ağustos 2011 Salı

Pahalı

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ın multimilyon dolarlık Hollywood uyarlamasından geçenlerde de bahsetmiştim; filmden kareler "sızıp" duruyor, Tom Hanks ve Sandra Bullock ikilisinden pek hazzetmeyen bendeniz de ilgiyle takip ediyorum. Sanıyorum film, romanın çifte hikaye üzerinden ilerleyen yaklaşımını benimsemek yerine güncelliği olan 11 Eylül temalı arayış hikayesi üzerinden gelişecek - yalnızca bir tahmin elbette, ancak daha yapım aşamasında olan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ın şimdiden bu kadar tantana kopartmış olması prodüksiyonun iddiasını ortaya koyuyor. Roman ilk çıktığı zaman 11 Eylül sonrası Amerika'da bu konuda yazmak için çok erken olduğuna, insanların bu romanı okumaya hazır olmadıklarına dair pek çok şey söylendi; saldırıların 10 yıl sonrasında ise hikayenin büyük bir beklentiyle sinemaya aktarılıyor olması "makinenin" yeniden işler hale geldiğini gösteriyor sanırım. Daha önce bu blogda yer verdiğimiz bir yazıda Baudrillard'dan alıntı yapmışız; şu tuhaf zamanlarda bu sözleri yeniden anımsamakta yarar var yine de:

"Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelen saldırı hazırlığının 25 milyon dolar tuttuğu tahmin ediliyor. İleride çekilecek ve aynı konuyu ele alan film için, 250 milyon dolarlık tahmini bir bütçe yapılmış. Kurgu, gerçeklikten çok daha pahalıya mal oluyor." (Jean Baudrillard - Cool Anılar 5. Ayrıntı Yayınları; çeviren: Ayşegül Sönmezay. Ötesini konuşabilmek için filmi bekleyecek ve göreceğiz...)

16 Mart 2011 Çarşamba

Hayatı seç!

Birden soğuk; çok soğuk. Mum tamamen eridi nerdeyse. Odadaki tek ışık televizyonun ışığı. Siyah beyaz bir şeyler oynuyor… ama televizyon siyah beyaz olduğu için siyah beyaz bir şeyin oynaması kaçınılmaz… renkli bir televizyonla, farklı olurdu… belki.

Donuyorum, ama hareket etmek insanı daha da üşütür; ne yaparsan yap ısınamayacağını idrak edersin çünkü. Hareketsiz kalırsam en azından kendime şöyle bir kımıldayarak ya da sobayı yakarak ısınma gücüm olduğunu söyleyebilirim. Bu numara tamamen hareketsiz kalmakla ilgili. Amına koduğumun sobasını yakmak için yerinden kalkmaktan daha kolay.

Birden başka biri var odada benimle. Spud, galiba. Karanlıkta anlamak güç.
Hiç konuşmuyor.

“Spud… Spud…”

Bir şey demiyor.

“Gerçekten çok soğuk moruk.”

Spud, eğer gerçekten oysa, yine bir şey demiyor. Ölmüş olabilir, ama ölmemiştir muhtemelen, çünkü gözleri açık galiba. Ama o da hiçbir şey ifade etmez.


(Uyarlamalardan bu kadar bahsedip Danny Boyle'un Trainspotting'ini es geçmek olmaz. Danny Boyle, Welsh'in romanının devamı Porno'yu da beyazperdeye uyarlamak için beklemede. Ewan McGregor, Renton rolü için istekli değilmiş. Yukarıdaki pasaj elbette Trainspotting'den; çeviren: Avi Pardo.)

15 Mart 2011 Salı

Kurgunun gerçeği

Kerouac'ın Marlon Brando'ya yazdığı mektuptan devam edelim; Kerouac Amerikan sinemasını sığlıkla suçlayıp, Fransızların fersah fersah ileride olduğundan ve spontane bir sinemaya özlem duyduğundan bahsediyor. Kerouac'ın kendi yazdığı oyun Beat Kuşağı'nın (Siren'de yayıma hazırlanıyor) 3. perdesinden uyarladığı kısa film Pull My Daisy, tam da yazarın Brando'ya mektubunda özlemini çektiğini söylediği unsurlarla bezeli, otobiyografik ve emprovize yönleriyle öne çıkıyor. Beat Kuşağı'nı önümüzdeki aylarda okuyacaksınız; haliyle metnin kendisi de oldukça spontane gelişen diyaloglar eşliğinde Beat "gerçekliğine" dair bir kesit içeriyor. Gerçekliğe film ile ayna tutanlardan bahsetmiş ve Kerouac'ın Fransızlara övgülerine yer vermişken 1917 doğumlu yönetmen Jean Rouch'tan bahsederek kapatalım yazıyı; Jean Rouch görsel antropolojide önemli bir yer edinmiş, kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırları belli olmayan ve öze-dönüşlü yaklaşımlarıyla kendini gösteren pek çok "belgesel"in yaratıcısı. Afrika'da yaptığı işleriyle sonradan Afrikalıların haklı olarak tepkisini çeken yönetmenin, en ilgi çekici filmlerinden biri kendi ülkesinde çektiği Chronique d'un Ete (blog yazarınıza göre elbette) - Bir yaz mevsimi boyunca Fransa'nın çeşitli yerlerinden insan manzaralarına odaklanan film, birtakım kadınların sokaklarda insanlara ellerinde mikrofonlarla yanaşıp 'Mutlu musunuz?' diye sorduğu, soru karşısında pek çok kişinin tuhaf ifadeler takınarak kaçıştığı görüntülerle başlıyor ve yönetmen ile birlikte filmin izlenip seyircilerce (aynı zamanda filmde rol alan kişiler) gerçekliğe sadakatinin eleştirildiği bölümler içeriyor. 1960 yazını "belgeleyen" film, zihinsel bir egzersiz olarak düşünüldüğünde, gerçekten çarpıcı bir iş koyuyor ortaya.
"Gerçeklik" üzerinde konuşuldukça kurguya kayan bir platform, 2004 yılında hayata veda eden Rouch, kurucularından biri sayıldığı Cinema Verite (Gerçeklik Sineması) hakkında şöyle diyor: "Cinema Verite gerçeğin filmi değil; filmin gerçeğidir." Bir başka noktada, bu bulmacamsı beyanı şu şekilde geliştirmiş: "Belgesel, sinemanın en yanlış biçimidir. Gerçek, sadece aktarıldığı zaman değere sahip olur. Başka deyişle, sanatçı sadece kendi küçük dünyasını yaratabildiği sürece var olur." Karakterlerin yaşadıkları görüntülenen şehirlerde değil yönetmenin dünyasında hayat bulduklarından dem vuruyor sonraki sözlerinde Jean Rouch. Uzun bir sıçrayış yapalım ve belgeselci olmasa da filmlerinde mekanla derin bağlar kuran bir yönetmeni analım hemen, Woody Allen ki erken dönem filmlerinin New York'u başta olmak üzere kendi sinemasal şehirleriyle çıkar karşımıza, bu tanımlamayı doğruluyor gibi. Allen'ın sinema için kurgulayacağı en son şehir, geçen hafta haberlerde okuduğumuz üzere: Roma.

14 Mart 2011 Pazartesi

Yolda

12 Mart Cumartesi günü, efsane bir yazarın, Jack Kerouac'ın doğum günüydü. Kerouac'ın en çok bilinen metni Yolda'nın (On The Road) sinema uyarlaması IMDB verilerine göre bu yıl içinde vizyonda olacak. Beat Kuşağı hakkında ne düşünürseniz düşünün, Yolda kayıtsız kalınamayacak bir enerjiyle kelime anlamıyla patlayan bir kitap, yazarın kitabı 3 hafta içinde ve durmaksızın daktilo etme suretiyle yazmış olduğu biliniyor, ancak elbette ki masa başına geçmeden önce oldukça uzun süren bir ön hazırlık, ya da yaşam süreci içerisinde hazırlanmış kitap. Ayrıntı Yayınları'nın Can Kantarcı çevirisiyle yayımladığı metnin yazıldığı yıl 1951; 1957 yılında Viking tarafından basılana değin pek çok yayıncı tarafından reddedilmiş ve Viking baskısı öncesi oldukça yoğun biçimde düzeltme ve müdahaleye maruz kalmış. Önümüzdeki aylarda Nevzat Erkmen çevirisiyle Kerouac'ın Big Sur'ünü yayımlayacağız; Big Sur, yazarın macerasının Yolda'nın basımı ve Kerouac'ın tanınması ardından gelişen ayağını destanlaştıran bir metin.

Yolda filminin post prodüksiyon aşamasında olduğunu söyledik yukarıda; Christies müzayede evinde 36,000 USD'a satışa çıkan bir mektupta Jack Kerouac Marlon Brando'ya sesleniyor ve Yolda'yı film yapması için o kendine has, tutkulu, heyecanlı dille adeta yakarıyor:

YOLDA'yı satın alman ve film yapman için dua ediyorum. Biçimi konusunda endişelenme, konunun nasıl sıkıştırılıp sinemaya uygun bir hale sokulması gerektiğini biliyorum: tek bir yol hikayesi olacak, birden çok yolculuk yerine tek bir tane, New York'tan Denver'a, Frisco'ya, Meksika'ya, New Orleans'a ve tekrar New York'a uzanan bir yolculuk. Kamerayla kaydedebileceğimiz çok güzel resimler hayal ediyorum; Sal ve Dean konuşur, konuşur ve konuşurken arabanın ön koltuğundan görünen, ön camdan dışarıda gece gündüz kıvrılan yol. Senin Dean rolünü oynamanı isterim (...) ben de Sal'i oynayabilirim. Dean'in gerçek yaşamında nasıl davrandığını gösterebilirim sana, onu ziyarete Frisco'ya gidebiliriz ya da L.A.'e çağırırız gelir, delinin teki hâlâ. Tek istediğim bu işten bana ve anneme yaşam boyu yetecek kadar para kazanmak, öyle ki ben de dünyayı gezmeyi, aklıma düşenleri yazmaya sürdüreyim ve dostlarım dardayken onları doyurabileyim. Amerika'da sinema ve tiyatroyu yeniden yapılandırmak istiyorum, spontane bir hava katmak, "durum"a dair algıları yıkmak ve insanları gerçek yaşamda oldukları gibi göstermek istiyorum. 30'larda çekilmiş Fransız filmleri bizimkilerden üstün hâlâ, çünkü Fransızlar oyuncuları serbest bırakıyorlar ve seyircinin zekası hakkında önyargı geliştirmiyorlar. Amerikan tiyatro ve sineması Amerikan edebiyatının geldiği noktayı karşılayamayan, modası geçmiş bir dinozor.

Kerouac'ın sinema konusundaki görüşlerine kısmen de olsa katılmamak elde değil, Yolda'nın uyarlamasını, tam da bu yüzden, merakla bekliyorum. Sinema demişken, pek çok filmi vizyonda izleyemediğimiz, vizyona girseler dahi sinemaların birbirinin peşi sıra kapandığı bu dönemde, ilaç gibi bir 15 gün var ufukta: İstanbul Film Festivali programı açıklandı. Edebiyatla haşır neşir olduğumuz bu platformdan festivalde gösterilecek üç edebiyat uyarlamasının altını çizelim isterim; biri Kazuo İshiguro'nun şahane romanı Beni Asla Bırakma'nın Mark Romanek yönetmenliğindeki beyazperde uyarlaması, diğeri Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı adıyla yayımlanan romanı Norwegian Wood'dan uyarlanan Noruwei No Mori ve son olarak Michael Winterbottom yönetmenliğinde Jim Thompson'ın romanı The Killer Inside Me'den uyarlanan aynı adlı film: İçimdeki Katil.

Sinemadan bahsetmeye devam edeceğiz.

İyi haftalar.