aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2018 Çarşamba

Aşk



Sevgililer Günü'nü kutlamak bizde adetten değil ama olsun, bulunsun, Sevgililer Günü'nüz, Mark Ulriksen'in 2000 yılında New Yorker için hazırladığı tasarımla kutlu olsun.

Alttaki görsel, Only Lovers Left Alive'dan, günler gelip geçedursun, Tilda Swinton kitabını okuyor burada... Dünya Öykü Günü de kutlu olsun bu arada.


14 Şubat 2012 Salı

Hans!

Dün haftaya asabi bir başlangıç yapmışım, bugün 14 Şubat Sevgililer Günü, oradan devam edeyim. 4 Mayıs 2000'de Filipinli bir bilgisayar korsanı (hacker denilen şahıslara bizler bilgisayar korsanı diyoruz, romantik bir tınısı yok değil hani) Love Letter For You (Size Bir Aşk Mektubu) başlıklı bir eklentiyle gelmiş geçmiş en büyük 'bilgisayar korsanlığı' işine imza atmış; epey evvel yayımladığımız 'karşı' duruşlu bir aşk mektupları derlemesi olan 'Üç Harfli Kelime: Aşk'ın önsözünde bundan bahsediliyor. Kayıp zaman ve tamirat masraflarıyla birlikte aşk virüsünün yarattığı tahribatın bir milyar dolar civarında olduğu belirtilmiş önsözde. Hazır, bugün aşktı, sevgiydi, klişenin klişesi beyanlara doymanız, bir kırmızı gül ya da bir tek taş için cinayet işleyecek hale gelene değin beyninizin yıkanması amaçlanacak, ben de terazinin diğer tarafından yayın yapıp denge sağlayayım isterim, ama bilemem elbette, Sevgililer Günüme Dokunma kafasındaysanız eğer, o zaman sizi başka bloglara buyur etmem, alışveriş yapıp bugüne özgü kutlama aktivitelerine katılmanız gerektiğini söylemem doğru olur. Her neyse, ne diyorduk, aşk virüsünün yarattığı tahribat diyorduk galiba, bu temadan değil aşka ters bakan bir aşk mektupları derlemesi, güzel bir distopik roman bile çıkar - ki zaten edebiyatta aşktan bahsedildi mi genelde mutluluğa değil acıya, sefalete, hayal kırıklığına odaklanıldığı gözünüzden kaçmamıştır. Neyse, geçenlerde edebiyatta 'en' sevdiğim aşk betiminin hangi kitapta yer aldığı yolunda bir soru cevaplamam gerekti; bünyemiz 'en'lere pek sıcak bakmasa da, sorulan soruyu cevapsız bırakmak olmayacaktı, ben de o gün için, Ingeborg Bachmann'ın Otuzuncu Yaş adlı kitabında yer alan 'Undine Gidiyor'dan kısa bir paragraf seçtim, hazır sevgililer günü vesilesiyle, hem bu kitaba, hem de bu kendi küçük, sesi inanılmaz büyük öyküye burada da dikkat çekeyim: "Bir erkek tanıdım, adı Hans'tı, ve bütün ötekilerden başkaydı. Birini daha tanıdım, o da başkaydı bütün ötekilerden. Sonra da birini, hele o büsbütün başkaydı ve adı Hans'tı, onu sevdim. Ormanda açıklıkta rastladım ona, birlikte yürüdük, belli bir yöne yönelmeden yürüdük. Tuna topraklarında oldu bu, benimle dönmedolaba bindi. Karaorman'da oldu bu, büyük bulvarın üzerindeki çınarların altında benimle Pernod içti. Onu sevdim. Sonra bir Kuzey İstasyonu'nda bekledik, ve gece yarısından önce kalktı tren. El sallamadım, elimle bir son işareti yaptım yalnız. Son bulmayacak bir son. Ve asla son bulmadı." Kamuran Şipal'ın Türkçesiyle YKY yayımlamış, sevgililer gününde ne yaptığınız fark etmez, kışın Bachmann okuyun, bizim size yegane tavsiyemiz bu minvalde, ötesi size kalmış.

Sevgiler!

(Görsel, Magdalena Abakanowicz.)

13 Ekim 2010 Çarşamba

Hayatın çevirisi

İskelelere doğru seğirten kıçtan takma motorların gürültüsü, yükleri indiren adamların sesleri, soda, bira makarna ve domates konservesi taşıyan kamyonların köprülerde çıkardığı iniltilerle hayata dönüyor şehir. Her tarafından Venedik akan bu fotoğrafı, aşkı düşünerek çektim.
Bana aşık olsaydın, bu an farklı görünmezdi. Bana aşık olmasaydın da farklı görünmezdi; ama ben bu sahneyi, bana aşık olup olmaman üzerinden okudum, sanki aşk, hayatın çevirisiymiş gibi.

Belki de öyledir. Yoksa nasıl okuyacağız? Nasıl yazacağız? Gördüğümüz şeyi okur, ardından baştan yazarız; belki de, başka türlü yapmak yerine, buluşlarımızı üstlenmek daha iyidir.

Bak burada Aschenbach, Tadzio'nun peşinde; hiç ifade edemediği şeyi hayatında ilk kez hissediyor. Bak, burada bir kadın suyun üstünde yürüyor.

Hiç değilse bu, aşık olmaktan daha kolay.


(Jeanette Winterson, ÜÇ HARFLİ KELİME: AŞK. Çeviren: Sıla Okur.)

8 Şubat 2008 Cuma

aşkın tüm halleri

Mektup yazmak, iletişimin elektronik mecralara taşındığı günümüzde neredeyse unutulmuş bir uğraş.

Aşk mektubu yazmak, yani kişinin arzu nesnesine duygularını kağıt üzerinde silinmez bir kayıt olarak açık etme durumu ise sms, elektronik posta ve telefon aracılığıyla iletişimin son derece anlık ve gelgeç yaşandığı çağımızda sıradışı bir gayret ve özene işaret ediyor sanki.

Üç Harfli Kelime: Aşk, unutulmuş bir geleneği canlandırmaktan öte, çağdaş yazarların kaleminden günümüzde aşkı yansıtan mektuplar içeriyor. Pazarlanmasına alışkın olduğumuz gürül gürül romantik bir aşk fikrinden ziyade, daha gerçek, daha bireysel ve daha kapsamlı bir aşk bahis konusu olan. Kitap Mars’ın Dünya’ya yazdığı hiddet ve tutku dolu -Jonathan Lethem imzalı- mektupla açılıyor ve Francine Prose’un Kafka’ya sevgilisinin ağzından yazdığı metinden, Hari Kunzru’nun yürek burkan, yasaklar altındaki aşk mektubuna, Neil Gaiman’ın kurmaca pandomim sanatçısının takıntı haline getirdiği genç kadına yazdığı mektuba, Leonard Cohen’in kısa ve dokunaklı, kıskançlık ve tereddüt yüklü notuna değin uzanan katmanlı bir deste sunuyor okura. Üç harfli bir kelime sadece… Ama tanımları sonsuz, alt metinleri yüklü ve çağrışımları girift. Yazılanın ötesinde, yazılamamış, ifade edilememiş, belki de göz ardı edilip zamanın çarkında öğütülmüş tüm kelimelere karşı yükselen bir ağıt…

Karında kelebekler, kırmızı güller, kalp şekli çikolatalar değil de daha gerçek, daha can yakıcı, kimi zaman komik ve ironik, kimi zaman mesafeli, kimi zaman da aldırmazlık kalkanı altında; aşkı basite indirgeyen, kurallar çerçevesinde yaşanmasını şart koşan zihniyete karşı bir duruş içeriyor Üç Harfli Kelime: Aşk.

Üç Harfli Kelime: AŞK

‘‘Sevgilim,

Bu mektuba, bir karşılaşmanın önsözüne, resmi bir biçimde, bir açıklamayla, eski usulle başlayalım: Seni seviyorum… Bir daha söylüyorum: Seni seviyorum… Seni ilk gördüğümde dansçı olduğunu sandım, hâlâ da bir dansçı vücuduna sahip olduğunu düşünüyorum. Daha hiç konuşmadan, gülümseyişinden yabancı olduğunu anladım. Benim ülkemde kesik kesik gülümseriz; güneşin bulutların arasından yüzünü çıkarıp tarlaları aydınlattıktan sonra hemen geri çekilmesi gibi. Burada gülümseme değerli ve nadir bir şeydir. Ancak sen hep gülümsüyordun; gördüğün her şey seni mutlu ediyormuş gibi. Beni ilk gördüğünde gülümsedin, daha güzel güldü gözlerin. Sen güldün ve ben kayboldum; bir ormana düşmüş, evinin yolunu bir daha hiç bulamayacak bir çocuk gibi...’’ - Neil Gaiman

‘‘Derler ki, insan âşık olduğunda, gündelik dünyanın yanında ilerleyen yeni bir paralel evrene girermiş. Başka hiç kimsenin giremeyeceği küçük bir evrenmiş bu; iki kişilik bir ülke, özel, fanus gibi korunaklı, hiç bitmeyen bir esprinin içinde yaşarmışçasına mutlu. Ama bence bu doğru değil. Bence gerçek evren, aşk bitince patlayarak saçılan tehlike; insanın dünyası yıkılıp tutunacak bir dalı kalmadığında ortaya çıkan gerçeklik. Ben şimdi bu gerçekliğin içindeyim. ’’ - Douglas Coupland

‘‘Bu kadar çabuk yazmanın en kötü tarafı, yazacak hiçbir şey olmaması - bir yandan da çok şey olması! Tek bir gecenin ardından bütün coğrafyamı altüst ettin. Metroda eve dönerken bile hissettim bunu; yolcular büyüleyici görünüyor, içimi sızlatan dokunaklı öyküler anlatacak gibi duruyorlardı. Bana baktılar hep, biliyor musun? Üstüm başım biraz dağınıktı tabii (senin suçun!) ama bunun dikkat çektiğini düşünmüyorum. Başka bir halim vardı. Tatminle, insanı isyan ettiren bir kendinden memnuniyetle dolup taşıyordum. Kendimle karşılaştırdığımda sefil haldeydi diğer yolcular. Renkler bile değişmişti. ’’ – Lionel Shriver

‘‘Sensiz üşüyorum Jean. Sende benim dengemi bozan ne varsa, onu istiyorum şimdi.’’ – Peter Behrens