5 Kasım 2018 Pazartesi

Zaman


Asla karşılaşmayacağız ancak bilmeni istediğim bir şey var. Benim zamanım senin zamanınla aynı değil. Senin zamanın sana, benim zamanım bana ait. Bizim ânımız aynı değil. Peki bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu, zamanın var olmadığı anlamına geliyor. Bir kez daha söyleyeyim mi? Zaman maman yok. Yaşam ve ölüm var. İnsanlar ve hayvanlar var. Düşüncelerimiz var. Evren var. Ama zaman yok. Keyfine bak. Şimdi kendini daha iyi hissediyor musun? Ben daha iyi hissediyorum. İşler iyiye gidecek. İyi günler.

(Erlend Loe; Naif. Süper. Çeviren: Dilek Başak. Görselde, farklı edisyonlarıyla Naif. Süper.)

2 Kasım 2018 Cuma

Tekinsiz

"Tekinsiz ev diye bir şey yoktur; insanlardır tekinsiz olan. En dehşetli hayaller zaten insan zihninin içinde yuvalanmıştır; bunlar, dışarı çıkmak ve o buz gibi pençelerini size geçirmek için bilinçaltı mahzeninin kapılarının açılmasını, böylelikle dışarıya sızmayı bekler. Bu hikayede ev, kahramanların zihinleriyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor; şevkle, gaddarlığının tadını çıkararak. İnsanın kendi duyuları, kendi zihni tarafından aldatılmasından daha beter bir şey var mı ki?"

(Joe Hill, babası Stephen King'i de epey etkilemiş olan Shirley Jackson'ın Tepedeki Ev'inden bahsediyor. Roman, bugünlerde Netflix uyarlamasıyla yeniden gündemde biliyorsunuz; Jackson'ın romanı diziden epey farklı, biz bu ikisini, yani Flanagan'ın Netflix uyarlaması ile romanı kıyaslayan bir yazı da yayımlayacağız burada yakında... Shirley Jackson'ın bu aralar yeniden gündeme gelmiş olduğunu fark etmeyen kaldıysa ekleyelim; Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yeni beyazperde uyarlaması hazırlanadursun, Shirley Jackson'ın yaşamı da, başrolünde Emmy ödüllü Elizabeth Moss'un yer aldığı Shirley adlı filmle sinemaya uyarlanıyor - bu müthiş yazarı keşfetmediyseniz henüz, bizden söylemesi...)




31 Ekim 2018 Çarşamba

Denge

I.

Bir hikâye nasıl anlatılır? David Grossman, tamamı bir komedi kulübündeki gösteriye odaklı romanı Bir At Bara Girmiş’te kendi hikâyesi ile yüzleşen bir komedyeni anlatıyor. Grossman, ona Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazandıran ve bir stand-up gösterisini esas alan romanı yazmadan ne önce ne de sonra bir komedi kulübünden içeriye adım attığını söylemiş. Öte yandan bu, o kadar kanıksanmış bir pratik ki kaçış olası değil; bizzat izlemeden de bir komedi kulübünün atmosferini tanımak mümkün.

Bir At Bara Girmiş, sahnede geçmişiyle hesaplaşan bir adamın romanı. Bir komedi kulübünün çatısı altında, seyircilerin huzurunda. Format belli burada; komedyen, spotların altındaki gösterisine birkaç fıkra ile, seyirciye ufak ufak sataşarak başlıyor... Fakat sonra, kendi üzerindeki spotları alıp ergenlik yıllarında kalmış dehşetli bir anıya çeviriyor ve geçmişinin temellerini irdeliyor. Kimse ilk gençliğinden hasar almaksızın çıkamıyor ve aile dedikleri, birbirinin açık yaralarına, çıkmazlarına, kabuslarına şahit olarak yaşayıp giden insanlardan oluşuyor.

Bu alışılmadık ortamın anlatılan hikâyenin tesirine katkısı büyük; komedi kulüpleri hoyrat yerler sonuçta ve sahnedekinin kalabalığı eğlendirmek gibi bir görevi var. Çerçevesi belirli olan bu etkinlik, çerçeveye sığmayan bir hikâye ile sınanıyor. Kahkaha atmaya gelmiş izleyici, hakikat ile sınanıyor... Ne ki bu, gözü yaşlı bir palyaçonun romanı değil; sahnede dikilen ve sonunu sadece kendisinin bildiği bir hikâyeyi anlatmaya koyulan adam kırgınlığı, kırılganlığı ve yaralarıyla yeniden var ediyor kendini, yaşamının yükü ve varlığının hafifliği, kendi hakikati ile. Basmakalıp fıkralardan komedi klişelerine uzanması beklenen bir düzlemde oyunu bozan bir hamle bu; bir yırtılma anı... Suskunluğun bozumu; gerçeğin aktarımı.

David Grossman, Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan söyleşisinde şöyle diyor: "Yazdığım her şey, edebiyatımın tamamı sanırım bu meseleyle, bizleri birer kurban haline sokan durumlarda kurban rolünü reddetmekle ilgili." Korkunç bir anıyı sesli olarak aktarabilmek, mutlak bir yalnızlık duygusu eşliğinde tecrübe edilmiş bir olayı sahiplenip dönüştürmek ve ona, nihayetinde, hükmedebilmek ya da sadece altında ezilmeden ayakta durabilmek... Yaşamın, başa gelenin kurbanı, edilgen hedefi olmaktan çıkmak ve var olabilmek.

II.

Bir hikâye nasıl anlatılır? Bir giriş, gelişme ve sonuç ile... Peki ya anlattığımız şey, doğrusal bir yol izlemeyecekse? Ya esas anlatma ihtiyacı duyduğumuz şeyi hikâyeye gizlememiz, aralara ufak tefek öykücükler serpiştirmemiz ve doğrusal bir yol izlermiş gibi anlattığımız öykünün içine o esas şeyi bir kaya gibi bırakmamız, yükümüzden kurtulmamız gerekiyorsa? Tekrar soralım: Bir hikâye nasıl anlatılır?

III.

Bir At Bara Girmiş’te iki anlatıcı var; biri, sahnede öyküsünü anlatan adam; diğeri ise onu izlemesi için sahnedeki adam tarafından oraya çağrılan (ve okur için yegâne olan) anlatıcı. Bu ikisi, birer cambaz gibi salınıyor geçmişin halatları üzerinde... Paylaştıkları ve sezinleseler de deşmedikleri sırlar birer duvar gibi yükseliyor önlerinde. O sırlar ki, okurun da önünde...

IV.

David Grossman, Cumhuriyet Kitap söyleşisinde şöyle diyor: “Belki de yazar olmamı sağlayan şey budur: Her hakikat anlatısının farklı bakış açılarıyla okunabileceği düşüncesi.”

(Görsel: Doug Aitken. Bir At Bara Girmiş, Aylin Ülçer'in güzel çevirisiyle şimdi kitapçılarda.)

10 Ekim 2018 Çarşamba

Dil



LARB: Tawada'yı tanımayan okurlar için onun hakkında ne söylemek istersiniz?

Susan Bernofsky: Hmm nereden başlasam? Kafka'yı sever. Şekilden şekle girmekten hoşlanır. Yanlış anlamaları sever. Yanlış dilde konuşmayı sever. Ve benim en sevdiğim şey ise şu, Tawada dili nasıl kullandığınıza ciddi ciddi kafa yorduğunuzda ne olduğundan bahsedip durur ki bunu yapamaz hale gelirsiniz. Eğer ana dilinizi akıcı bir biçimde konuşuyorsanız, bu, onun için bir sorun teşkil eder. Tawada, ne söylediğiniz ve nasıl söylediğiniz hakkında gerçekten düşünmeye başladığınızda ne olduğunu irdeler.

(İngilizce çevirmeni Susan Bernofsky, çift dilli yazar Yoko Tawada'yı anlatıyor.)

9 Ekim 2018 Salı

Koku




(...)

Wolfgang ile aramızda bir buz perdesi vardı. Buz görünüşte sert bir malzemedir ama vücut ısısıyla temasa geçerse hızla erir. Kolumu Wolfgang’ın omzuna koydum, şaka yollu, ama sıkıca. Şaşılacak kadar çabuk ve çevik bir biçimde kurtardı kendini ve ciddi bir ifade takındı. “Size biraz kâğıt ve bir dolmakalem getirdim,” dedi. “Eseriniz üzerinde çalışmanızı sürdürmenizi isteriz. Çalışmaya mümkün olduğunca erken başlamalısınız ki olabildiğince erken bitsin. Size bunun için bir ücret ödeyeceğimize dair güvence veriyoruz.” Wolfgang’ın ağzı yalan kokuyordu. Yalanın değişik türleri vardır, her biri farklı kokar. Bu durumda onunki kuşku kokuluydu. Wolfgang muhtemelen kendi fikrini dile getirmiyor, amirinin sözlerini tekrarlıyordu. Wolfgang bir yalancıydı, ama şans eseri henüz genç bir yalancıydı. Kokusu hâlâ bir çocuk olduğunu ele veriyordu; kokular yalan söyleyemez. Oyun olsun diye bir tekme attım ona, tepki vermeyince bir tane daha. Ağzını büzüp, “Yapma!” dedi, ama benimle güreşmek için duyduğu çocuksu isteği daha fazla bastıramadı. Onu yere yıktım, ezmemek için çaba gösteriyordum.

Oynaşırken yalanın kokusu kayboldu bedeninden.

(...)


(Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada. Çeviren: Zehra Kurttekin.)

8 Ekim 2018 Pazartesi

Beyaz


Yoko Tawada'nın anlatısı, hayvanların insan gibi davrandığı fablların aksine ayıları insanlaştırmıyor; onları konuşturup üzerlerine insansı bir giysi giydirmiyor. Üç kuşak ayı ile üçe bölünmüş bir metin bu, ama anılarını yazmak üzere masanın başına geçen, içlerinden sadece biri... Bu ayılar, yazı ile deneyler yapmaktan, anlatıcı sesi ile oynamaktan çekinmiyor, hakikat ile kurmaca, hafıza ile uydurmaca arasındaki sınırları bulandırarak sayfalarda dans edercesine geziniyor. Tawada, ayıları yeriden edilmiş birer mülteci gibi yerleştiriyor insanların dünyasına; kendi ortamlarından koparılıp başka alemlere savrulmuş canlılar olarak. Üç kuşak ayının farklı tecrübelerini birbirine bağlayan tek temel unsur, kendi hikâyelerine sahip çıkmaları... karın değil, boş saf sayfanın beyazlığına bakmaları.

Bir Kutup Ayısının Anıları yazmanın, yazarak yaratmanın romanı.



5 Ekim 2018 Cuma

N-n-n

Notlar, dert ve tasayı unutturma garantili ayılar ile geri döndü!

Sizin ayınız hangisi: Paddington? Ayı Yogi? Winnie the Pooh? Baloo? Iorek Byrnison? Fozzie? Revenant ayısı? Brad Pitt'in ruh eşi olan Legends of the Fall ayısı? Ayı: Bir Sevgi Filmi'nin ayısı? Maşa ve Koca Ayı? Yerli ve milli ayımız Datvi? Ölüme mahkum edilen bahtsız Bruno? Japonya'nın dünyaya armağanı Kumamon ayısı?

Buradan buyrun: The Arctic Tale. Gökyüzünde ayılar: Ursa Major & Ursa Minör. Ayılar ve insanlar: Ainu halkı. Soralım: Ayının en iyi dostu ayı mıdır? Yabanda ayı görüldüğünde yapılacaklar. Jean Marie Donat'ın muhteşem ayıları ve insanları. Grizzly Man: Bir Werner Herzog belgeseli. Meryl Streep'in anlatımıyla: To the Arctic. Son olarak acayip bir güzellik: Kutup Ayıları gibi Oynaşmak.

Ayılar ve insanların ortak tarihini deşmek için Bernd Brunner'ın harika bir kitabı olduğunu belirtelim ve sizi oraya yönlendirelim: Ayılar, Kısa Bir Tarih. 

Kutup ayıları hakkında bilinmeyen on gerçek. Bu listede tek bir bağlantıya tıklayacaksanız eğer, o da bu olsun: İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi, WWF Raporu.

Bir Kutup Ayısının Anıları şimdi raflarda, göz atmayı ihmal etmeyin.

Kapanışı buzullar kadar serin bir çalma listesi ile yapalım: Bir Kutup Ayısının Anıları.

İyi tatiller!



4 Ekim 2018 Perşembe

Ne?


Yazmak müthiş bir uğraş. Son yazdığım cümleye gözümü dikmiş bakarken başım döndü. Neredeyim ben tam olarak, hikâyemin içine dalmış, buralardan uzaklaşmışım. Geri dönebilmek için gözlerimi yazıdan ayırdım, pencere yönüne çevirdim, sonra yeniden buraya, şimdiye döndüm. Ama burası neresi ve şimdi dediğim ne zaman?

(Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada. Almanca orijinal metinden çeviri: Zehra Kurttekin. Videolarda küçük Knut ve tuhaf gerçek yaşamından bazı görüntüler var, öte yandan gerçek ne ve ne zaman ki?)


3 Ekim 2018 Çarşamba

Ayı-Yazı



Yoko Tawada’nın tuhaf ve büyüleyici romanı Bir Kutup Ayısının Anıları, üç kuşak kutup ayısını üç ayrı yerde, farklı şartlar dahilinde çıkarıyor karşımıza. İlki Sovyetler Birliği’nde yaşayan ve geçmişte kalmış nahoş anılarını yazarak kendini manen temize çekmeyi, sağalmayı keşfeden bir ayı; bu ilk bölüm, esprileri ve “ayıca” konuşan kahramanıyla baş döndürücü bir biçimde ilerliyor ve kurmacanın doğasını irdeliyor: kalem tutan bir ayının pençesi ile. İkinci bölümde anlatıcı, Doğu Almanya’da bir sirkte çalışan ve Toska adlı dişi kutup ayısıyla gösteri yapan bir kadın ya da biz, öyle olduğunu düşünüyoruz; ayılar söz konusu olduğunda insanlarla sınırlar bulanık, malumunuz; bu bölümde de düşle gerçek, insan ile ayı birbirine karışıyor... (Bu insan dişisiyle kutup ayısının gösterisi Ölüm Öpücüğü adını taşıyor ve edebiyatta rastladığım en tensel öpücük tasvirini barındırıyor.) Üçüncü bölümde ise karşımıza bir yıldız, Berlin Hayvanat Bahçesi’nin en meşhur sakini Knut çıkıyor; Knut, annesi Tosya tarafından reddedildiği için insanlar tarafından yetiştirilen dünya tatlısı bir kutup ayısı yavrusu; kendini bir Berlin sakini olarak görüyor, diğer canlılarla eşit haklar talep ediyor ve bakıcısı olan adamı annesi biliyor. Bu üç ayı da, kendi hikâyelerinin anlatıcıları olarak belli bir yetke ile yaklaşıyor dünyaya ve insan-merkezci bir medeniyetin en önemli buluşlarından biri olan yazıyı kullanarak hayvan odaklı bir dünya inşa ediyor.

Tawada’nın metni pek çok açıdan büyüleyici; hayvanların dünyasına tuttuğu ve oradan insanlara yansıttığı ışık, romanı bir parça sihirli kılıyor. Ayılar, yaşamayı, yaşamla başa çıkmayı ve kurmaca ile var olmayı tekrar tekrar keşfederken Bir Kutup Ayısının Anıları, hassas ve incelikli olduğu kadar güçlü bir metin olarak sese soluğa bürünüyor. Anlatması güç, okuma deneyimi benzersiz güzellikte bir roman bu, blog yazarınızın son zamanlarda meşgul olmaktan en çok mutluluk duyduğu iki metinden biri.

Kar düşleri kuranlara, yazıya ve kurmacaya dair kafa yoranlara ve -Kafka ve Bulgakov ile kıyaslansa da- aslında kimselere benzemeyen farklı bir yazarla tanışmak isteyenlere özellikle tavsiye ederiz.

(Mikro-blog ortamları şahlanıp gideli beri buralar biraz sessiz ama kış geliyor, inlerimize sahip çıkmamız gerek... Yani görüşürüz, takipte kalın. En üst görselde minik Knut, hayvanat bahçesi ziyaretçilerini selamlıyor; aşağıda ise adını bilmediğimiz bir akrabası, bizlere el sallıyor.)





2 Ekim 2018 Salı

Ayılar ve insanlar








Bir kutup ayısının hayatında sıradan bir gün nasıl geçer? Karada yaşayan etobur memelilerin bu en irileri, bugünlerde küresel iklim değişikliğinin yol açtığı değişikliklere karşın yaşam mücadelesi veriyor. Kutup ayıları, sayıları azaldığı için (yirmi bin civarında) artık zaman zaman boz ayılarla çiftleşiyorlar ve onlara buzların üzerinde değil, açık denizlerde yüzer, hatta kimi zaman boğulurken rastlamak çok da olağan dışı sayılmıyor... Diğer ayılar gibi aylar süren bir kış uykusuna yatmayan bu güzel canlılarda yalnızca dişiler, sonbahar ve kış aylarında gebeyken karda bir mağara kazıp içeride kış uykusu benzeri bir süreç yaşıyor ve bir, iki ya da üç yavru doğurdukları aralık ayından mart ya da nisana değin metabolizmayı yavaşlatarak, yemeden, içmeden, kör ve savunmasız dünyaya gelen anneye tamamen bağımlı yavrularını besliyor. Kutup ayıları, çıkardıkları sesler, yaydıkları kokular ve beden dillerinin yardımıyla birbirleriyle iletişim kuruyor ve pek çok kültürde, insan soyunun ayılardan geldiğine dair inanışlara rastlanıyor.

İnsanların ayılarla etkileşimi, diğer hayvanlara nazaran biraz daha karışık. Özellikle Batı’da çocuklar oyuncak bir ayıları olmadan büyümezken insanlar, tarih boyunca yakaladıkları, avladıkları ya da eğittikleri bu muazzam canlılara hem saygı duymuş hem de onları yermekten, işkence etmekten çekinmemiş. Oysa Rusya’dan Japonya’ya ya da Kuzey Amerika’ya varan folk mitolojilerinde ayılar, belki de iki ayaklarının üzerinde tıpkı insanlar gibi dikilebildiklerinden, insana en çok benzeyen varlıklar arasında anılıyor, öyle ki kimi halklar, insanların ayıya dönüşebileceğine, ayıların insanların bedenine girebileceğine ve ayıların insanların konuştuklarını anlayabileceğine inanıyor.

Ayılar ve insanlar - sınırlar bulanık.

(Yarın buradan devam...)

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Bütün isimler






İsimler dar bir alanda anlam yaratmanızı sağlarlar - fikir üretmenize, sorular sormanıza yol açarlar. Hoşuma giden bir şeydir bu benim. Elbette, dikkatli olmanız şarttır. Kimi zaman okuru yabancılaştırabilir isimler; kahramanın metaforik bir ismin ağır yükünü sırtlanması başlı başına bir dolaylama haline gelebilir. Kahraman bir kişi olarak etlenip canlanamadan önce bir araca dönüşür ki bu, eserinde duygusal yakınlık zemini sağlamaya çalışan yazar için elverişsiz bir durumdur. Bitmek bilmeyen bir mücadeledir bu, oyunbazlık arzusu ve katı bir duygu düzleminde irtibat çabası arasında.

(Joshua Ferris, Paris Review söyleşisi. Görseller, Leipzig Kitap Fuarı'ndaki En Güzel Kitaplar (Schönste Bücher) alanından.)

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Şarkı


Dün gece İstanbul'dan Nick Cave geçti - blog'daki etiketi takip ederseniz, Bunny Munro'nun Ölümü'nü yayımladığımız süreçte kendisi ile yaptığımız söyleşiden hakkında yazılıp çizilenlere varana değin tarayabilirsiniz. Bunny Munro halen sanatçının son romanı; öte yandan Cave'in Türkçede en son yayımlanan kitabı, Sırtlan Kitap'ın yayımladığı Kusmuk Torbası Şarkısı. Fotoğraf Nick Cave'in Berlin'de yaşadığı dönemden; dağınıklığın yaratıcılığı körüklediği söylenir; doğru mu? Son olarak Nick Cave'in Berlin yılları demişken şuraya bir belgesel bırakalım, lazım olur. Kapanışta, yine Sırtlan etiketiyle bir kitaba, Berlin Efsaneleri'ne bir geçit açalım ve onun yanına bir başka çizgi romanı, Berlin - Taş Şehir'i yerleştirirken Cave'in Berlin günlerine bir de buradan bakalım.

Berlin'deki dostlarımıza ve Berlin semalarına selamlarımızla...


26 Haziran 2018 Salı

Muazzam



Kütüphane kitaplarını özene bezene seçerdim. Evimizde de kitaplar vardı elbette, babamın çalışma odasında iki duvar kitapla kaplıydı ama ben peri masallarından ve tarih kitaplarından hoşlanıyordum, Constance ise yemek kitaplarını seviyordu. Julian Amca eline hiç kitap almasa da akşamları, kendisi kâğıtlarıyla uğraşırken Constance'ın okuduğunu görmekten hoşlanırdı ve ara sıra uzanıp ona bakarak memnun memnun başını sallardı. 

"Ne okuyorsun tatlım? Hanımefendilerin eline kitap ne de çok yakışıyor."

"Yemek Pişirme Sanatı diye bir şey okuyorum Julian Amca."

"Muazzam."

(Shirley Jackson, Biz Hep Şatoda Yaşadık. Çeviren: Berrak Göçer. Çağdaş gotik edebiyatın klasiklerinden Biz Hep Şatoda Yaşadık, iki kız kardeşin romanı ya da güvenilmez bir anlatıcının... İçeriyle dışarının, ana rahmi gibi de görülebilecek bir yuvanın ve tılsımlarla kabusların, alametlerle felaketlerin romanı... Shirley Jackson, kendilerini eve kapatan bu iki kız kardeşin romanını yazdığında agorafobiyle boğuşuyor, kimi zaman aylarca evinden çıkmıyordu. Görsel Jackson ile doğrudan alakalı değil, Nan Goldin'e ait.)

19 Haziran 2018 Salı

Saklı!



Bu filmle, The Circle ile ilgili en iyi şey, Tom Hanks'in, Silikon Vadisi'nden çıkma gıcık teknoloji adamı rolüne cuk oturmuş olması sanıyorum...

Bu tanıtım filminin altında bir de Mark Zuckerberg bağlantısı bırakayım da gelecek, şimdiki zaman, hepsi birbirine karışsın.

Distopya mı demiştik? Bir daha düşünelim.


18 Haziran 2018 Pazartesi

Yalan



Aklıma yıllar boyunca çekilen okul portreleri geldi; sevgi dolu bir okşayış kisvesi altında kalkan saçları düzelten, yalanmış avuçlar; şık ve rahatsız giysilerini giydirirken çocukların çizgi film izlemesine izin verme; “doğal” bir gülümsemenin değerini söylemeden ima etmeye çalışma. Fotoğraflar eninde sonunda hep aynı çıkardı; zorla gülümseyen kapalı dudaklar, boşluğa anlamsızca bakan gözler - Diane Arbus’un kullanmayıp attıkları gibi. Ama o fotoğrafları seviyordum. İlan ettikleri gerçeği, çocukların rol kesememesini seviyordum. Henüz samimiyetsizliklerini gizleme becerisine sahip değildiler belki de. Çok güzel gülümser çocuklar, o kesin, ama sahte gülümsemeler konusunda berbattırlar. 

Yalandan gülümsemeyi becerememekti çocukluk.

(Jonathan Safran Foer, Buradayım. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Görselde nedense çok sevdiğim bir fotoğraf, Jim Henson ve ekibi, karakterleri Edi ve Büdü'ye can veriyor.)

13 Haziran 2018 Çarşamba

Kim?

Jack Kerouac, tüm yazdıklarının Duluoz Söylencesi başlıklı bir yapıtta bir araya gelmesini dilediğini, yazdıklarının her zaman gerçeklerden beslendiğini ve edebiyatın "hakiki" olması gerektiğini düşündüğünü belirtiyor; bu, tabii bu denli basit değil, yazar hakikati yazınında bir model olarak kullansa da bire bir olan biteni dökmüyor sayfalara, yaratıcı özgürlüğüyle gerçekleri düşlüyor daha ziyade, açılımları ve izdüşümleriyle birlikte, daha zengin ve daha derinlikli bir minvalde... Yayınevi, onu efsaneleştiren metinlerini okurla buluşturken, dava açılması çekincesiyle kişi adlarının değiştirilmesinde ısrar etmiş, ancak biraz irdelerseniz kimin kim olduğunu çıkarmak yeterince kolay. Yukarıda, Zen Kaçıkları'nın kahramanlarını görüyorsunuz; ama bize sorarsanız, bu kitabın esas kahramanı, asıl karakteri bir sensei gibi çizilen Japhy Ryder, yani muhteşem Gary Snyder.

Aşağıdaki görselde Kerouac'ın bu kitabında da bahsettiği, yangın gözcülüğü yaparken bir başına yaşadığı dağların zirvesindeki kulübe yer alıyor.

Sizin de manzaranız güzel olsun der, huzurlarınızdan çekiliriz.


11 Haziran 2018 Pazartesi

Frida



Dünkü Guardian'da, Dişlerimin Hikâyesi ve Kalabalıkta Yüzler'in yazarı Valeria Luiselli, Londra'daki Victoria and Albert Müzesi'nin yeni Frida sergisinin açılışı öncesinde bugün artık bir tüketim nesnesine dönmüş Frida Kahlo hakkında yazmış - Eğer siz de bu Frida fetişine doyduysanız bir göz atmanızı öneririz:

Frida, pervasız kaltak. Frida, sakat sanatçı. Frida, radikal feminizmin sembolü. Frida, Diego'nun kurbanı. Frida, şık, akışkan cinsiyetli, güzel ve dehşetli ikon. Frida çantaları, Frida anahtarlıkları, Frida t-shirt'leri ve bu yıl yeni çıkan Frida Barbie bebeği. (Kaşları ayrık.) Frida tüm dünyanın ilgisine ve ticari sömürüye maruz kaldı. Küratörler, tarihçiler, sanatçılar, oyuncular, eylemciler, Meksika elçileri, müzeler ve Madonna tarafından kullanıldı.

Yıllar içinde, bu çığ gibi büyüyen ilgi Frida'nın eserlerini gölgede bırakarak sığ bir Frida kültüne geçit verdi. Bazı eleştirmenler onu naif, az gelişmiş, hasbelkader bir sanatçı olarak değerlendiren görüşlere karşı çıksa da, hakkındaki anlatıların çoğu onu coğrafi bakımdan marjinal bir ressam olarak konumlandırmayı sürdürüyor: gelişmekte olan dünyadan çıkma, "keşfedilmeyi" uman, sesten yoksun, halen "çevrilmeyi" bekleyen bir özne, pek çok benzeri gibi.

(...)

(Yazının tamamı için buraya.)



1 Haziran 2018 Cuma

Dharma!



Bizim çelimsiz Azize Teresa ipsizi tanıdığım ilk gerçek Dharma Serserisi’ydi, ikincisi ise tam manasıyla bir numaralı Dharma Serserisi olan Japhy Ryder’dı, zaten bu lafı da o çıkarmıştı. Japhy Ryder, Oregon’un doğusunda, bir dağ başında büyümüş bir fırlamaydı; ormanlar içinde babası, anası ve kız kardeşiyle yaşarmış; daha çocukken ormancılık, bıçkıcılık, çiftçilik yapmış, üstelik hayvanlara ve Kızılderili söylencelerine meraklıymış, öyle ki, allem edip kallem edip koleje girdiğinde antropoloji bölümünün hazırlık kurslarında okutulanları su gibi biliyormuş, sonraları da Kızılderili mitolojisini yalayıp yutarak bu konuları özgün metinlerden bile izleyebilir duruma gelmiş. Ardından Çince ve Japonca öğrenerek bir doğubilimci olup çıkmış ve bütün Dharma Serserileri’nin pirleri olan Çinli, Japon Zen Kaçıkları’nı keşfetmiş. - (Jack Kerouac, Zen Kaçıkları'nda (Gary Snyder'dan ilhamla yarattığı kahraman) Japhy Ryder'ı anlatıyor. (Çeviren: Nevzat Erkmen.)) 




"Bir şair olarak değerlerim oldukça eskiye dayanıyor. Geç Paleolitik döneme kadar gidiyor bunlar: toprağın bereketi, hayvanların büyüsü, yalnızlığın sağladığı kuvvet-görüsü, başlangıcın dehşeti ve yeniden doğum, dans sevgisi ve esrimesi, kabilenin imece işleri. Hem tarihi hem doğayı bulunduruyorum aklımda, şiirlerimin şeylerin gerçek ölçüsüne yaklaşması, zamanımızın cehaleti ve dengesizliğine karşı koymaları için." - Gary Snyder, A Controversy of Poets.



(Görseller, sırasıyla: 1. (Ayakta) Gary Snyder ve Philip Whalen. 2. Ön sıra, sağdan ikinci, gözleri kapalı çıkmış Gary Snyder ve tayfa. 3. Geri planda Himalayalar ve soldan sağa Gary Snyder, Peter Orlovsky, Allen Ginsberg.)  

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Perde


Jonathan Safran Foer'in Hayvan Yemek adlı kitabı, nihayet, yapımcılığını da üstlenen Natalie Portman'ın anlatımıyla beyazperdede... Foer, bu kitapta tabaklarımızda yatanların gerçek öyküsünü anlatıyor ve sinai hayvancılık çağında et yemenin perde arkasını bizlere aktarıyor. Yazar, insanları vejetaryenliğe davet etmektense bilgilendirmeyi önemsediğini belirtmiş ve bugün, bu devirde, yediklerimize ve yaşamlarımıza dair seçimlerimizi yaparken karanlıkta kalmanın kabul edilemez olduğunu düşündüğünü eklemiş. Çağdaş edebiyatın en önemli kalemlerinden birinin edebiyatından aşina olduğumuz özgün bakış açısıyla çağın hakikatlerini ele alması hakikaten çarpıcı; Hayvan Yemek çatalımızı sapladığımız şeyin ne olduğunu, bize neler olduğunu görmekten çekinmeyenlere açık bir davet.

27 Nisan 2018 Cuma

Raflar






Yeni keşifler, eski dostlar... Bu seneki Londra Kitap Fuarı ziyaretimizde şehrin en sevdiğimiz kitapçılarına uğramayı ihmal etmedik; hepsini tek tek sayacak değilim ama yolunuz düşerse kişisel favorilerimden John Sandoe Books'a bir uğrayın, ufacık bir yere neler neler sığarmış görün ve keyfini çıkarın derim.

26 Nisan 2018 Perşembe

Önce


Hangimiz önce ölecek? Babette benden önce ölmek istediğini söylüyor, çünkü bensiz kendisini dayanılmaz biçimde yalnız ve mutsuz hissedermiş, hele ki çocuklar da büyümüş, başka yerlerde yaşıyor ise. Bu konuda çok katı. Ciddi ciddi benden evvel gitmek istiyor. Konuyu öyle hararetli bir biçimde tartışıyor ki bu hususta seçme hakkına sahip olduğumuzu düşündüğü çok açık. Ayrıca evde bakıma muhtaç çocuklar olduğu sürece bize bir şey olamayacağına inanıyor.  Ömrümüzün nispeten uzun olmasının garantisi çocuklarmış. Onlar ortalıkta olduğu sürece emniyetteymişiz. Fakat büyüyüp evden ayrıldıkları an, önden giden kendisi olmak istiyor. Buna neredeyse can atar gibi konuşuyor. Beklenmedik bir şekilde, sinsice, gece vakti sıvışıp giderek ölmemden korkuyor. Yaşama bağlı olmadığından değil; onu korkutan yalnız kalmak. Boşluk, kozmik karanlık algısı.

MasterCard, Visa, American Express.

(DeLillo, Don. Beyaz Gürültü. Çeviren: Handan Balkara. Görsel, Berlin'den, Kastanienallee'de bir dükkan önü.)

24 Nisan 2018 Salı

Hakikat



Bir kıyamet romanı yazmak amacıyla yola koyulmadım. Bireysel anlamda ölümü ele alan bir roman bu. Pek yaygın, fakat nadiren dile getirilen bir korkuyu, Jack Gladney'nin takıntılı ölüm korkusunu  kapsayıp etkisizleştirecek kadar büyük ve korkunç olan tek şey Hitler. Jack, Hitler'i ona karşı bir koruma aracı gibi kullanıyor; tutunabileceği her şeye tutunmak istiyor. 

(Basının taleplerini nadiren karşılayan Don DeLillo, NYRB'ye Beyaz Gürültü'yü anlatıyor. Jack Gladney, Don DeLillo'nun Beyaz Gürültü romanının başkahramanı, Hitler Çalışmaları ise onun profesyonel ilgi alanı... Gladney, bir Amerikan üniversitesinde kendi icadı olan bu departmanda Hitler konusunda ders veriyor, çocukları ve eşi ile birlikte kendine açtığı üniversite profesörü nişinde yaşantısını tehdit edebilecek türlü tehlikeden korunduğunu umuyor. Sonra, günün birinde bir bulut, yaşadıkları yere doğru yaklaşarak ufak çapta bir kıyamet koparıyor ve Gladney'nin görece güvenli yaşamı, TV'lerin haber bültenlerinde ya da gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde rastlanacak biçimde dökülmeye başlıyor...

Bu romanı ilk okuduğumda iki binli yılların başlarıydı; o sıralar en büyük eğlencesi süpermarket sayılacak, kasabadan hallice bir kentte yaşıyordum, meşhur (!) bir seri katilin doğduğu ve kimi cinayetlerini işlediği yer olarak da bilinen bir kentti burası (başka bir özelliği yoktu) ve oraya nasıl öyle birden bire sürüklendiğimi ben bile bilemiyordum; içinde bulunduğum ruh hali sürekli kaygıdan çökkünlüğe, çökkünlükten kaygıya kayarken küçücük ekranda felaket haberleri, cinayet haberleri, cinnet haberleri ve hepsinin bileşimi siyaset haberleri beliriyor, yaşamın kesif karanlığı hepimizi, her an yutacakmış gibi geliyordu. Beyaz Gürültü benim için yazılmıştı sanki, sadece bana ait bir gerçekliği paylaşır gibi; öte yandan hepimizi, halimizi, her şeyimizi en hakiki biçimde ortaya koyuyordu - yazarın sesi, yaşamın kendisine eşlik etse, sanki her şeyi o anlatsa, o zaman bir parça teselliye yer bulunabilirdi. Hayat, üniversitede alınan bir ders gibi bölümlere ayrılsa ve ödevler baştan belirlense her şey daha kolay olabilirdi.

Seneler sonra, bu romanı tekrar okurken yine benzer duygulara kapıldım; kendi ölümüme ve ardından yaşamıma bakar gibi tanıdık bir duygu, deja vu. İlk okuduğumda beni dehşete sürükleyen ilk kısım, dahiyane olmakla beraber bu defa o denli sarsmadı, ama öte yandan kitabın final kısmında yer alan bahis, Jack ve eşinin ilişkisi, paylaştıkları yalnızlık, adeta bağrımı deşti... Ne diyorduk, zaman; zaman ve yaşam.

Kurumlara gözü kapalı güvendiğimiz bir çağda olsaydık eğer, bu kitabın çağ manzarasını tanıtmak adına, hakikatı anlatmak adına okullarda okutulması gerektiğini söylerdim ama dünya öyle bir yer değil ve okullarda ne yapıldığını bilmiyorum, bu nedenle, sadece, birilerinin bu muhteşem romanla yeni tanışmasına vesile olacaksa eğer (yeniden) yayımlanmasında parmağım olduğu için kıvanç duyduğumu bildiriyorum.

Şimdi, her zamanki ketum çizgimin dışına çıktığım için kendimi bir şeylere vurmam gerektiğinden bana müsaade... Görüşmek üzere.)

((Yukarıdaki görsel Hayward Gallery'deki Andreas Gursky sergisinden - Toyota, Toys R Us ve kadrajdaki yabancı. Aşağıda, Chelsea dolaylarında bir inşaata ait duvar. Gökyüzü bizim, ama hiç kimsenin.))







5 Nisan 2018 Perşembe

Naif


Liste yapmak neden iyi gelir insana? Çünkü zaman kısıtlıdır ve hayat, kaos üzerine kaos tertip ederek insanı sarsmayı pek sever; biz biçare fanilere ancak zaman sonsuzmuş gibi davranmak ve süreğen kargaşayı (nafile biçimde) kontrol altına almaya çalışmak düşer. Erlend Loe, herkesin pek bir bilmiş, pek bir oyuncu, pek bir cambaz olduğu bir çağda düz, dürüst, doğrudan bir roman kahramanı yaratıyor; hayatın anlamını en basit ilkeler üzerinden sorgulayan, teselli arayan bir roman kahramanı... Naif. Süper, sadeliği ve zarafetiyle insanın içine işliyor; insanda acilen bisiklete binme, listeler düzme ve gülümseme ihtiyacı uyandırıyor.

Bu kitapta çok kötü bir şey olmuyor.
Bazı iyi şeyler oluyor.
Okuduklarınız size tanıdık ve gerçek geliyor.
Loe'nun sihirli dokunuşu da, bizce, burada yatıyor.
Yazar, basit şeyleri güzel, güzel şeyleri basit gösteriyor.

(Konu ile alakalı olduğu için listelerle ilgili bir bağlantı verelim: "Listeleri seviyoruz çünkü ölmek istemiyoruz." Görselde blog yazarınızın hayatının ilk beş yılında oldukça büyük önem taşıyan çekicini görüyorsunuz, kendisi şimdi de kalemlikte sürdürüyor yaşantısını... Naif kalmak dileğiyle.)

4 Nisan 2018 Çarşamba

Görüntü


Televizyonun sesi çok kısık olduğundan Babette'in neler söylediğini duyamıyorduk. Ama kimse sesi açma zahmetine girmedi. Önemli olan görüntüydü, Babette'in siyah-beyaz yüzü; hareketli ama aynı zamanda yassı, mesafeli, yalıtılmış, zamansız yüzü. Bu oydu, ama o değildi. Bir kez daha, Murray'nin doğru bir noktaya parmak basmış olabileceğini düşünmeye başladım. Dalgalar ve radyasyon. Şebekeden bir şey sızıyordu. Babette üzerimize bir ışık saçıyor, vücut buluyordu; yüz kasları gülümsemesi ve konuşması için çalışır, elektronik noktalar kaynaşırken, o, hiç durmadan oluşuyor ve yeniden oluşuyordu.   

(Don DeLillo, Beyaz Gürültü. Çeviren: Handan Balkara. Görseller: Ludwig Windstosser, Werbung für Energieversorgung.)


3 Nisan 2018 Salı

Ses


Spotify hesabımızı takip ediyor musunuz? Bu devirde, algoritma vasıtasıyla tam zevklerinize göre şarkı listeleri hazırlatabiliyorken belki abes ama yine de bulunsun: Sirenin Sesi. Eski takipçiler bilirler, bir zamanlar pek sevgili bir Grooveshark hesabımız vardı ama bütün bilgileri bir gecede, Grooveshark'ın kapanışıyla siber uzayda kayboldu, içinden çekip çıkarabildiğimiz enkaz ile de Spotify kuruldu. Kitap odaklı listelerimiz genelde bahis konusu metinlerin tetiklediği ruh hallerinden ilhamla hazırlanıyor, her birinde adını aldıkları romanlara göndermeler bulunuyor; kendi başına takılan listeler ise dönemsel hal, heyecan ve hezeyanları yansıtıyor - bir uğrayın, karıştırın, dilerseniz takibe alın, artık orası size kalmış, siz bilirsiniz. Şu sıralar benim canım sadece Beyaz Gürültü listesini dinlemek istiyor mesela, orada takıldım, herkesi beraberce paralize olmak üzere beklerim.