28 Aralık 2018 Cuma

Hayal

Bir kitabevi zamanın adasında nasıl yaşar, kendini nasıl var eder? Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler'de Beyoğlu'nun çeyrek asırlık değeri Robinson Crusoe 389'un çekirdek ekibinden Burçin Kimmet ile sohbet ettik; dinlemek isterseniz buraya buyrun. 🎧

Görseller, Robinson'un Facebook sayfasından; bu kayıtta da bahsettiğimiz imza gününden... Özlüyoruz.






27 Aralık 2018 Perşembe

Kör

"Peki bu işin içinden nasıl çıkacağım? Hesapta, beni gözlem yapmak ve dinlemekte, en ufak ipuçlarını dahi kaçırmamakta usta kılan yirmi beş yıllık tecrübeme rağmen nasıl bu denli kör olabildim de onun durumunu göremedim? Kendi derdimle nasıl bu denli bozabildim kafayı? Onun o hezeyanları ve asabi esprileri nasıl oldu da yanıp sönen ışıkların sara hastalarını etkilemesi gibi etkileyebildi beni? Nasıl sürekli kendi içime, kendi hayatıma dönüp durabildim?"

(David Grossman, Bir At Bara Girmiş. Çeviren: Aylin Ülçer.)

12 Aralık 2018 Çarşamba

Yeni


Etgar Keret'in yeni kitabı, yeni senede, yine ve elbette ki Avi Pardo çevirisiyle... Siren'de.

11 Aralık 2018 Salı

Bakış

...

Bu ara yeniden resim çizmeye başladım ve hayvanlara yoğunlaştım. Tam olarak ne zaman olduğunu gerçekten anımsamıyorum ama Alaska ve Idaho'da çektiğim bizon fotoğraflarını çizmeye koyuldum ve çizim bittiğinde, sanki metin yazılmadan tamamlanmayacakmış gibi göründü gözüme - ve en uygunu, bizonu yaratıcısıyla diyaloğa sokan cinsten bir metindi genellikle.


Bu bizon-ve-metin resimleri bir sürü memeliyi ve bir dizi diyaloğu içerecek şekilde gelişti. Hayvanlar bazen kendi varoluşlarını ya da amaçlarını sorguluyorlar. Bazen Eski Ahit'ten çıkma bir metin onları sarıp sarmalıyor, onlara bir misyon bahşediyor. Gelgelelim hayvan ile görünmeyen Tanrı'nın arasında bir gerilim oluşuyor genellikle ve ben, bunların hepsinde hayvanın ruhunu yansıtmaya çalışıyorum.

(Dave Eggers, LitHub'a bir sergide de derlenen hayvan çizimlerinin hikayesini anlatıyor.)



3 Aralık 2018 Pazartesi

Ödül


Edebiyat dünyasının en önemli payelerinden biri, Nobel Edebiyat Ödülü, bu yıl İsveç Akademisi'nde gelişen bir seri skandal doğrultusunda iptal edildi, biliyorsunuz; duyurular, Nobel Edebiyat Ödülü'nün 2019 yılında iki sahibi olacağı yönünde, tabii eğer akademi kendine çekidüzen verip yeni bir sayfa açmayı başarabilirse... 2017'de Kazuo Ishiguro'nun aldığı ödülün öncesinde, ortalığı ayağa kaldıran tartışmalar yaratacak bir biçimde bir müzisyen, Bob Dylan ödüle layık bulunmuştu.

Gayrı resmi podcast'imiz Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler'de, Kırmızı Kedi'nin yayımladığı Nobel Konuşmaları serileri kapsamında yer alan küçük ve şık Bob Dylan kitabının editörü Çağlayan Çevik ile buluştuk ve Bob Dylan edebiyatın neresinde sorusuna yanıt aradık. Sohbetimiz uzun ama Çağlayan kapanışta yayınevi mutfağında olan kimi metinlerden bahsediyor; onları bilhassa not düşmenizi tavsiye ederim. 

Kara Plak tarafından yayımlanan Dylan metni Kayıtlar için buraya, Dylan'ın Nobel konuşmasında andığı Moby Dick için buraya, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok için buraya ve Odysseia için buraya buyrun. Dylan'ı yeterince "edebi" bulmayanları Çehov öyküleri eşliğinde Blood on the Tracks dinleyerek hayatı sorgulamaya davet ediyorum; tabii bizim sohbetimizi de dinleyebilirsiniz. Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler, Soundcloud haricinde artık iTunes ve bağlantılı uygulamalarda mevcut; takip ederseniz seviniriz.

(Görselde Michael McClure, Bob Dylan ve Allen Ginsberg, eski günlerde.)

-------------

Nobel'de son durum neydi, ne olmuştu diyecek olursak: 1901'den bu yana Alfred Nobel'in vasiyeti doğrultusunda (1786'da kurulmuş) İsveç Akademisi tarafından takdim edilen Nobel Edebiyat Ödülü, kuruma uzanan birtakım yolsuzluk ve taciz/tecavüz vakalarıyla sarsılmakta; kabaca anlatırsak (zira olay dallı budaklı) skandalın merkezinde akademi üyelerinden birinin eşi (kendini Akademi'nin on dokuzuncu üyesi -Akademi'nin on sekiz üyesi var- olarak tanımlayan) Jean Claude Arnault yer alıyor ve Arnault, bahis yolsuzluğu ve zimmete para geçirmeden on sekiz kadına taciz ve tecavüze varan suçlarla mahkeme önüne çıkıp -kimi suçlardan- hüküm giyiyor; bu zamana değin otoritesi sorgulanmaksızın icraatına devam eden Akademi ise, bu olayın akabinde bölünüyor ve kimi üyelerin çekilmesiyle herhangi bir konuda karar alabilecek çoğunluğu yitiriyor. Eh, bu da, skandallar bir yana, ödülün neden bu yıl verilmediğini teknik olarak açıklıyor. İsveç Kralı'nın müdahalesiyle işleyişi yeniden düzenlenecek olan Akademi, yeni yapısına kavuştuktan sonra ödülü takdime devam edecek; en azından iddia bu yönde. Arnault'yu mahkeme karşısına çıkaran sürecin, MeToo hareketinin devamı niteliğinde olduğunu ve İsveç basınının, Akademi'deki koltuklara denk sayıda kurbanı saptayarak kadınlara taciz ve tecavüzü aleni bir davranış biçimine dönüştürdüğü herkes tarafından bilinen Arnault'yu hedeflediğini, bu esnada ABD'deki Weinstein vakasından güç aldığını söylemek gerek. Sular henüz durulmuş değil ama beklenen, Akademi'nin 2019 yılının sonbaharı gelip çatmadan yeni işleyiş biçimine kavuşup görevine devam etmesi, Akademi'den uzaklaştırılan suçluların cezalandırılması ve hizipleşmeler sonucunda suça ya da suçlulara arka çıkanların istifaya zorlanması yönünde. 

Nasıl sonuçlanacağını göreceğiz, ama eminim ki, umuyorum ki MeToo'nun değişim rüzgârını hissetmeye, erk zehirini kusa kusa iyileşmeye devam edeceğiz.

30 Kasım 2018 Cuma

Umut




Soru: Romanda kapanışa doğru bir Pessoa alıntısı geçiyor: “Bütün olmak için, var olmak yeter de artar.” Söyleşiyi bağlarken dünyanın dertleri karşısında bu düşünceyi paylaşıp paylaşmadığınızı sormak isterim: Var olduğumuz sürece bizler için hâlâ umut var mı sizce?

Ümitsizliğin ağırlığı son derece büyük. Eğer umutlu olmak istiyorsak umudu kendimiz yaratmalıyız ama. Umutta ısrarcı olmalı, en korkunç zamanlarda bile birbirlerine yardım eden insanların çıktığını ve insanlığın haysiyetinin korunduğunu anımsamalıyız. Bunu söylerken Orta Doğu mültecileri karşısında ahlaki bir sınav veren Avrupa’yı düşünüyorum, ve itiraf edeyim, bazen ben de ümitsizliğe kapılıyorum, özellikle de Donald Trump veya Putin gibilerinin dünyada yarattığı iklimi gördüğümde, ama sonra ümitsizliğe düşme lüksüm yok diyorum kendime. Çünkü ümitsizlik insanı felç eder, onu pasif bir kurban haline getirir. Herhangi bir durumun pasif kurbanı olmak benim kişisel olarak asla, asla kabullenemeyeceğim, beni insan olarak aşağılayan bir şey.

Belki de yazar olmamı sağlayan şey budur: Hakikat anlatısının farklı bakış açılarıyla okunabileceği düşüncesi.

(David Grossman, Cumhuriyet Kitap söyleşisi. Görseldeki iş: Stanley Dove. Aylin Ülçer çevirisiyle Bir At Bara Girmiş, Idefix En İyi 50 Roman seçkisinde 1 Numara.)

23 Kasım 2018 Cuma

Ördek!


Plastik ördekler nereleri gezebilir? İnsanların hayvanlara dair hikâyeler icat edip durma ihtiyacı nedendir? Kurmacada hayvanlar, kendilerini bize nasıl sevdirebilir?

Geçen hafta başladığımız podcast'imiz Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler, ikinci bölümünde kurmacada hayvanları ele alıyor. Konuğumuz yönetmen Ayşe Ünal ile okyanusa dökülen 28.800 plastik ördeğin macerasını, Kafka'nın, Orwell'in, Carroll'ın yarattığı kitap kahramanlarını, animasyon ile can verilen kurmaca hayvanları, en sevdiğimiz çocuk kitaplarından Küçük Kara Balık'ı ve Bir Kutup Ayısının Anıları'nı konuştuk.

Dinlemek ve her şey bir yana, aşağıdaki görselde yer alan mandarin ördeğinin hikayesini öğrenmek isterseniz buraya buyrun.



15 Kasım 2018 Perşembe

Nasıl?


(...) 

SEVGİ NASIL CANLANDIRILIR

Sevgi olumlu bir duygu değildir. Tanrı’nın lütfu da değildir, lanet de. Lanet sayılabilecek bir lütuftur sevgi ve aynı zamanda değildir. İNSANIN ÇOCUKLARINA DUYDUĞU SEVGİ, ÇOCUK SEVGİSİ, EŞ SEVGİSİ, EBEVEYN SEVGİSİ, AKRABA SEVGİSİ, AİLE FİKRİ SEVGİSİ değildir. MUSEVİLİK SEVGİSİ, YAHUDİLİK SEVGİSİ değildir, İSRAİL SEVGİSİ değildir, TANRI SEVGİSİ değildir. MESLEK SEVGİSİ, ÖZSEVGİ değildir. KENDİNİ SEVMEK bile ÖZSEVGİ değildir. ULUS SEVGİSİ, VATAN SEVGİSİ, YUVA SEVGİSİNİN kesiştiği bir nokta bulunmaz. KÖPEK SEVMEK ile KİŞİNİN KENDİ ÇOCUĞUNUN UYUYAN BEDENİNİ SEVMESİ’nin arasındaki ilişki, KÖPEK SEVMEK ile KİŞİNİN KENDİ KÖPEĞİNİ SEVMESİ’nin arasındaki ilişkiyle aynıdır. GEÇMİŞİ SEVMEK ile GELECEĞİ SEVMEK arasında pek çok ortak nokta vardır, tıpkı SEVGİYİ SEVMEK ile HÜZNÜ SEVMENİN arasında olduğu gibi. Diğer yandan, HER ŞEYİ SÖYLEME SEVGİSİ kişiyi güvenilmez kılar.

Sevgisiz ölürsünüz. Sevgiyle de ölürsünüz. Bütün ölümler eşit değildir.


(Buradayım; Jonathan Safran Foer. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Foer, kitap içinde kitaba düşkün bir yazar; Buradayım'ın da böyle bir bölümü var; anlatıya paralel olarak metinde yer alan ve kahramanlardan Jacob'ın üzerinde çalıştığı senaryo için hazırladığı bir Kutsal Kitap... Her Şey Aydınlandı'da da benzer bir teknikle metne dahil olmuş bir Tekrarlayan Rüyalar Kitabı vardı; okuyanlar anımsar.) 

5 Kasım 2018 Pazartesi

Zaman


Asla karşılaşmayacağız ancak bilmeni istediğim bir şey var. Benim zamanım senin zamanınla aynı değil. Senin zamanın sana, benim zamanım bana ait. Bizim ânımız aynı değil. Peki bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu, zamanın var olmadığı anlamına geliyor. Bir kez daha söyleyeyim mi? Zaman maman yok. Yaşam ve ölüm var. İnsanlar ve hayvanlar var. Düşüncelerimiz var. Evren var. Ama zaman yok. Keyfine bak. Şimdi kendini daha iyi hissediyor musun? Ben daha iyi hissediyorum. İşler iyiye gidecek. İyi günler.

(Erlend Loe; Naif. Süper. Çeviren: Dilek Başak. Görselde, farklı edisyonlarıyla Naif. Süper.)

2 Kasım 2018 Cuma

Tekinsiz

"Tekinsiz ev diye bir şey yoktur; insanlardır tekinsiz olan. En dehşetli hayaller zaten insan zihninin içinde yuvalanmıştır; bunlar, dışarı çıkmak ve o buz gibi pençelerini size geçirmek için bilinçaltı mahzeninin kapılarının açılmasını, böylelikle dışarıya sızmayı bekler. Bu hikayede ev, kahramanların zihinleriyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor; şevkle, gaddarlığının tadını çıkararak. İnsanın kendi duyuları, kendi zihni tarafından aldatılmasından daha beter bir şey var mı ki?"

(Joe Hill, babası Stephen King'i de epey etkilemiş olan Shirley Jackson'ın Tepedeki Ev'inden bahsediyor. Roman, bugünlerde Netflix uyarlamasıyla yeniden gündemde biliyorsunuz; Jackson'ın romanı diziden epey farklı, biz bu ikisini, yani Flanagan'ın Netflix uyarlaması ile romanı kıyaslayan bir yazı da yayımlayacağız burada yakında... Shirley Jackson'ın bu aralar yeniden gündeme gelmiş olduğunu fark etmeyen kaldıysa ekleyelim; Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yeni beyazperde uyarlaması hazırlanadursun, Shirley Jackson'ın yaşamı da, başrolünde Emmy ödüllü Elizabeth Moss'un yer aldığı Shirley adlı filmle sinemaya uyarlanıyor - bu müthiş yazarı keşfetmediyseniz henüz, bizden söylemesi...)




31 Ekim 2018 Çarşamba

Denge

I.

Bir hikâye nasıl anlatılır? David Grossman, tamamı bir komedi kulübündeki gösteriye odaklı romanı Bir At Bara Girmiş’te kendi hikâyesi ile yüzleşen bir komedyeni anlatıyor. Grossman, ona Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazandıran ve bir stand-up gösterisini esas alan romanı yazmadan ne önce ne de sonra bir komedi kulübünden içeriye adım attığını söylemiş. Öte yandan bu, o kadar kanıksanmış bir pratik ki kaçış olası değil; bizzat izlemeden de bir komedi kulübünün atmosferini tanımak mümkün.

Bir At Bara Girmiş, sahnede geçmişiyle hesaplaşan bir adamın romanı. Bir komedi kulübünün çatısı altında, seyircilerin huzurunda. Format belli burada; komedyen, spotların altındaki gösterisine birkaç fıkra ile, seyirciye ufak ufak sataşarak başlıyor... Fakat sonra, kendi üzerindeki spotları alıp ergenlik yıllarında kalmış dehşetli bir anıya çeviriyor ve geçmişinin temellerini irdeliyor. Kimse ilk gençliğinden hasar almaksızın çıkamıyor ve aile dedikleri, birbirinin açık yaralarına, çıkmazlarına, kabuslarına şahit olarak yaşayıp giden insanlardan oluşuyor.

Bu alışılmadık ortamın anlatılan hikâyenin tesirine katkısı büyük; komedi kulüpleri hoyrat yerler sonuçta ve sahnedekinin kalabalığı eğlendirmek gibi bir görevi var. Çerçevesi belirli olan bu etkinlik, çerçeveye sığmayan bir hikâye ile sınanıyor. Kahkaha atmaya gelmiş izleyici, hakikat ile sınanıyor... Ne ki bu, gözü yaşlı bir palyaçonun romanı değil; sahnede dikilen ve sonunu sadece kendisinin bildiği bir hikâyeyi anlatmaya koyulan adam kırgınlığı, kırılganlığı ve yaralarıyla yeniden var ediyor kendini, yaşamının yükü ve varlığının hafifliği, kendi hakikati ile. Basmakalıp fıkralardan komedi klişelerine uzanması beklenen bir düzlemde oyunu bozan bir hamle bu; bir yırtılma anı... Suskunluğun bozumu; gerçeğin aktarımı.

David Grossman, Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan söyleşisinde şöyle diyor: "Yazdığım her şey, edebiyatımın tamamı sanırım bu meseleyle, bizleri birer kurban haline sokan durumlarda kurban rolünü reddetmekle ilgili." Korkunç bir anıyı sesli olarak aktarabilmek, mutlak bir yalnızlık duygusu eşliğinde tecrübe edilmiş bir olayı sahiplenip dönüştürmek ve ona, nihayetinde, hükmedebilmek ya da sadece altında ezilmeden ayakta durabilmek... Yaşamın, başa gelenin kurbanı, edilgen hedefi olmaktan çıkmak ve var olabilmek.

II.

Bir hikâye nasıl anlatılır? Bir giriş, gelişme ve sonuç ile... Peki ya anlattığımız şey, doğrusal bir yol izlemeyecekse? Ya esas anlatma ihtiyacı duyduğumuz şeyi hikâyeye gizlememiz, aralara ufak tefek öykücükler serpiştirmemiz ve doğrusal bir yol izlermiş gibi anlattığımız öykünün içine o esas şeyi bir kaya gibi bırakmamız, yükümüzden kurtulmamız gerekiyorsa? Tekrar soralım: Bir hikâye nasıl anlatılır?

III.

Bir At Bara Girmiş’te iki anlatıcı var; biri, sahnede öyküsünü anlatan adam; diğeri ise onu izlemesi için sahnedeki adam tarafından oraya çağrılan (ve okur için yegâne olan) anlatıcı. Bu ikisi, birer cambaz gibi salınıyor geçmişin halatları üzerinde... Paylaştıkları ve sezinleseler de deşmedikleri sırlar birer duvar gibi yükseliyor önlerinde. O sırlar ki, okurun da önünde...

IV.

David Grossman, Cumhuriyet Kitap söyleşisinde şöyle diyor: “Belki de yazar olmamı sağlayan şey budur: Her hakikat anlatısının farklı bakış açılarıyla okunabileceği düşüncesi.”

(Görsel: Doug Aitken. Bir At Bara Girmiş, Aylin Ülçer'in güzel çevirisiyle şimdi kitapçılarda.)

10 Ekim 2018 Çarşamba

Dil



LARB: Tawada'yı tanımayan okurlar için onun hakkında ne söylemek istersiniz?

Susan Bernofsky: Hmm nereden başlasam? Kafka'yı sever. Şekilden şekle girmekten hoşlanır. Yanlış anlamaları sever. Yanlış dilde konuşmayı sever. Ve benim en sevdiğim şey ise şu, Tawada dili nasıl kullandığınıza ciddi ciddi kafa yorduğunuzda ne olduğundan bahsedip durur ki bunu yapamaz hale gelirsiniz. Eğer ana dilinizi akıcı bir biçimde konuşuyorsanız, bu, onun için bir sorun teşkil eder. Tawada, ne söylediğiniz ve nasıl söylediğiniz hakkında gerçekten düşünmeye başladığınızda ne olduğunu irdeler.

(İngilizce çevirmeni Susan Bernofsky, çift dilli yazar Yoko Tawada'yı anlatıyor.)

9 Ekim 2018 Salı

Koku



(...)

Wolfgang ile aramızda bir buz perdesi vardı. Buz görünüşte sert bir malzemedir ama vücut ısısıyla temasa geçerse hızla erir. Kolumu Wolfgang’ın omzuna koydum, şaka yollu, ama sıkıca. Şaşılacak kadar çabuk ve çevik bir biçimde kurtardı kendini ve ciddi bir ifade takındı. “Size biraz kâğıt ve bir dolmakalem getirdim,” dedi. “Eseriniz üzerinde çalışmanızı sürdürmenizi isteriz. Çalışmaya mümkün olduğunca erken başlamalısınız ki olabildiğince erken bitsin. Size bunun için bir ücret ödeyeceğimize dair güvence veriyoruz.” Wolfgang’ın ağzı yalan kokuyordu. Yalanın değişik türleri vardır, her biri farklı kokar. Bu durumda onunki kuşku kokuluydu. Wolfgang muhtemelen kendi fikrini dile getirmiyor, amirinin sözlerini tekrarlıyordu. Wolfgang bir yalancıydı, ama şans eseri henüz genç bir yalancıydı. Kokusu hâlâ bir çocuk olduğunu ele veriyordu; kokular yalan söyleyemez. Oyun olsun diye bir tekme attım ona, tepki vermeyince bir tane daha. Ağzını büzüp, “Yapma!” dedi, ama benimle güreşmek için duyduğu çocuksu isteği daha fazla bastıramadı. Onu yere yıktım, ezmemek için çaba gösteriyordum.

Oynaşırken yalanın kokusu kayboldu bedeninden.

(...)

(Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada. Çeviren: Zehra Kurttekin.)

8 Ekim 2018 Pazartesi

Beyaz


Yoko Tawada'nın anlatısı, hayvanların insan gibi davrandığı fablların aksine ayıları insanlaştırmıyor; onları konuşturup üzerlerine insansı bir giysi giydirmiyor. Üç kuşak ayı ile üçe bölünmüş bir metin bu, ama anılarını yazmak üzere masanın başına geçen, içlerinden sadece biri... Bu ayılar, yazı ile deneyler yapmaktan, anlatıcı sesi ile oynamaktan çekinmiyor, hakikat ile kurmaca, hafıza ile uydurmaca arasındaki sınırları bulandırarak sayfalarda dans edercesine geziniyor. Tawada, ayıları yeriden edilmiş birer mülteci gibi yerleştiriyor insanların dünyasına; kendi ortamlarından koparılıp başka alemlere savrulmuş canlılar olarak. Üç kuşak ayının farklı tecrübelerini birbirine bağlayan tek temel unsur, kendi hikâyelerine sahip çıkmaları... karın değil, boş saf sayfanın beyazlığına bakmaları.

Bir Kutup Ayısının Anıları yazmanın, yazarak yaratmanın romanı.

5 Ekim 2018 Cuma

N-n-n

Notlar, dert ve tasayı unutturma garantili ayılar ile geri döndü!

Sizin ayınız hangisi: Paddington? Ayı Yogi? Winnie the Pooh? Baloo? Iorek Byrnison? Fozzie? Revenant ayısı? Brad Pitt'in ruh eşi olan Legends of the Fall ayısı? Ayı: Bir Sevgi Filmi'nin ayısı? Maşa ve Koca Ayı? Yerli ve milli ayımız Datvi? Ölüme mahkum edilen bahtsız Bruno? Japonya'nın dünyaya armağanı Kumamon ayısı?

Buradan buyrun: The Arctic Tale. Gökyüzünde ayılar: Ursa Major & Ursa Minör. Ayılar ve insanlar: Ainu halkı. Soralım: Ayının en iyi dostu ayı mıdır? Yabanda ayı görüldüğünde yapılacaklar. Jean Marie Donat'ın muhteşem ayıları ve insanları. Grizzly Man: Bir Werner Herzog belgeseli. Meryl Streep'in anlatımıyla: To the Arctic. Son olarak acayip bir güzellik: Kutup Ayıları gibi Oynaşmak.

Ayılar ve insanların ortak tarihini deşmek için Bernd Brunner'ın harika bir kitabı olduğunu belirtelim ve sizi oraya yönlendirelim: Ayılar, Kısa Bir Tarih. 

Kutup ayıları hakkında bilinmeyen on gerçek. Bu listede tek bir bağlantıya tıklayacaksanız eğer, o da bu olsun: İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi, WWF Raporu.

Bir Kutup Ayısının Anıları şimdi raflarda, göz atmayı ihmal etmeyin.

Kapanışı buzullar kadar serin bir çalma listesi ile yapalım: Bir Kutup Ayısının Anıları.

İyi tatiller!



4 Ekim 2018 Perşembe

Ne?


Yazmak müthiş bir uğraş. Son yazdığım cümleye gözümü dikmiş bakarken başım döndü. Neredeyim ben tam olarak, hikâyemin içine dalmış, buralardan uzaklaşmışım. Geri dönebilmek için gözlerimi yazıdan ayırdım, pencere yönüne çevirdim, sonra yeniden buraya, şimdiye döndüm. Ama burası neresi ve şimdi dediğim ne zaman?

(Bir Kutup Ayısının Anıları, Yoko Tawada. Almanca orijinal metinden çeviri: Zehra Kurttekin. Videolarda küçük Knut ve tuhaf gerçek yaşamından bazı görüntüler var, öte yandan gerçek ne ve ne zaman ki?)


3 Ekim 2018 Çarşamba

Ayı-Yazı



Yoko Tawada’nın tuhaf ve büyüleyici romanı Bir Kutup Ayısının Anıları, üç kuşak kutup ayısını üç ayrı yerde, farklı şartlar dahilinde çıkarıyor karşımıza. İlki Sovyetler Birliği’nde yaşayan ve geçmişte kalmış nahoş anılarını yazarak kendini manen temize çekmeyi, sağalmayı keşfeden bir ayı; bu ilk bölüm, esprileri ve “ayıca” konuşan kahramanıyla baş döndürücü bir biçimde ilerliyor ve kurmacanın doğasını irdeliyor: kalem tutan bir ayının pençesi ile. İkinci bölümde anlatıcı, Doğu Almanya’da bir sirkte çalışan ve Toska adlı dişi kutup ayısıyla gösteri yapan bir kadın ya da biz, öyle olduğunu düşünüyoruz; ayılar söz konusu olduğunda insanlarla sınırlar bulanık, malumunuz; bu bölümde de düşle gerçek, insan ile ayı birbirine karışıyor... (Bu insan dişisiyle kutup ayısının gösterisi Ölüm Öpücüğü adını taşıyor ve edebiyatta rastladığım en tensel öpücük tasvirini barındırıyor.) Üçüncü bölümde ise karşımıza bir yıldız, Berlin Hayvanat Bahçesi’nin en meşhur sakini Knut çıkıyor; Knut, annesi Tosya tarafından reddedildiği için insanlar tarafından yetiştirilen dünya tatlısı bir kutup ayısı yavrusu; kendini bir Berlin sakini olarak görüyor, diğer canlılarla eşit haklar talep ediyor ve bakıcısı olan adamı annesi biliyor. Bu üç ayı da, kendi hikâyelerinin anlatıcıları olarak belli bir yetke ile yaklaşıyor dünyaya ve insan-merkezci bir medeniyetin en önemli buluşlarından biri olan yazıyı kullanarak hayvan odaklı bir dünya inşa ediyor.

Tawada’nın metni pek çok açıdan büyüleyici; hayvanların dünyasına tuttuğu ve oradan insanlara yansıttığı ışık, romanı bir parça sihirli kılıyor. Ayılar, yaşamayı, yaşamla başa çıkmayı ve kurmaca ile var olmayı tekrar tekrar keşfederken Bir Kutup Ayısının Anıları, hassas ve incelikli olduğu kadar güçlü bir metin olarak sese soluğa bürünüyor. Anlatması güç, okuma deneyimi benzersiz güzellikte bir roman bu, blog yazarınızın son zamanlarda meşgul olmaktan en çok mutluluk duyduğu iki metinden biri.

Kar düşleri kuranlara, yazıya ve kurmacaya dair kafa yoranlara ve -Kafka ve Bulgakov ile kıyaslansa da- aslında kimselere benzemeyen farklı bir yazarla tanışmak isteyenlere özellikle tavsiye ederiz.

(Mikro-blog ortamları şahlanıp gideli beri buralar biraz sessiz ama kış geliyor, inlerimize sahip çıkmamız gerek... Yani görüşürüz, takipte kalın. En üst görselde minik Knut, hayvanat bahçesi ziyaretçilerini selamlıyor; aşağıda ise adını bilmediğimiz bir akrabası, bizlere el sallıyor.)





2 Ekim 2018 Salı

Ayılar ve insanlar








Bir kutup ayısının hayatında sıradan bir gün nasıl geçer? Karada yaşayan etobur memelilerin bu en irileri, bugünlerde küresel iklim değişikliğinin yol açtığı değişikliklere karşın yaşam mücadelesi veriyor. Kutup ayıları, sayıları azaldığı için (yirmi bin civarında) artık zaman zaman boz ayılarla çiftleşiyorlar ve onlara buzların üzerinde değil, açık denizlerde yüzer, hatta kimi zaman boğulurken rastlamak çok da olağan dışı sayılmıyor... Diğer ayılar gibi aylar süren bir kış uykusuna yatmayan bu güzel canlılarda yalnızca dişiler, sonbahar ve kış aylarında gebeyken karda bir mağara kazıp içeride kış uykusu benzeri bir süreç yaşıyor ve bir, iki ya da üç yavru doğurdukları aralık ayından mart ya da nisana değin metabolizmayı yavaşlatarak, yemeden, içmeden, kör ve savunmasız dünyaya gelen anneye tamamen bağımlı yavrularını besliyor. Kutup ayıları, çıkardıkları sesler, yaydıkları kokular ve beden dillerinin yardımıyla birbirleriyle iletişim kuruyor ve pek çok kültürde, insan soyunun ayılardan geldiğine dair inanışlara rastlanıyor.

İnsanların ayılarla etkileşimi, diğer hayvanlara nazaran biraz daha karışık. Özellikle Batı’da çocuklar oyuncak bir ayıları olmadan büyümezken insanlar, tarih boyunca yakaladıkları, avladıkları ya da eğittikleri bu muazzam canlılara hem saygı duymuş hem de onları yermekten, işkence etmekten çekinmemiş. Oysa Rusya’dan Japonya’ya ya da Kuzey Amerika’ya varan folk mitolojilerinde ayılar, belki de iki ayaklarının üzerinde tıpkı insanlar gibi dikilebildiklerinden, insana en çok benzeyen varlıklar arasında anılıyor, öyle ki kimi halklar, insanların ayıya dönüşebileceğine, ayıların insanların bedenine girebileceğine ve ayıların insanların konuştuklarını anlayabileceğine inanıyor.

Ayılar ve insanlar - sınırlar bulanık.

(Yarın buradan devam...)

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Bütün isimler






İsimler dar bir alanda anlam yaratmanızı sağlarlar - fikir üretmenize, sorular sormanıza yol açarlar. Hoşuma giden bir şeydir bu benim. Elbette, dikkatli olmanız şarttır. Kimi zaman okuru yabancılaştırabilir isimler; kahramanın metaforik bir ismin ağır yükünü sırtlanması başlı başına bir dolaylama haline gelebilir. Kahraman bir kişi olarak etlenip canlanamadan önce bir araca dönüşür ki bu, eserinde duygusal yakınlık zemini sağlamaya çalışan yazar için elverişsiz bir durumdur. Bitmek bilmeyen bir mücadeledir bu, oyunbazlık arzusu ve katı bir duygu düzleminde irtibat çabası arasında.

(Joshua Ferris, Paris Review söyleşisi. Görseller, Leipzig Kitap Fuarı'ndaki En Güzel Kitaplar (Schönste Bücher) alanından.)

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Şarkı


Dün gece İstanbul'dan Nick Cave geçti - blog'daki etiketi takip ederseniz, Bunny Munro'nun Ölümü'nü yayımladığımız süreçte kendisi ile yaptığımız söyleşiden hakkında yazılıp çizilenlere varana değin tarayabilirsiniz. Bunny Munro halen sanatçının son romanı; öte yandan Cave'in Türkçede en son yayımlanan kitabı, Sırtlan Kitap'ın yayımladığı Kusmuk Torbası Şarkısı. Fotoğraf Nick Cave'in Berlin'de yaşadığı dönemden; dağınıklığın yaratıcılığı körüklediği söylenir; doğru mu? Son olarak Nick Cave'in Berlin yılları demişken şuraya bir belgesel bırakalım, lazım olur. Kapanışta, yine Sırtlan etiketiyle bir kitaba, Berlin Efsaneleri'ne bir geçit açalım ve onun yanına bir başka çizgi romanı, Berlin - Taş Şehir'i yerleştirirken Cave'in Berlin günlerine bir de buradan bakalım.

Berlin'deki dostlarımıza ve Berlin semalarına selamlarımızla...


26 Haziran 2018 Salı

Muazzam



Kütüphane kitaplarını özene bezene seçerdim. Evimizde de kitaplar vardı elbette, babamın çalışma odasında iki duvar kitapla kaplıydı ama ben peri masallarından ve tarih kitaplarından hoşlanıyordum, Constance ise yemek kitaplarını seviyordu. Julian Amca eline hiç kitap almasa da akşamları, kendisi kâğıtlarıyla uğraşırken Constance'ın okuduğunu görmekten hoşlanırdı ve ara sıra uzanıp ona bakarak memnun memnun başını sallardı. 

"Ne okuyorsun tatlım? Hanımefendilerin eline kitap ne de çok yakışıyor."

"Yemek Pişirme Sanatı diye bir şey okuyorum Julian Amca."

"Muazzam."

(Shirley Jackson, Biz Hep Şatoda Yaşadık. Çeviren: Berrak Göçer. Çağdaş gotik edebiyatın klasiklerinden Biz Hep Şatoda Yaşadık, iki kız kardeşin romanı ya da güvenilmez bir anlatıcının... İçeriyle dışarının, ana rahmi gibi de görülebilecek bir yuvanın ve tılsımlarla kabusların, alametlerle felaketlerin romanı... Shirley Jackson, kendilerini eve kapatan bu iki kız kardeşin romanını yazdığında agorafobiyle boğuşuyor, kimi zaman aylarca evinden çıkmıyordu. Görsel Jackson ile doğrudan alakalı değil, Nan Goldin'e ait.)

19 Haziran 2018 Salı

Saklı!



Bu filmle, The Circle ile ilgili en iyi şey, Tom Hanks'in, Silikon Vadisi'nden çıkma gıcık teknoloji adamı rolüne cuk oturmuş olması sanıyorum...

Bu tanıtım filminin altında bir de Mark Zuckerberg bağlantısı bırakayım da gelecek, şimdiki zaman, hepsi birbirine karışsın.

Distopya mı demiştik? Bir daha düşünelim.


18 Haziran 2018 Pazartesi

Yalan



Aklıma yıllar boyunca çekilen okul portreleri geldi; sevgi dolu bir okşayış kisvesi altında kalkan saçları düzelten, yalanmış avuçlar; şık ve rahatsız giysilerini giydirirken çocukların çizgi film izlemesine izin verme; “doğal” bir gülümsemenin değerini söylemeden ima etmeye çalışma. Fotoğraflar eninde sonunda hep aynı çıkardı; zorla gülümseyen kapalı dudaklar, boşluğa anlamsızca bakan gözler - Diane Arbus’un kullanmayıp attıkları gibi. Ama o fotoğrafları seviyordum. İlan ettikleri gerçeği, çocukların rol kesememesini seviyordum. Henüz samimiyetsizliklerini gizleme becerisine sahip değildiler belki de. Çok güzel gülümser çocuklar, o kesin, ama sahte gülümsemeler konusunda berbattırlar. 

Yalandan gülümsemeyi becerememekti çocukluk.

(Jonathan Safran Foer, Buradayım. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Görselde nedense çok sevdiğim bir fotoğraf, Jim Henson ve ekibi, karakterleri Edi ve Büdü'ye can veriyor.)