28 Haziran 2010 Pazartesi

İnsanlığın için özür mü dileyeceksin?


Posta kutumuza taze düşmüş bir haber: Geçtiğimiz hafta Dundee Edebiyat Festivali'nde konuşan yazar, müzisyen, besteci ve senarist Nick Cave; son romanı Bunny Munro'nun Ölümü için bir TV serisi projesi içinde olduklarını ve Bunny Munro rolünü Ray Winstone'un oynayayacağını açıklamış. John Hillcoat'un yönetmenliğini yapacağı uyarlama BBC ve Channel 4 için düşünülüyor ve HBO dizileri tarzında olacağı söyleniyor. Eylül ayında Nick Cave ile Londra'da görüştüğümüzde, sanatçı romanı bir film senaryosu olarak tasarladığını ancak TV'de yapılan bazı işlere büyük saygı duyduğunu ve karakterinin izleyicinin evine bir televizyon ekranı vasıtasıyla girmesi fikrinden hoşlandığını belirtmişti.


Yine aynı söyleşide Cave, The Wire ve Six Feet Under dizilerini çok başarılı bulduğunu söylemişti. Söyleşimiz tam olarak Roll dergisi edebiyat sayısında, kısmen de Haberturk gazetesinde yayımlandı; kaçıranlar için tam metni ise aşağıda. Bu arada, söyleşi için 6 aydan uzun süren bir yazışma diyaloğu kurulduğunu, romanın dünyada ve Türkiye'de çıktığı hafta Nick Cave ile Londra'da görüştüğümüzü, yazarın fotoğraf çekilmesini ve roman dışında herhangi bir konu hakkında soru kabul etmediğini belirtelim.


*Yirmi yıl ara verdikten sonra niçin roman yazdınız?


Önceki romanım Ve Eşek Meleği Gördü’yü tamamlamam üç yılımı aldı; çok da zor ve yıkıcı bir süreçti benim için. Onu yazdıktan sonra kendimi tamamen müziğe verdim, aynı şeyleri yine yaşamak dileğinde değildim. Cesaretimi toplamak için yirmi yıl gerekti ama iyi de oldu. Bunny Munro’nun Ölümü’nü yazmak benim için büyük bir mutluluktu, bu defa çok keyif aldım yazarken.


*Bunny Munro’nun Ölümü nasıl doğdu? Fikir nereden çıktı?


Aslında başlangıçta senaryo olarak düşünmüştüm. Senaryosunu yazdığım The Proposition filminin yönetmeni John Hillcoat bir seyyar satıcıyı merkeze alacak bir senaryo hazırlamamı isteyince öyküyü kurdum. Bir yıl kadar prodüksiyon için para bulmayı denedik ama olmadı. O, Cormac McCarthy’nin romanından uyarlanan The Road filminin yönetmenliğiyle uğraşmaya başladı, ben de o filmin müziklerini yaptım. Bunny senaryosu biraz bekledi bu arada. Kendiliğinden bir gün oturup romanın ilk bölümü yazdım ve öylece akıp gitti, roman yazıyor olduğumu sonradan fark ettim aslında. Altı hafta sonunda metni bitirmiştim.


*Romanı turnedeyken yazdığınızı duydum, bu doğru mu?


Evet, aslında altı haftalık bir Avrupa ve Amerika turnesindeydik. Müzisyenler turnenin çok yorucu ve dolu dolu geçtiğini, insanın tüm enerjisinin sahnede tükendiğini iddia ederler ancak ben her boş anımda yazıyordum. Havaalanlarında, otobüste, otel odalarında, sahne arkasında… İlk başlarda ben de roman yazmanın mümkün olmayacağını sanmıştım ama oldu işte!


*Sahne mi yazı mı peki, hangisini tercih ediyorsunuz?


Sahnede olmak keyifli tabii ama çok yorucu ve yıpratıcı da. Fiziksel anlamda insandan çok şey götürüyor. Konserin ardından bir yerlerde takılıyor oluyorduk ve ben hep bir an önce otele dönüp romanın başına geçeyim istiyordum. O anlamda yazı sağaltıcı oldu benim için. Ama biraz öyleyimdir ben aslında. Hep çok disiplinli olduğum söylenir ama disiplinle alakası yok, yaptığım şeye odaklanmakla ilgili.


*Yazarken nelerin etkisinde kaldığınızı sorabilir miyim? Neler okuyordunuz mesela?


Bunu bana henüz kimse sormadı ama sorulur diye bir liste hazırladım. (Çantasından bir kağıt parçası çıkartıyor) Nicholas Roeg’in The Walkabout filmi… Valerie Solanas’ın Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu. Saphire’ın şiirleri, öfke dolular, inanılmaz. John Berryman elbette; Berryman benim için Tanrı’dır. Ve Markos İncili.


Bunny Munro’nun Ölümü kimi yerlerde Amerikan Sapığı’yla kıyaslandı. Özellikle Avustralya’dan da mizojini tenkitleri yükseldi.


Bret Easton Ellis’i severim, o eleştirileri görmemiştim. Kıyaslanacak çok daha kötü kitaplar var Amerikan Sapığı’ndan. O kitap içinde yaşadığı toplumun kurbanı olmuş bir karakteri anlatıyor, belki bu açıdan bir benzerlik olabilir. Ama Bunny’yi diğer yönlerden Amerikan Sapığı’na benzetmek istemem. Yapmaya çalıştığım David Lynch filmlerinin etkisine sahip bir roman yaratmaktı; hani sinemadan çıktıktan sonra bile gerçeklik algınız film tarafından bir süreliğine sekteye uğrar ya. Romanda kadın düşmanlığı olduğuna ise katılmıyorum, erillikle yüzleşilsin istedim.


*Ben de romanın döngüsel kurgusunda David Lynch’i anımsatan unsurlar var diyecektim.


Mulholland Drive ve Blue Velvet’i çok severim.


*Lost Highway?


Mantık örgüsü oturmuş değil bence. Mantığı tamamen yitirince bir tuhaf sahnenin ardından bir diğeri geliyor sadece. Mulholland Drive öyle değil mesela.


*Romanın ahlakçı bir yanı var mı? Ya da şöyle sorayım, olayları yönlendiren bir Tanrı’nın varlığına inanıyor musunuz?


Hayır, inanmıyorum. (Gülüyor) Kişisel bir tanrıya inanmıyorum ben. Ama insan olarak buna inanmaya hakkımız olduğunu ve yapıtaşlarımızda bizlerin ötesinde bir şeylerin var olduğuna inanmamızı sağlayan bir şey olduğunu düşünüyorum. Bazen Tanrı, bazen başka isimler verdiğimiz bir şeyler… Ancak hayal dünyamda, şarkılar olsun ya da yazı olsun, yarattığım tüm karakterler için bir de Tanrı kurgularım.


Bak mesela, gündüz kuşağı televizyon programlarının popülerleştirdiği şu içini döküp günahlardan arınma safsatalarına dayanamıyorum; ya da Hollywood usulü hatalarını anlayıp doğru yolu bulma saçmalıklarına. İnsan olduğunuz için özür dilemeniz gerekir mi? Bunny Munro tüm hataları ve tuhaflıklarına rağmen bu anlamda temize çıkarılmaya ihtiyacı olmayan bir karakter.


*Roman baba-oğul ilişkilerini konu alıyor aslında – dokuz yaşındaki oğlan çocuğu Bunny Junior da çok canayakın ve gerçek bir karakter. Çocuklarla aranız nasıl? Sizin de baba olmanız işin içine ne denli girdi romanda?


Baba olmasaydım bu romanı yazamazdım. Romanı yazarken bir oğuldan ziyade bir baba olarak düşünüyordum kendimi. Ama ne ben Bunny Munro’ya benziyorum ne de çocuklarım Bunny Junior gibiler.

Çocukların zihinlerindeki harika karmaşa beni büyülüyor; kendi çocukluğumu pek anımsamıyorum gerçi, insan yaşlandıkça geçmişiyle arasında bir kopukluk oluşuyor.


*Çocukluktan yetişkinliğe geçiş insanı bozuyor mu peki? Bunny Junior gibi bir çocuk nasıl babası gibi bir adama dönüşüyor?



Masumiyetimizi kaybediyor muyuz? Bu kaçınılmaz. Kendi çocuklarıma bakınca da görüyorum bunu. Ben de yolumda ilerlerken bir şeyleri bir yerlerde kaybetmiş olmalıyım.


*Bunny Munro seksle kafayı bozmuş bir karakter. Ya da kadınların vajinalarıyla… Bu sembolik bir hamle mi? Ana rahmine geri dönmeye mi çalışıyor?


(Gülüyor) Sevgiden kaçıyor diyelim. Sevgiyle başa çıkamıyor. Çocukken istismar edildiği belli. Yakınlık nedir bilmiyor. Bir açıdan ana rahmine dönmeyi deniyor aslında ama yolu bulamıyor.


*Kitabın doğaüstü bir boyutu da var. Doğaüstü hadiselere inanır mısınız? Hayaletlere mesela?


Hayır. (Gülüyor) Şimdiye kadar inanmam gerekmedi.


*Romanın dikkat çekici yanı ağır trajedi ve mizahı bir arada götürebilmesi. Uçlarda gezmeyi sevdiğinizi düşünüyorum.


Evet, şarkılara her zaman yansımasa da dünyaya zıt uçlardan bakıyorum çoğu zaman. Bunny Munro’nun Ölümü’nün müstehcen ve şiddet yüklü yanları var ama bir yandan da duygusal ve dokunaklı bir öykü anlatıyor. Şarkılarımın çoğunda da aşk ve şiddeti iç içe görebilirsin. Aslında dünyaya bakışımın şiddet eksenli olduğunu söyleyebilirim. Ama bu bana özgü olmasa gerek; hayatın kendisi bu zıtlıklarla örülü.


*Bukowski’den hoşlanmadığınızı biliyorum, We Call Upon The Author şarkısında açıkça ifade ediyorsunuz. Bunny Munro’nun Ölümü’nü Türkçeleştiren Avi Pardo Bukowski çevirileriyle tanınır. İlginç bir tesadüf, değil mi?


Bukowski’den hoşlanmıyorum gerçekten. Ne yazık ki ne zaman turneye çıksam bir çocuk gelir ve bana bir Bukowski kitabı hediye eder. Kütüphanem o kitaplarla dolu. Benim tarzım değil diyeyim.


*Henry Miller çevirileri de var Avi’nin.


Hah, mesela. Henry Miller’ın yeri ayrıdır.


*Bunny Munro’nun Ölümü iPhone üzerinden bir aplikasyonla da okurlara sunuldu.


Evet, bu çok heyecan verici. Mesela metroda giderken iPhone’unuzdan okumaya başlıyorsunuz kitabı, indiğinizde kulaklıklarınızı takıyorsunuz ve yürürken bu kez kaldığınız yerden sesli kitap devreye giriyor, benim sesimden devamını dinliyorsunuz. İnanılmaz bir şey bu. Çok yaratıcı. Müzik endüstrisinin çökme eşiğinde olduğu düşünülürse kitap üzerinden okurla böylesine iç içe olabilmek müthiş.


*Siz elektronik kitap okuyor musunuz?


Ben mi? (iPhone’unu gösteriyor) Bu aletle birilerini aramayı bile zar zor öğrendim!


*Peki Bunny’yi sinemaya uyarlanmış olarak görecek miyiz?


Aslında televizyon düşünüyoruz. Üç bölümlük bir uyarlama. Sinema için bugünlerde öyküden çok ödün vermek gerekiyor. Stüdyolar işlere çok fazla karışıyorlar. Televizyonda karakterin ömrü daha uzun oluyor - HBO gibi özel kanalların bazı işleri gerçekten de çok başarılı. Ama proje aşamasındayız, net bir şeyler yok henüz.


*Takip ettiğiniz diziler var mı?


Evet, The Wire mesela. Six Feet Under… Televizyonun kişiselliğini seviyorum, evin içinde ve izleyiciye bu denli yakın olmasını… Bir dizide bir karakter öldü mü insanlar günlerce yasını tutabiliyor. Sinemada bu etkiyi yakalamak çok güç.


*Yeni yazı projeleri var mı ufukta? Bir sonraki kitap neyle ilgili olacak?


John Hillcoat’un yöneteceği bir film için senaryo yazıyorum, yine bir edebiyat uyarlaması: The Wettest County in the World. Ama bir sonraki romanımın doğada geçmesini ve huzur dolu olmasını diliyorum.


*Son olarak şunu sorayım, romanda kurgusal olmayan karakterlerin epey bahsi geçiyor. Özellikle Kylie Minogue ve Avril Lavigne’in… Kitabı okumuşlar mıydı? İsimlerinin bu şekilde kullanılmasına nasıl tepki gösterdiler?


Kylie’ye basıldıktan sonra bir mektup yazıp kitabı gönderdim. Kylie’yi çok severim. Kendi adıma değil de karakterim adına özür diledim ondan. Bunny Munro adına. Bir yandan da tuhaf bir biçimde Kylie’yi yücelttiğini düşünüyorum kitabın. İngiliz erkeği için Kylie’nin yeri sarsılamaz. (Romanda bahsi geçen) O lame külotu giydi gerçekten Kylie. Batı Avustralya Müzesi’nde benim de birkaç eşyamın sergilendiği bir koleksiyon var; o külot orada sergide. Özel bir kasada saklanıyor ve dokunmak için beyaz eldivenler takıyorlar ellerine. Bu anlamda bir ikon Kylie. Onun için yaşanır gerçekten. Avril Lavigne’i bilemiyorum, romanda onun bahsi daha karanlık bir bağlamda geçiyor, alınmış mıdır bilemiyorum. Ama ben onunla ve Kylie ile ilgili yazdıklarımı yazarken, onları anlatmaktan çok zevk aldım, bunu söyleyebilirim.

*Sizi yakın zamanda Türkiye’de görecek miyiz?

Yeni Grinderman albümü yolda. Kitapla ilgili de yapılan işler var. Şimdilik, sanmıyorum. Sen Türkiye’den bu röportaj için mi geldin?

*Evet.

İnanılmaz. Geldiğin için çok teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder