23 Haziran 2011 Perşembe

Düş

4.513— İnsanları Düşleyen Melekler Düşü. Bir öğleden sonra kestirirken düşümde bir merdiven gördüm. Basamaklarından gözleri kapalı, solukları ağır, kanatları gevşek sarkan uyurgezer melekler inip çıkıyordu. Yanından geçerken yaşlı bir meleğe çarptım, onu ürkütüp uyandırdım. Önceki sene uykusunda ölebilmek için dua ederken ölen dedeme benziyordu. Ha, melek bana, ben de tam seni düşlüyordum, dedi.

(Her Şey Aydınlandı, Jonathan Safran Foer. Çeviren: Algan Sezgintüredi. Görsel, Shomei Tomatsu. Mevsimleri mi var düşlerin? Yaz düşleri kış düşlerinden farklı sanki...)

22 Haziran 2011 Çarşamba

Cam kırığı


Yaz, tartışma götürmeyecek biçimde gelmiş durumda ve yazla beraber yazın gidilmesi gereken yerler, yapılması gereken şeyler, okunması gereken kitaplar listelenmeye başlandı. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Tanrı Öldü (Ron Currie, Jr.) geçtiğimiz hafta Radikal'in yaz okumaları listesindeydi. Açık havada kitap okumaktan haz duymakla beraber sahilde geçecek bir tatil fikri karşısında önce dehşetle titreyen blog yazarınız olarak, Joyce Carol Oates'un -USA Weekend gazetesiyle 10 yıl kadar önce yaptığı söyleşide- sahilde kitap okuma alışkanlığı olup olmadığı sorusuna verdiği cevabı görünce paylaşmadan edemedim. Söyleşi, yazarın yazma alışkanlıklarıyla başlıyor ve sahilde kitap okuma konusunda verdiği sert cevapla sonlanıyor; sorular biraz anket defteri kıvamında ve katılmamakla beraber, sahil ile kitap ikilisine alınmış olan bu ezber dışı tavır takdir edilmeye değer:


S: Yazı yazmak için rutin bir çalışma stiliniz var mı?


JCO: Sabah oldukça yoğun çalışmaya bakarım, 8.30'dan öğlen 1.00'e değin. Seyahatteysem gece 10.00'dan sabahın 3.oo'üne dek çalışırım. Yalnız olduğumda pek uyuyamam. Otel odalarında epey iş yaparım. Yalnızlığın yegane tesellisi çalışmaktadır. Elle yazar ve sonra daktilo ederim. Bilgisayarım yok. Yavaş yazarım.


S: Yazdığınız süreçte kitap okur musunuz?


JCO: Genelde akşamları okurum. Avrupa'dan yeni döndüm, uçakta Jane Austen okuyordum. Herhangi bir şey de olabilir... Vaktimi harcamam. TV izlemem pek. Vakit harcamak pek bana göre değil. İnsanların bu konuda sıkıntı çekmelerini anlayamıyorum.


S: Yazın sahilde kitap okuduğunuz olur mu?


JCO: Kendimi zehirlemeyi, cam kırığı çiğnemeyi tercih ederim.


(Görsel, Alec Soth.)

21 Haziran 2011 Salı

Çark


4.517—Âşık olma, evlilik, ölüm, aşk düşü. Bu düş, her seferinde tarladan dönmemle akşam yemeği için uyandırılmam arasında geçen beş dakika içinde yer almasına rağmen, hep saatlerce sürüyormuş gibi geliyor. Düşümde elli yıl öncesini, karımla tanıştığımı görüyorum ve tamamen nasıl olduysa öyle görüyorum. Evlenişimizi ve hatta babamın gurur gözyaşlarını bile görüyorum. Hepsini, nasıl yaşandıysa öyle görüyorum. Ama derken kendi ölümümü görüyorum ki duyduğuma göre bu imkânsızmış ama inanın, görüyorum. Karımın ölüm döşeğimde bana, beni sevdiğini söylemesini görüyorum ve söylediklerini duymadığımı sanmasına rağmen duyuyorum ve hiçbir pişmanlığı olmadığını, şans verilse bile hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söylüyor. Bu an, sanki daha önce binlerce defa yaşadığım bir anmış, ölüm anıma dek sonsuz defa yaşanacakmış, sonsuz defa tanışacakmışız, evlenecekmişiz, çocuk yapacakmışız, aynı başarılara erişecek, aynı hataları yapacak, aynı hayal kırıklıklarına uğrayacak, her şey aynıyla yaşanacak ve her daim hiçbir şeyi değiştiremeyecekmişiz gibi tanıdık geliyor.

Dur durak bilmez bir çarkın içindeyim ve gözlerimi, binlerce defa yaptığım gibi, ölüme kaparken uyanıyorum.


(Her Şey Aydınlandı, Jonathan Safran Foer. Çeviren: Algan Sezgintüredi. Görsel, Shomei Tomatsu'ya ait.)

20 Haziran 2011 Pazartesi

Gerçeğin kendisi

Bir şey gerçekleştiği halde bütünüyle yalan, gerçekleşmemiş bir şey ise gerçeğin kendisinden daha doğru olabilir.

Gerçekleştiği halde bütünüyle yalan olan şeye ne denir? Merak etmeyin, haftaya paradokslarla başlayıp akıl bulandırma niyetinde değilim. Tim O’Brien’ın Taşıdıkları Şeyler’inde yer alan bu cümleye, Kemal Varol’un romanı Jar’da, bir epigraf olarak rastladım - Jar, hayat kendi gizemleri içinde hoyratça ve kafasına göre akıp giderken hikayeye odaklanan bir roman. Jar bir yana, yukarıdaki epigraf (ki esrarı öldürür) tam da kurgu ve gerçek ilişkisi üzerine kafa yorduğum şu haddinden fazla parlak yaz günlerinde zihinde pek çok kapı açıyor. Yabancı basında bir süredir Jon Kraukauer’ın Greg Mortensen’e yönelik dolandırıcılık iddiaları konuşuluyor; Mortensen, satış gelirinin çoğu bir insani yardım örgütüne yönelen anı kitabı Three Cups of Tea’de “gerçekleri” çarpıttığı için eleştirilere hedef olmuş. İşin vahim yanı, kitabın tutarsızlıklarının ötesinde, bahis konusu yardım örgütünün yaptırdığını iddia ettiği okulların çoğunun yapılmamış olması aslında; ancak Mortensen, hem kitaptaki “kurgusal” anılar hem de bağışçılarını kandırması dolayısıyla topun ağzında.

16 Haziran 2011 Perşembe

Ayna

... Wallace’ın evreni, her şeyden çok farkındalıkla örülü çıkmazlardan oluşuyor. O çıkmazlar ki insana dair olan en temel şeylere, “insanlar arası ilişkilere hakim olan oyun kuruculuğun” kırılma noktalarına işaret ediyorlar. Ancak olan bitenden bihaber yaşandığı sürece belli tatminlere ulaşmanın mümkün olduğu bir dünyada farkındalık, belki de en tehlikeli, en ağır donanımlardan biri.

Wallace’ın dünya sancısı, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’in hemen her sayfasında mevcut. Ama varoluş denilen lanetin çoklu katmanlarına aşina olanlar, bu sayfalarda ironiyle, mizahla ve kendi çarpanlarıyla etkileşime girerek durmaksızın genişleyen bir merhamet duygusuyla da karşılaşacaklar. Ya da belki de, yazarın dediği gibi “bunlar tümüyle doğru değil” ve her ayna, bakana farklı bir resim gösterir.

Yaftalara sığınanlara ve yafta vurmaya bayılanlar için gelsin öyleyse öncelikle: İğrenç Adamlar.

(Wallace'a girdik, o damardan devam ettik yayına. Günışığının parlaklığındaki artışla doğru oranda yükselen bir asap bozukluğu, yaz okumalarına eşlik ediyor, onu da belirtmek gerek. Hafta başında okurun okuduğuyla ilişkisinin özel ve subjektif olduğunu belirtmiştik; Zaman Kitap, bir dosya yayımlamış geçen sayısında ve Wallace'ın henüz "hiçbir önemli" eserinin Türkçeye çevrilmemiş olduğunu, yazarın "çok az kişi tarafından" okunduğunu belirtmiş. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in Radikal, Sabah ve Taraf kitap eklerinin, ayrıca idefix ve Pandora'nın çok satanlar listelerinde boy gösterdiğini söyleyelim öncelikle ve altını çizelim; metnin önemine dair varılacak yargı, kuşkusuz, okurun bileceği iştir. Ne demiştik? Her ayna, bakana bağlı olarak farklı bir resim gösterir. Siz bilirsiniz.)

15 Haziran 2011 Çarşamba

Körlük

Amerikan edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yazarlardan biriydi David Foster Wallace. Çağdaşları arasında emsalsiz üslubuyla, yaratıcı bir zekânın ürünü olarak tasarlanmış kıvrımlı, kendi içine doğru katmanlanan kısa öykü, roman ve denemeleriyle öne çıkıyordu. Wallace, 2008 yılında California’daki evinde kendini asarak hayatına son verdi. Bu seçimi yaptığı sırada henüz kırk altı yaşındaydı. Günümüz edebiyatının en heyecan verici ürünlerini birbiri ardına var eden Wallace, yirmi dört yaşında ilk romanı “Broom of the System”i yazdığı günden ölümüne değin romanlarına, çeşitli dergilerde yer alan olağanüstü denemelerine ek olarak birçok üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri de vermişti.

Wallace, postmodern dilin, edebiyat metropollerinde endüstrinin seri üretim standartlarına endekslenen evcilleştirilmiş kullanımına karşı, karanlık bir ironinin eşliğinde şekillenen özgün kurgusal arayışların peşinde oldu her zaman. Ana akım dergilerde yazdığında bile, söz konusu mecraların özsel konumlanışına itibar etmedi, kendi kavrayışı ekseninde inşa ettiği metinlerinin gücüyle buralarda yarıklar açtı, tüneller kazdı. Wallace, sözünün ağırlığını, insan bilincine dair yetkin kavrayışı paralelinde kabul ettirmiş bir yazardı. İnsan ruhuna, modern ilişki kalıplarının karmaşasına, çeşitliliğine ipin ucunu kaçırmadan, yalpalamadan vâkıf olmayı beceren sayılı yaratıcılardandı o. Kısa öyküden romana, kalem oynattığı her edebi türde eşsiz matematiksel kurgusuyla, insanlığa, genel kabullere, ikiyüzlü değer yargılarına incelikle inşa edilmiş, her ayrıntısı tasarlanmış tokat tesirinde darbeler indirdi.

14 Haziran 2011 Salı

İlmek

... Ömrü boyunca depresyonla mücadele eden Wallace’ın intiharı, edebiyat dünyasında Kurt Cobain’in müzik sektöründe yarattığına benzer bir çekim alanı yaratır. İçinde yaşadığımız çağda insan olmanın bedelleri üzerine yazdıkları, intiharıyla geri dönüşü olmayacak biçimde ister istemez yoruma açılmıştır artık: Yazar, belli ki umudunu kaybetmiş ve mücadeleden vazgeçmiştir… Böyle yorumlanır. Üstüne üstlük, yazarın yaşam öyküsü, yazdığı kurgu ve kurgu dışı metinlerin tümüne eklenecek bir anlatısal bütünlük kazanmıştır. Dünyanın yükü altında ezilen bir adam, varoluşla uzlaşmayı başaramamış ama buna dair şahane metinler yazmış biri, ödüller ve başarıyla avunamamış bir yazar; günün birinde, garajına doğru ilerler ve ilmeği boğazına geçirir…

İroni de burada başlar zaten; metinlerin anlattıkları, yazarın yaşam öyküsüne bindirilenle bütünleştiğinde, karşımızda yazdıkları salt yaşam öyküsünün “inanılmaz derecede dokunaklı” olması üzerinden okunabilen biri durmaktadır. Çağdaş edebiyatın çoklu okumalara belki de en açık metinlerinin yazarı, tüketim kültürünün arzuları doğrultusunda yaftayı yemiştir artık: O, tıpkı yazdığı eserlerde dışa vurduğu üzere, “acı çeken” adamdır. İntihar kültü harıl harıl çalışmaktadır ve Wallace’ın kitapları, bundan böyle hep intiharının ışığında okunacaktır. Söylemek istediklerini, kendi canına kıymadan evvel gayet yetkin biçimde dışa vurmuş olsa da artık mizahı, okurla diyalog kurma çabası ve içinde yaşadığımız zamanlarda insanlar arası ilişkilerin tümüne hakim o “boktan oyun kuruculuğa” dair gözlemleri, bir ilmeğin ucuna dizilip boynuna geçirilmiştir. İntihar, satış makinesini yağlayan ve tüketim kültürünün içini gıcıklatan bir sos olarak yazdıklarının üzerine dökülür.

Wallace’ın yaşam öyküsü -tabiri caiz ise okurun ağzını açık bırakan kitapları bir yana- oldukça inişli çıkışlıdır. İntiharı, bu bilgileri de edinmemize vesile olur: Yazar, yaşamının çeşitli dönemlerinde ağır çöküntüler yaşamıştır. Yazar, ilk gençliğinden ömrünün sonuna dek sayısız antidepresanla “iyileştirilmeye” çalışılmıştır. Yazar, elektro-konvulsif tedavi görmüştür. Dünya sancısından mustarip olduğu tartışma götürmeyecek olan David Foster Wallace’ın, bu verilerin toplamından fazlası olduğunu, depresyondan ve salt bunalımdan mütevellit düşünülmemesi gerektiğini bizlere hatırlatan kitapları teselli kaynağıdır bir nebze. Yazdığı metinlerde kristal berraklığındaki ifadesiyle, adeta matematiksel kurgusuyla, akıllara durgunluk veren dipnotları ve dipnotlarının dipnotlarıyla büyük bir özenle en basit konuları en sofistike biçimlerde aydınlatmış olan yazarın kendi öyküsüne koymayı seçtiği noktanın, önceden kurduğu cümleleri bu denli ezer ve okuma tecrübesini belirler hale getirilmesi, oldukça dokunaklıdır. Hele yazarın popüler tüketim kültürüne hakim olan indirgeyici dinamiklere kafa yorduğu ve bunlara dair de yazdığı düşünülürse, bizzat kendi ölümüyle “intiharıyla yıldızlaşan bir dahi statüsü” edinmesi fazlasıyla ironik sayılır.

“Sanırım ciddi edebiyatın amacı hepimiz gibi kendi kafatası içinde mahsur kalmış olan okurun başkalarına hayali anlamda erişimini sağlamak olmalı.”


(Yazının tamamı, Underground Poetix dergisinin son sayısında. Evet, blog yazarınız, bu mecra dışında da yazı yazıyor. Kapanıştaki alıntı David Foster Wallace'ın Larry McCaffery söyleşisinden. Görsel, David Hockney; İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i okuyanlar, göndermeyi sezecektir. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in, Doğan Hızlan'ın bu hafta önerdiği kitaplar arasında olduğunu söylemiş miydik? Salılarınızın salllanmamaları dileklerimizle.)

13 Haziran 2011 Pazartesi

Genç!

Geçen hafta Orange Prize'a layık görülen Tea Obreht'ten epey bahsettik; "genç yazar" dendiğinde kastedilenin çıtasını yaş bakımından epey aşağıya çekti bu "genç yazar." (Tea Obreht, 1985 doğumlu.) Jonathan Safran Foer'in ilk romanı Her Şey Aydınlandı ile yaptığı çıkışın ardından gelen en güçlü edebiyat fenomeni olarak nitelenen Tea Obreht -bu arada 1977 doğumlu Foer, Her Şey Aydınlandı yayımlandığında tıpkı Obreht gibi 25 yaşındaydı- Cornell Üniversitesi yaratıcı yazarlık bölümünden 2009 yılında mezun olmuş ve büyük beğeniyle karşılanan romanı Kaplanın Karısı'nın önemli bir kısmını öğrenciliği sırasında tamamlamış. Kaplanın Karısı sarsıcı ve özgün bir metin; yazarın yaşının bu denli "genç" olması, Orange Prize'a aday gösterilen diğer oturaklı isimleri sollaması açısından basında da epey ilgi uyandırmışa benziyor (ödüller isimlere değil metinlere verilmiyor muydu?); yazarın yaşı, romanın yarattığı etkiden daha çok öne çıkmışa benziyor. (25 yaşında bir insana yönelik toplumsal beklentiler, "cayır cayır" yazmalarını içermiyor olsa gerek.) Lafı epey dolaştırmış oldum; yukarıdaki resimde bir başka "genç yazarı," Tanrı Öldü'yü kaleme alan Ron Currie, Jr.'ı görmektesiniz, 1975 doğumlu Ron Currie, Jr. Obreht kadar olmasa da halen bu kategoride anılan bir isim. Yeni yazarlar lanse edildiğinde mevcut isimler üzerinden referans vermek yayıncılık dünyasının olmazsa olmazlarından; Ron Currie, Jr. da Kurt Vonnegut, Chuck Palahniuk ve Raymond Carver gibi isimlere olan paralelliğiyle anılıyor... Kişisel fikrim, özgün bir işi tanımlarken benzeşik olduğunu düşündüğümüz isimleri anmaktansa yazarın etkilendiğini beyan ettiği kaynakları göz önüne almanın daha doğru olduğu yönünde; yazarın kendisine de bu soru yöneltilmiş ve cevabı şu minvalde olmuş: "(Kurt Vonnegut'un edebiyat alanındaki kahramanlarımdan biri olduğunu belirtmekle beraber) böylesi benzetmelerin en iyi ihtimalle bile keyfi ve eksik olduklarını, en kötü ihtimal dahilinde ise mübalağa haricinde bir anlam taşımadıklarını düşünüyorum." Yeni bir yazarı okura belli referanslarla tanıtmanın gerekliliği bir yana, bu konuda Ron Currie, Jr.'a katılmamak, özgün bir sesin omzuna ağır bir yük bindirilmemesi gerektiğini savunmamak elde değil. Biz de, öyleyse, yazarın etkilendiğini söylediği isimlere bakalım: David Foster Wallace, George Saunders, Max Apple, Raymond Carver, Kurt Vonnegut, Hunter Thompson, Lorrie Moore, Kelly Link, T.C. Boyle... Bu adları anarken de dikkatli bir beyanda bulunuyor Ron Currie, Jr. ve yazın anlamında etkilenip etkilenmediğini bilemediğini, bu isimlerin eserlerini her şeyden önce bir okur olarak beğendiğini belirtiyor. Yazıya bir "genç yazar" girizgahıyla başlamıştık; içinde yaşadığımız kültürel iklimin gençlere pek sıcak bakmadığını, yeni olana kuşkuyla yaklaşmaya meylettiğini iddia edebiliriz sanıyorum; o yüzden yazıyı tüm bunların subjektif referanslar ve kategoriler olduğunu hatırlatarak, bir kitap hakkında en doğru yorumu ve konumlandırmayı okurunun yapacağını söyleyerek kapatalım... Ki bu, bizlere, her birimize belletilmeye çalışılan her konu için de geçerli olsa gerek. Geçtiğimiz hafta da vurgulamıştık, beyin bedava. Unutmamak gerek.

Tanrı Öldü, Ron Currie, Jr.'ı tanımak isteyenler için, tüm kitapçılarda.