27 Temmuz 2016 Çarşamba

Güvende...

...

İletişimsizlik, olan bitene şahit olmakla yükümlü olduğumuz dünyada belki de insana verilmiş cezaların en büyüğü. Roman, Oskar’ınkiyle paralel olarak anlatılan Dresden Bombardımanı’ndan kurtulmuş yaşlı çiftin öyküsüyle de bu temanın altını şiddetle çiziyor. Bombardımandan kurtulduktan sonra konuşmayı bırakıp sadece yazı yazarak iletişim kuran adam ile ona adeta bir akrabalık bağıyla tutunan kadın, içinde bir türlü var olamadıkları ortak hayatlarında, yaşam alanlarını yavaş yavaş “hiçbir şey” yerlerine dönüştürüyorlar. Eski yaraların yerine yenilerini ekleyerek yaşamla uzlaşmaktansa, hayatta kalmış olmalarını reddedercesine kendi sessizliklerine ve boşluklarına gömülüyorlar. Suskun adam her gece üzerinde uyudukları çarşafları yazılarla doldururken; kadın, aylarca oturup yaşam öyküsünü yazdığı kâğıtları adamın önüne koyuyor: bomboş olarak.

İetişimsizliğin yanı sıra, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da ses teması da oldukça önemli.
Ses, birebir yaşamın içinden yükseliyor ve söylenmemiş sözler, yaşam akışına zıt çıkmazlara vesile oluyor. Bir yanda konuşmamayı ve çevresiyle iletişimini bir yerlere karaladığı cümlelere ve avuçlarına yaptırdığı “evet” “hayır” dövmelerine indirgemeyi seçen yaşlı adam, diğer yanda Oskar’ın Black soyadlı kişileri tararken tanıştığı ve duyma cihazının düğmelerini yıllar önce kapatarak etrafındaki seslere duyarsız yaşamayı seçen, yüz yaşını devirmiş adam… Bu iki karakter de, yaşama sesle dahil olmayı ya da yaşamın sesini duymayı reddettikleri çözümsüz noktalarda, akıp giden hayata karşı kapattıkları kapıları roman akışı içinde farklı biçimlerde aralamaya teşebbüs ediyorlar. Kimi yerlerinde satırların üst üste bindiği, anlatılan kadar anlatılamayanın da anlatının bir parçası haline geldiği bu romanda, Foer’in duruşu umuttan ve insancıl olandan yana.

Sözün bittiği yerde, üst üste binen satırlar, boş sayfalar ve akıllardan ne yapılırsa yapılsın silinemeyecek resimler öyküyü destekliyor ve söylenebilenlerin yoğunluk derecesini artırıyor. Oskar’ın babası olduğunu hayal ettiği, alevler içindeki İkiz Kuleler’den atlayan, gökten düşen adam resimleri gibi. Durmaksızın icatlar yapan Oskar, kuşyeminden bir gömlek icat ediyor mesela, yanan bir gökdelenin içinde hapis kalarak hayatından kaybolan babasını hayallerinde kurtarabilsin diye. O zaman, işte o zaman, sözün bittiği, tüm çözümlerin tükendiği bir yerlerde, yanan bir binadan atlayıp yere çakılmaktansa göklere yükselmek mümkün olabilirdi. Ya da düşüşü belgeleyen fotoğraf karelerinin sırasını sondan başa doğru dizerek… İşte o zaman, Oskar’ın da dediği gibi, “Güvende olurduk.”

...
----

Yazının tamamı, Varlık Dergisi'nde yayımlanmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme