24 Aralık 2010 Cuma

Süperkahraman

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Gazze Blues ve Nimrod Çıldırışları (Parantez Yayınları) kitaplarındaki benzersiz öykülerin müthiş yazarı Etgar Keret; Kasım ayı başında İstanbul'a geldi ve bir dizi etkinliğe katıldı; bizler de bunları hemen her kanaldan duyurduk sizlere, biliyorsunuz. Ziyaretinin en eğlenceli saatleri, kendisiyle fotoğraf çekimine gelen Elle dergisi ekibini poz verdiğinde yapay gözüktüğü, ancak zıplarsa -aklındaki ilk şey düşerken yere nasıl ayak basacağı olacağı için- doğal çıkacağı iddiasıyla havalarda uçarken çekim yapmaya ikna etmesi oldu. Keret'in uçarken ve düşerken resimleri, bu ayki Elle dergisinde yer alıyor; ben ise blog için fotoğraf çekiminin çekimini yapmayı ihmal etmedim ve açıkçası, blog için fotoğraf çekiminin çekimini yapan beni çekecek birileri olsaydı ne olurdu diye düşünmeden de edemedim... Resimde gördüğünüz Etgar Keret, Asmalımescit semalarında Kaplan ve Ejderha filmini aratmayacak ve kesinlikle doğal göründüğü pozlar veriyor. Bunu da bir kenara yazmalı; fotoğrafı çekilirken kendini kasan ve dolayısıyla tuhaf çıkan biriyseniz eğer, bundan böyle zıplayarak ve atlayarak poz verin; doğal olacakları, olmasalar da en azından eğlenceli olacakları garanti.


Bu arada burada yazmadık ama twitter'dan bangır bangır duyurduk; Keret, ziyareti sırasında Sabah Kitap'tan Elif Tanrıyar'a henüz İngilizce çevirisi dahi yayımlanmamış yepyeni öykü kitabından bir öykü verdi; Kapı Aniden Çalındı adlı öykü de Sabah Kitap'ta yine Avi Pardo çevirisiyle yayımlandı. Sabah linki burada; blog okurlarımız için ise Kapı Birden Çalındı, Etgar Keret'in süperkahraman resimleri eşliğinde karşınızda:

"Bana bir öykü anlat," diye buyuruyor kanepemde oturan sakallı adam. Durum, itiraf etmeliyim ki, hiç iç açıcı değil. Ben öykü yazan biriyim, anlatan değil. Ve onu da talep üzerine yapmam. En son oğlum bir öykü anlatmamı istedi benden. Bir yıl önce. Ona bir periyle bir tavşana dair bir şeyler anlattım -ne anlattığımı tam olarak hatırlamıyorum- ve iki dakika sonra mışıl mışıl uyudu. Fakat burada durum bütünüyle farklı. Çünkü oğlumun sakalı ya da tabancası yok. Çünkü oğlum benden ona bir öykü anlatmamı güzelce istedi, oysa bu adam öyküyü benden çalma peşinde.

Sakallı adama tabancayı ortalıktan kaldırırsa bunun lehine, lehimize olacağını söylüyorum. Başına dolu bir silahın namlusu doğrultulmuşken kolay değil bir öykü uydurmak. Fakat adam ısrar ediyor. "Bu ülkede," diyor, "bir şey istediğinde, güç kullanmak zorundasın." Buraya İsveç'ten yeni gelmiş ve İsveç bütünüyle farklı bir ülke. Orada bir şey istediğinde kibarca rica edersin ve genellikle alırsın. Fakat boğucu, bunaltıcı Orta Doğu'da bu böyle değil. Burada işlerin nasıl yürüdüğünü -ya da yürümediğini- anlamak için bir hafta yeterli. Filistinliler bir ülke istediler, kibarca. Aldılar mı? Çok beklerler. Bu yüzden otobüsteki çocukları havaya uçurma yoluna gittiler ve insanlar onları dinlemeye başladılar. Yerleşimciler diyalog talep ettiler. Kulak veren oldu mu? Nerede? İşte o zaman eyleme geçmeyi seçip sınır polislerinin üzerine kızgın yağ döktüler ve birden dinlendiklerini keşfettiler. Bu ülkede güçlü olan haklıdır, siyaset ya da ekonomi veya park yeri, fark etmez. Sadece kaba kuvvetin dilinden anlıyoruz. İsveç, sakallı adamın göç ettiği ülke, ilerlemeci ve birçok alanda üstün bir ülke. İsveç, Abba ya da Ikea ya da Nobel Ödülü'nden ibaret değil. İsveç kendi içinde bir dünya ve sahip oldukları her şeyi barışçıl yollardan elde etmişler. Bu adam İsveç'te Ace of Base grubunun vokalistinin kapısını çalıp ondan kendisine şarkı söylemesini isteseydi, kız onu içeri davet edip bir fincan çay ikram ederdi. Sonra yatağının altından akustik gitarını çıkarıp onun için çalıp söylerdi. Hem de gülümseyerek. Ama burada? Yani, tabancası olmasaydı onu çoktan kapının önüne koymuştum. "Bak," diyorum mantık yürütmeye hazırlanarak, "Sen bak," diye homurdanıyor sakallı adam tabancanın horozunu kaldırarak. "Ya bir öykü anlatırsın ya da kaşlarının arasına mermiyi yersin."

Fazla seçimim olmadığını idrak ediyorum. Şakası yok adamın. "Üç kişi bir odada oturuyor," diye başlıyorum. "Birden kapı çalınıyor." Sakallı adam kaskatı kesiliyor ve bir an için hikâyeden etkilenmiş olabileceğini düşünüyorum, ama öyle değil. Başka bir şeye kulak kabartmış. Kapı çalınıyor. "Aç," diyor bana, "ve sakın bir işe kalkışma. Kapıdaki her kimse başından sav, hem de çabuk, yoksa bu işin sonu kötü olacak."

Kapıdaki genç adam anket yapıyor. Birkaç sorusu var. Kısa sorular. Yaz aylarında nem oranının yüksekliği ve bunun beni nasıl etkilediğine dair. Anketine katılmak istemediğini söylüyorum fakat yine de beni itip içeri giriyor. "Bu kim?" diye soruyor bana, sakallı adamı işaret ederek. "Bu, İsveç'ten gelen yeğenim," diye atıyorum. "Babası çığ altında kalıp öldü, o da cenazeye geldi. Az önce vasiyetini görüşüyorduk. Lütfen mahremiyetimize saygı gösterip gider misin?" "Hadi, arkadaş," diyor anketçi, "birkaç soru sadece. Ben de ekmek paramı kazanmaya çalışıyorum. Katılan başına para ödüyorlar." Klasörünü kavrayıp kanepeye çöküyor. İsveçli de yanına oturuyor. Ben ayaktayım hâlâ, söylediğimde ciddi olduğum izlenimi uyandırmaya çalışıyorum. "Senden gitmeni istiyorum," diyorum ona. "Zamanlaman çok kötü." "Çok kötü, öyle mi?" diyor. Sonra plastik klasörünü açıp büyük bir tabanca çıkarıyor. "Neden kötüymüş zamanlamam? Tenim sizinkinden kara olduğu için mi? İsveçlilere gelince zamanın bol. Ama bir Faslıya, dalağının parçalarını Lübnan'da bırakmış bir savaş gazisine gelince, ayıracak bir dakikan bile yok, öyle mi?" Mantığına seslenip hiç de öyle olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Beni İsveçli ile bir görüşmenin tam ortasında yakaladığını ve meselenin bundan ibaret olduğunu söylüyorum. Fakat anketçi silahını dudaklarına götürüp bana susmamı işaret ediyor. "Vamos," diyor, "Mazeret uydurmayı bırak. Şuraya otur ve baklayı ağzından çıkar." "Hangi baklayı?" diyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse epey gerginim bu arada. İsveçlinin de silahı var. Ortalık birden karışabilir. Doğu doğudur, batı da batı, falan filan. Farklı zihniyetler. Ya da öyküye tek başına sahip olmak istediği için sapıtabilir. Solo. "Başlatma beni," diyor anketçi, "tepem çabuk atar. Anlat öyküyü." "Evet," diye katılıyor söze İsveçli ve o da tabancasını çekiyor.

Gırtlağımı temizleyip baştan başlıyorum. "Üç kişi bir odada oturuyor." "Sakın 'Birden Kapı Çalınıyor' diye devam etme," diye sözümü kesiyor İsveçli. Anketçi ne demek istediğini tam olarak anlamıyor, ama ona katılıyor. "Devam et," diyor, "kapı çalınmasın. Başka bir şey anlat bize. Şaşırt bizi." Öylece kalıp derin bir soluk alıyorum. İkisi de bana bakıyor. Nasıl da beceririm kendimi bu durumlara sokmayı? Eminim böyle şeyler Amos Oz'un ya da David Grossman'ın başına gelmiyordur. Birden kapı çalınıyor. İkisinin de bakışları tehditkâr bir hal alıyor. Omuz silkiyorum. Benimle ilgisi yok. Benim öykümde kapının çalınmasıyla bağdaşacak bir şey yok. "Sav onu," diye buyuruyor anketçi bana. "Kim olursa olsun, yolla." Kapıyı biraz aralıyorum. Pizzacının çırağı. "Keret sen misin?" diye soruyor. "Evet," diyorum, "ama ben pizza siparişi vermedim." "Zamenhoff Caddesi 14 numara yazıyor burada," diyor, sipariş irsaliyesini işaret edip içeri girerek. "Bu bir şey kanıtlamaz," diyorum, "ben pizza sipariş etmedim." "Aile boyu," diye ısrar ediyor. "Yarısı ananaslı, yarısı ançüezli. Ücreti kredi kartıyla ödenmiş. Bahşişimi ver de gideyim." "Sen de bir öykü için mi geldin?" diye sorguluyor İsveçli. "Ne öyküsü?" diyor pizzacı çırağı, yalan söylediği besbelli. Yalan söylemeyi pek beceremiyor. "Çıkar," diyor anketçi, "hadi, çıkar tabancanı artık." "Tabancam yok," diye itiraf ediyor pizzacı çırağı mahcubiyetle ve mukavva kutunun altından bir satır çıkarıyor. "Fakat iyi bir tane anlatmazsa onu jülyen doğrayacağımdan emin olabilirsiniz, elini çabuk tutsa iyi eder." Üçü de kanepede oturuyor – Sağda İsveçli, yanında pizzacı çırağı, onun yanında da anketçi. "Bu şekilde yapamam," diyorum onlara. "Üçünüz orada otururken mümkün değil, tabancalar falan. Gidip mahallede bir tur atın, siz dönünceye kadar hazır olur." "Polis çağıracak deyyus" diyor anketçi İsveçli'ye. "Ne sanıyor bizi, dünkü çocuk mu?" "Hadi bir tane anlat da yolumuza gidelim," diye yalvarıyor pizzacı çırağı. "Kısa bir tane. Oyunbozanlık etme. Zor bir zamanda yaşıyoruz, biliyorsun. İşsizlik, intihar bombacıları, İranlılar. İnsanlar başka şeylere aç. Bizim gibi yasalara saygılı insanları buraya kadar getiren ne sanıyorsun? Umutsuzuz be adam, umutsuz!"

Gırtlağımı temizleyip yeniden başlıyorum. "Dört kişi bir odada oturuyorlar. Hava çok sıcak. Sıkılıyorlar. Klima bozuk. İçlerinden biri bir öykü istiyor. İkincisi ona katılıyor, sonra üçüncüsü..." "Bu öykü değil," diye karşı çıkıyor anketçi. "Bu bir tanıklık raporu. Tam buradaki durum. Tam kaçmaya çalıştığımız şey. Bir çöp kamyonu gibi gerçekliği boca etme üzerimize. İmgelemini kullan, yaratıcı ol, uydur, sonuna kadar götür."

Başımı sallayıp yeniden başlıyorum. Bir adam odada oturuyor, tek başına. Kendini yalnız hissediyor. O bir yazar. Bir öykü yazmak istiyor. Son öyküsünü yazalı çok olmuş ve öykü yazmayı özlemiş. Bir şeyden başka bir şey yaratma duygusunu özlemiş – doğru, bir şeyden bir şey yaratmak. Çünkü hiçbir şeyden bir şey yaratmak tamamen uydurmak demektir ve değeri yoktur. Herkes yapabilir bunu. Fakat bir şeyden bir şey yaratıyorsan, bu onun gerçekten orada olduğu ve senin onu yeni, daha önce gerçekleşmemiş bir şeyin parçası olarak keşfettiğin anlamına gelir. Adam bir duruma dair bir öykü yazmaya karar verir. Siyasi duruma dair değil, sosyal duruma dair de değil. İnsanlığa dair. İçinde bulunduğu insanlık durumuna dair. Fakat zihni bomboştur. Bir öykü belirmez. Çünkü içinde olduğu insanlık durumunun bir öykülük değeri yoktur ve vazgeçmek üzeredir ki birden..." "Seni uyardım," diyor İsveçli sözümü keserek. "Kapı çalınmasın." "Mecburum," diye ısrar ediyorum. "Kapı çalınmazsa öykü falan yok." "Bırak, istediği gibi anlatsın," diyor pizzacı çırağı yavaşça. "Biraz serbestlik tanıyalım ona. Kapı çalınsın mı istiyorsun? Pekala, çalınsın. Yeter ki bundan bir öykü çıksın."



2 yorum:

  1. Öyküyü haber verdiğiniz için teşekkürler, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nü okuyalı bir hafta geçmemişken, güzel oldu.

    Ayrıca bir sorum var, Jack Kerouac'ın bir kitabını yayınlayacağınızı müjdelemiştiniz, aralık ayı bitmeden geliyor diyerek. Henüz bir haber yok sanıyorum. Veya ben fazla sabırsızım. Ne zaman piyasaya çıkacağını, olmadı kitabın ismini söyleyebilir misiniz? (Biliyorsunuz, eskiden basılan kitaplarının çoğunluğuna ulaşmak imkansız gibi bir şey. Türkçe baskılarına.)

    Yazılarınızı beğenerek okuduğumuzu da ekleyeyim. Klasik ama, yaptığı işleri iyi yapanları, basit ve kuru teşekkürlerle kendimize göre sevindirmek dışında bir yol bilmiyoruz biz, insanlar. İyi çalışmalar.

    YanıtlayınSil
  2. Evet, sene içinde yayımlanması planlanan kimi kitaplar çeşitli nedenlerden dolayı 2011'e ertelendi. Jack Kerouac'tan 2 sürprizimiz var; biri yakında çıkacak olan Big Sur. Big Sur, Kerouac'ın Yolda'sının devamı niteliğinde bir metin, çeviren Nevzat Erkmen.
    Diğerini şimdilik duyurmuyoruz ama Kerouac düşkünlerini çok sevindireceğini söyleyebiliriz.

    YanıtlayınSil