30 Nisan 2013 Salı

Para!





(Ginsberg ve Orlovsky) Kerouac'ı alıp meşhur kimseler ve gazetecilerle vakit geçiren sürrealist ressam Salvador Dalí ile tanıştırmak için Russian Tea Room'a götürdüler. Dalí o zamanlar varlıklı sanat tacirlerinin siparişleri üzerine guaj boyalarla büyük panellere resimler yapıyordu. Ginsberg ve Kerouac'ı özel bir odada karşıladı. Dalí'nin yanında, ona 'büyük meblağlar vaat eden çeklerle' yanaşmayanları delici bakışlarıyla ezmesiyle bilinen eşi Gala oturuyordu. Dalí çenesini bastonuna dayadı; kıvrık bıyığı ince yüzünde bitivermiş gibiydi, aldığı yaşla gıdısı sarkmıştı. Ginsberg ve Kerouac'a bir sanatçının başarısının kazandığı para ile eş olduğunu söyledi. Yakınlarında Marlon Brando oturuyordu; Ginsberg Dalí'ye İspanyolca olarak onunla tanışmak istediklerini söyledi. Dalí, yüzüklerle bezeli üç parmağını Kerouac'a doğru uzatarak, "Ama o, Brando'dan daha güzel!" diye feryat etti. (...)

(Deli saçması bir anekdot, ama her allahın günü de aklımızın başında olması beklenemez, saçmalamak, sanatçının değerini kazandığı para ile ölçen Dalí dahil, hepimizin hakkı - Paul Maher'in Kerouac biyografisinde yer alıyor. Kerouac (fotoğrafçı: Tom Palumbo) ve Brando görselleri bağlantılardaki adreslerden, Dali fotoğrafı Willy Rizzo'ya ait.)


29 Nisan 2013 Pazartesi

Kitap




Altını çizmek, defalarca söylemek, kışın pasını geride bırakıp tazelenmek gerek: Açık havada kitap okuma mevsimi, resmen başlamıştır!


26 Nisan 2013 Cuma

Dünya Kitap Günü


Çekiliş sonucunda Asi, Algodón ve Serpil isimli okurlarımız birer nüsha Kağıt İnsanlar; Pellegra, Vsk, Dikkatsiz Okur, Hikayeci ve Halis Yıldız da birer nüsha Bilek Kesenler kazandı. info@sirenyayinlari.com'a adres bilgilerinizi gönderin, kitaplarınızı yollayalım!

Notlar

Bu hafta yaptığımız Dünya Kitap Günü çekilişinin sonuçları bu akşam açıklanacak... Takipte kalın.

Notlara hızlıca bir giriş: Charles Bukowski'nin çizimleri. Çizim demişken Sylvia Plath'in ve Flannery O'Connor'ın çizimlerine de bağlantı verelim ve Franz Kafka'ya ait birçok çizimin de günışığına çıkmasının beklendiğini, Max Brod'un İsrail'e götürdüğü elyazmalarının yılan hikâyesine dönen dava sonucunda sergilenmeye başlanacağının konuşulduğunu ve yeni Kafka çizimlerinin ortaya çıkmasının an meselesi olduğunu belirtelim. (Brod, Kafka'nın çizimlerine karşı yazdıklarına dair beslediğinden daha düşmanca duygular beslediğini, kurtaramadıklarını yok etmiş olması ihtimalinin büyük olduğunu belirtmiş. Brod'un Kafka ile ilişkisi, o kadar tuhaf ve sorunlu ki, buna dair ne desem eksik kalır.) Kafka'nın bilinen çizimleri için buraya buyrun, diğerleri içinse biraz daha beklemek gerekecek. Kafka demişken Gustav Janouch'un konu ile ilgili anektoduna atlayalım hemen:

Yanına yaklaştığımda kalemi çabucak çizilmiş tuhaf figürlerin olduğu kağıdın üzerine bıraktı.
"Resim mi yapıyordun?"
Mahcup mahcup gülümsedi. "Hayır. Bunlar karalama sadece."*

Tekrar günümüze dönelim... Haruki Murakami'nin Japonya'da yayımlanan yeni romanı, yine ortalığı ayağa kaldırdı. Romanda geçen -Lazar Berman yorumuyla- Liszt kompozisyonu 'Haç Yıları' için delice bir talep oluşmuş, Japonya'da kitabı okuyanlar, bu kaydın cd'sinin de mağaza stoklarını tüketmişler. Daha roman ortada yok ama buyrun, bahis konusu kayıtlar için bağlantı burada, şimdiden dinleyip kendinizi romanın havasına sokmanız mümkün.

Paraya tapmanın başarı ile ilişkilendirildiği bir kültürel iklimden ara nağme niyetine bir gazete haberi gelsin: Bütçesiz Film Nasıl Çekilir? 

Bir kilisenin gerçekleştirdiği reklam kampanyasından notlarla kapanış yapalım: 'Asıl Hipster İsa'ydı!' Hipster meselesinin Beat kuşağına uzanan kökenlerine dair bir blog yazısı gelecek yakında, o zamana dek Converse'li İsa ve kilise için reklam kampanyası temalarıyla ilerleyecek serbest çağrışımları sizlere bırakıyorum.

Evet, açık havada kitap okuma, gökyüzüne bakıp fikirden fikire atlama mevsimi, resmen başlamıştır.

İyi tatiller!

(*Kafka ile Konuşmalar, Gustav Janouch.)

25 Nisan 2013 Perşembe

Çıkış



S: İntihar fikri sizi neden cezbediyor? Yoksa intihar değil de ölümden sonraki yaşam mı ilginizi çekiyor?

Keret: Ahlaki yönden bakarsak intiharın büyük önem arz eden bir yanı olduğunu söylemeliyim öncelikle: hayatına hem içerden hem de dışarıdan baktığın bir noktaya gelmene yardımcı oluyor, çünkü tam çıkış kapısının önünde duruyorsun. Hayata dair böylesi bir tercih kullanabilme fikri de oldukça ilginç. Hayatın ataletini yıkıyor bir anlamda. Pek çok öyküde kulandığım kuvvetli bir mecaz bu. Kneller'in Mutlu Kampı* aslında intihara dair değil, o dönem sürdüğüm hayatla ilgiliydi, pek çok şey yaşamış, görmüş geçirmiş insanlarla takılıyordum. Hepimiz askere gitmiş, ölen insanlar görmüştük, akla gelebilecek tüm uyuşturucuları denemiştik. Öyle şeyler yaşamıştık ki hayattan dışlanmış haldeydik. Bu açıdan intihar eğretilemesi, hayattan vazgeçenlere dair bu imge, bunları ifade etmek için idealdi. Bir anlamda hayata çıkan yolu aşk sayesinde buldum diyebilirim, aşık olarak - yani hayata yeniden bağlanarak.

(Etgar Keret, Eurozine söyleşisinde, hayattan, ölümden ve diğer her şeyden bahsediyor. Kneller'in Mutlu Kampı (*) öyküsü Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nde yer alıyor, Bilek Kesenler'in çizgi roman ve ardından gelen beyazperde uyarlamalarının temelini oluşturuyor. Görseldeki iş, Anish Kapoor'a ait.)

24 Nisan 2013 Çarşamba

Tanrı



Bir çocuğun babasının her şeyi bildiğini sanması, ne zaman ne yapılması gerektiğini, nasıl yaşanması gerektiğini bildiğini zannetmesi, yeryüzündeki en güzel düşüncelerden biridir.

Bu, insanların Tanrı fikridir.

Ama çocuk büyüyüp de babasının kendi bildiğinden pek de fazlasını bilmediğini fark ederse, tavsiye istediğinde beceriksizce sarf edilmiş insan sözcükleri ile karşılaşırsa, bir yol arayışına düşüp de babasının seçeceği yolun yeterince iyi olmadığını anlarsa; eğer çocuk kimsenin ne yapılması gerektiğini bilmediğini fark edip öylece ortada kalırsa -kimse nasıl yaşaması, davranması, yargılaması, düşünmesi, görmesi, kavraması gerektiğini bilmez, kimse bilmez bunları, ama herkes çaresizce uğraşır durur- işte o zaman müstehzi bir tavır takınır ya da çaresizliğe, deliliğe sığınır. 

Ama çocuklar ve babalar ruhlarının derinliklerinde bir çıkış yolu, bir yetki, derin bir bilgi, bir görüş, bir bakış açısı, doğru davranış biçimi, dünyanın tüm kederleri ve kargaşası içinde bir doğru yol olduğunu bilmelidir - insanlardaki Tanrı'dır bu.

(Kerouac'ın Günlükleri'nden; kaynak: The Windblown World. Fotoğraf, buradan. Big Sur için anahtar niteliğinde.)


23 Nisan 2013 Salı

Kitap




Bugün Dünya Kitap Günü.

Cervantes'in ölüm günü, Shakespeare'in hem ölüm hem doğum günü olduğu rivayet edilen bu muteber günde, bu yazıya yorum bırakan beş okura Etgar Keret'in Bilek Kesenler'ini, üç okura da Salvador Plascencia'nın Kağıt İnsanlar'ını göndereceğiz - tek şart kayıtlı kullanıcı olmanız (anonimler fazlasıyla kafa karıştırıyor) ve en son ne okuduğunuzu bizlerle, aşağıdaki yorum kutucuğunda paylaşmanız.

Yarın akşam saat 17.00'ye değin yorumlarınızı bekliyoruz.


Görselde Penguin'in sansür temalı 1984 edisyonu, hem tasarımı hem de üzerindeki etiket ile ibret niteliğinde.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Londra




Bir haftalık bir Londra arasının ardından yeniden karşınızdayım sevgili blog okuru... İşlerimi hallettim, şehirde dolaştım, bir gıda zehirlenmesi, bir kafa travması -abartıyorum, yumurta şekilli şişlik desek daha doğru-ve muhtelif ortopedik sakatlıklarla haftayı devirdim, kendimle gurur duyuyorum. Ne yazık ki kişisel görüşme programım, Elif Şafak'ın kendini yumuşak g'ye, Türkiye'de kadın yazar olmayı ise bir 'gül bahçesine' benzettiği konuşmaları kaçırmama yol açtı ancak duyduklarım bu satırları yazarken bile beni güldürüyor ve haliyle bu, gayet hoş bir durum (allah iyiliğini versin kablinden,) öyle ki şu anda kendimi aç parantez - iki nokta üst üste kombinasyonuna benzetiyor, böyle klişe olduğum, daha romantik bir noktalama işareti kombinasyonuna 'benzemediğim' için tanrılara veryansın ederek şiş alnımı taşlara vuruyorum.

Neyse... Fuar ile ilgili özetler, Küçük Prens'in seyahatleri sırasında rastladığı her şeyi sayan adamın kuru beyanlarına benziyor; şu kadar telif satıldı, şu kadar yayıncı geldi, şu kadar dile çevrildi vs.'ler havada uçuşuyor, kitapların yarattığı etkiden bahseden olmuyor; kitaplar, adeta dart okları gibi başka dillerde yayımlanmak üzere havaya savruluyor, herkes alkışlıyor, aynı kişiler çalıp aynıları oynuyor, ancak hayrete mahal yok, nihayetinde devran böyle dönüyor. Umarım fuar sayesinde farklı diyarlara uzanan kitaplar okurlarını bulur; umarım yazarlar, gelecekte, tuhaf demeçleriyle değil, eserleriyle kendi kulvarlarını oluşturur; başka bir temennide bulunmak mümkün değil.

Fuarla ilgili en kapsamlı özet için Koltukname'nin sayfalarına bağlantı verelim; EgoistOkur'u ve Cem Erciyes'in değerlendirmelerini de atlamayalım. Altını çizmem gerek ki Radikal'in şu haberi olmasaydı Kültür Bakanı ve gazetecilerin Hakkasan'da yedikleri yemekte en çok ördeği beğendiklerini bilmeyecek, gerekli bakımı yapmayarak Adalet Ağaoğlu'nun asansörde kalmasına neden olan İngiliz teknisyenlerin utanca gark olduklarını ve bir söyleşiye gelen 13 kişiden kaçının İngiliz, kaçının Türk olduğunu öğrenemeyecektik ve o zaman, allah muhafaza, sakin hayatlarımızı gamlı bir r, kifayetsiz bir ü harfi gibi, bükülmüş bir boyun, başımızın üzerinde kara bulutlarla sürdürecektik.

Bu yazı, kanımca, burada biter.

Aşağıda Londra'dan bir görüntü: The Langham Oteli.

Orada kaldım ve sabah akşam ördek yedim diye böbürleneceğimi sanıp korktuysanız bu blog yazarını henüz tanımamış, tanıyamamışsınız sevgili blog okuru, elbette öyle bir durum söz konusu değil, Oscar Wilde ve Arthur Conan Doyle'un buluşma noktası olması dolayısıyla The Langham'ın bu yazının sonunda yer almasını, zihinlerde kalan imgelerin Hakkasan'da yenen ördekler değil, kıymeti kendinden menkul iki dev yazarın, Wilde ile Doyle'un muhabbeti olmasını uygun gördüm; ne de olsa, burası Londra.




Tekrar merhaba.