25 Temmuz 2014 Cuma

N-n-n

Man Booker adayları açıklandı. Yazarımız Joshua Ferris, önümüzdeki aylarda yayımlanacak kitabı 'To Rise Again at a Decent Hour' ile adaylar arasında.

Nick Cave'den 20.000 Days on Earth... Afiş burada, tanıtım aşağıda. Bir de böyle bir şey vardı; 20.000 günden ikisine dair, dışarıdan, oldukça dışarıdan.

40.000 dolarlık Kapital - ilk baskı. Marx'ın mezarına bir ziyaret yapacak olursanız da bedeli belli: 4 pound. Üzerine bir de bu gelsin: Kitap gibi görünen, ama kitap olmayan şeyler.

Bejan Matur vakasından sonra Orhan Pamuk'un da evine hırsız girmiş. Yazar bilgisayar kullanmadığı için zayiat büyük değil... Okuru açısından.

Pulp belgeselinden yeni video. Burada. 

Tolstoy'un etkilendiği kitaplar. Kronolojik sırayla.

Notları akıllara ziyan bir Foto Galeri'yle noktalayalım; biliyorsunuz, artık gazeteler yok, web siteleri var, onlarda da pek haber yok, Foto Galeriler var, es geçecek değiliz, biz de nasipleniyoruz bu durumda: Metallica Reina'ya gitti, karizma fena çizildi. (21. no'lu fotoğrafta editör dikkatleri Kirk Hammett'in koltukaltına çekmeyi uygun bulmuş; fenalık geçirmeden sonuna değin gelirseniz şimdiden uyarayım.)

Yakın/uzak çevreye dair dört dörtlük turnusol işlevi de gören şu meşum yaz günlerinde akıl sağlığınızı yitirmeden kalmanızı, kalmamızı umut ederim.

Eğer mümkünse tabii.



24 Temmuz 2014 Perşembe

Kişi


Guardian'ın haberi: Bu yazın beklenen kitaplarından Murakami imzalı 'Renksiz Bay Tazaki'nin Hac Yılları' farklı Japon tasarımcıların hazırladığı çıkartmalarla birlikte raflara inecekmiş. Raflar derken, İngiltere kitabevlerinin rafları söz konusu, yoksa burada ne olur bilinmez. Neyse, çıkartmalar, okurun, romanı okuduğu sırada kendi zevkine göre dekore etmesi ve 'kişiselleştirmesi' içinmiş, iddia böyle, ama ilkokul çocukları hedeflenmiyorsa eğer proje biraz yaş, belirtmek gerek.

Her okur, kitabıyla kendi özgün ilişkisini kurar ve tercihine göre kitabı çizer, ezer, büker vs. Ancak kitaba çıkartma yapıştırmaya teşvik, en hafif deyişle biraz tuhaf. Belirttiğim gibi eğer okur 12 yaşın üzerinde, hele de yirmi yaşında ve ölmek isteyen bir kitap kahramanı söz konusu ise... Bas çıkartmayı Tazaki'nin ölüm arzusunun yanına; bu mudur yani? Ha isteyen alır çıkartmasını yapıştırır kafasına gözüne, o da mümkün tabii, illa kitaba yapıştırmaya lüzum yok.

Bir de tabii aman kitaba zarar gelmesin diyen, satırların altını bile çizmeye kıyamayan okur var... Onu düşünen yok tabii; korkarım, bu proje başarılı olursa, üzerinde Berke yazan Coca Cola kutuları ya da Özge etiketli Nutella kavanozları gibi, kişinin adının yapıştırıldığı kitaplar sırada olabilir. Gelecek de bir gün gelecek illa ki.

Neyse, travmatik sayıklamaları bir kenara bırakıp huzurlarınızdan çekiliyorum; eski usül kitabıma, üzerinde adım yazmayan ekrandaki işlerime dönme vaktidir.

Görselde Murakami'nin geleneksel formatta hazırlanmış Almanca edisyonu, Karamel'in ayaklarının dibinde kişiselleşmiş halde.




23 Temmuz 2014 Çarşamba

Evrim



Kağıda geçireceğiz hepsini - ölmüş ama henüz gömülmemiş olan bu dünyanın evrimini kağıda geçireceğiz. Zamanın yüzeyinde yüzüyoruz ve bizim dışımızda her şey boğulmuş, boğulmakta ya da boğulacak. 

Devasa olacak Kitap. 

(Yengeç Dönencesi, Henry Miller. Çeviren: Avi Pardo. Görselde Pera Müzesi'nin Stephen Chambers deseniyle şenlenmiş asansörü yer alıyor.)

22 Temmuz 2014 Salı

Bir

Bir yerlerde görüp işaretlemişim, yeni bir haber olduğu söylenemez, zira tarih Nisan sonuna işaret ediyor, TUİK sitesinde de doğrulatamadım, gerçi TUİK sitesinde ben diyeyim Kafkaesk, siz deyin akıllara ziyan dakikalar yaşadım... Neyse, haberin başlığı: 'TUİK'den utandıran kitap okuma raporu.' Habere göre Türkiye İstatistik Kurumu'nun verileri, ülkemiz insanının günde altı saat televizyon izleyip 3 saat Internet'e girdiğini, ancak kitap okumaya 1 dakikasını ayırdığını ortaya koyuyormuş.

İstatistik, genel anlamda tartışmaya açık bir mevzu; metodolojiyi bilmeden de verileri irdelemek doğru olmaz, ancak günde bir dakika kitap okuma fikrinde, ne bileyim çok fütüristik bir tını var. Misal geçenlerde 'hapı yutar yutmaz dil öğrenmeye ne dersiniz' gibisinden bir başlığa tıklayıp ilgili haberi okurken ne hissettiysem, bu gün de bir dakika kitap okuma meselesi karşısında aynı duygular içindeyim... Ne mutlu günde bir dakika olsun kitap okuyana deyip Polyanna'ya yatmak da var elbet, ama yok, hepsi bir yana, bu istatistiğin sonucuyla utancın alakası ne? Belki, insanların kitap okumadıkları için utanmaları gerekmeyen bir düzlemde, kitabın da tıpkı TV ya da internet gibi meşru bir 'iyi vakit geçirme' aracı olduğu hatırlanırdı, kim bilir... Öyle bir düzlemde veriler, belki daha yüksek olabilirdi ve o zaman kimsenin bunu bir gurur kaynağı yapma ihtiyacı da olmazdı. Burada ister istemez bir atasözü geliyor insanın aklına, halamın sakalları, vs.

Velhasıl, herkesin boş zaman tercihi kendine.

Bu yazıyı Penguin icadı maharetli kitap ayracı ile ilgili haberle bitireyim: Ayraç, okumaya uzun süre ara verirseniz size kitabın yazarının ağzından bir tweet atarak 'haddinizi bildiriyor.' (Haddinizi bildirmiyor esasen, orası benim yorumum, yorum yapan yapana.)

Görselde, Pera Müzesi'ndeki Stephen Chambers sergisinden bir kare, esasen iki eserin isimlerini içeren etiketler yer alıyor; madem atasözü dedik, Chambers, Flaman atasözlerinden yola çıkarak bir seri hazırlamış, o kareyi paylaşmanın vaktidir.

Üzgün üzgün bakıp düşünmenin manası ne?




21 Temmuz 2014 Pazartesi

İlham





Bir Dünya Kupası değil, ama takibi inanılmaz keyifli... Tour de France 2014, dünya işlerinden bunalanların derdine derman değilse bile bu karanlık yaz günlerinde bir nevi kaçamak olanağı sağlıyor, izlemiyorsanız şiddetle tavsiye ederim. Görsellerde sırasıyla Bronte kardeşler, David Hockney, Jarvis Cocker ve Sylvia Plath bisiklet üzerinde; Bristol'lu sanatçı Stewy, turdan ilhamla Yorkshire duvarlarına Yorkshire doğumlu sanatçıları resmetmeye girişmiş. Jarvis biraz kısa bacaklı ve koca kafalı olsa da, bu dünyanın üzerinde ilham denen şeyin var olabildiğini bilmek güzel. İlham graffiti ile sınırlı değil elbette; daha detaylı bilgi için bkz.

İlhamınız bol olsun.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Kalanlar



Laurie Garvey, Vecd Günü’ne* inanacak şekilde yetiştirilmemişti. Aslına bakarsanız, bir şeylere inanmanın saçmalığı dışında hemen hemen hiçbir şeye inanmayacak şekilde yetiştirilmişti. Çocuklarının henüz çok küçük oldukları ve Katolik, Yahudi ya da Üniteryen arkadaşlarının yanında kendilerini bir şekilde tanımlamaları gerektiği günlerde, Biz bilinemezciyiz, derdi onlara. Tanrı var mı, yok mu, bilmiyoruz, kimse bilmiyor. Bildiklerini söylüyor olabilirler ama aslında bilmiyorlar.

Vecd Günü’nün bahsini ilk kez üniversite birinci sınıfta, Dünya Dinlerine Giriş adlı derste duymuştu. Profesörün anlattığı hadise ona şaka gibi gelmişti; kıyafetlerinden sıyrılıp evleri ve arabalarının tavanları üstünde yükselerek gökyüzünde İsa’yla buluşmaya giden Hıristiyanlar ve o esnada ağızları bir karış açık halde kalakalan ve tüm bu iyi insanların nereye kaybolduğuna şaşan diğerleri. Ders kitabında “milenyum öncesi muafiyetçilik” ile ilgili bölümü okuduktan sonra bile arkasında yatan öğretiyi bir türlü kavrayamamıştı; kıyamet, Deccal ve Mahşerin Dört Atlısı hakkındaki tüm o saçmalıklar... Onun nazarında duvar halıları kadar ucuz bir dini zırvalıktı Vecd Günü; kızartmayla beslenen, çocuklarını pataklayan ve sevgili Tanrı’larının AIDS’i eşcinselleri cezalandırmak için gönderdiği teorisine inanmakta hiç güçlük çekmeyen insanlara çekici gelecek cinsten bir fantezi. Üniversite yıllarının ardından, havaalanında ya da trende Geride Kalanlar** serisini okuyan birini gördüğünde okuyacak daha iyi bir kitabı, dünyanın sonunu hayal etmekten daha iyi bir meşgalesi olmayan
o zavallı budalaya acırdı.

Sonra olanlar oldu. İncil’in kehaneti, en azından kısmen gerçekleşti. Dünyanın dört bir yanında insanlar sırra kadem bastı, milyonlarca kişi, aynı anda. Antik çağdan kalma tevatürlerden -Roma İmparatorluğu döneminde dirilen ölü vakası gibi- değildi bu; Joseph Smith’in New York eyaletinin kuzeyinde bulduğu
altın levhalar veya bir melekle sohbeti misali, kendi ülkesinde türemiş bir terane de değildi. Gerçekti. Vecd Günü Laurie’nin yaşadığı kasabayı vurmuş ve birçokları gibi en yakın arkadaşının kızı da, Laurie bizzat onların evinde olduğu sırada ortadan kaybolmuştu. Tanrı Laurie’ye alev alev yanan bir açelyadan seslenseydi hayatına müdahalesi bu kadar bariz olmazdı doğrusu.

Gelgelelim Laurie, gün gibi ortada olan gerçeği haftalarca, aylarca inkâr etmeyi başarmış, kuşkularına bir can simidi gibi sarılmış ve “Ani Yolculuk” denen bu hadiseye yol açan şeyin bilinmediğinde ısrar ederek olayı araştıran bağımsız idare heyetinin raporu yayımlanana dek herhangi bir hükme varmamaları konusunda halkı uyaran bilim adamlarının, uzmanların ve siyasetçilerin sözlerini çaresizce yineleyip durmuştu.

“Bir trajedi yaşandı,” diye tekrarlıyordu uzmanlar. “Benzer bir hadiseydi fakat Vecd Günü değildi.”
Şaşırtıcıydı ama bu iddiayı en ateşli biçimde savunanlardan bazıları, 14 Ekim’de kaybolanlardan -Hindular, Budistler, Müslümanlar, Yahudiler, ateistler, animistler, homoseksüeller, Eskimolar,
Mormonlar, Zerdüştler ve başka her ne idilerse- birçoğunun İsa’yı kurtarıcı olarak kabul etmediğini nazara alan Hıristiyanlardı. Onlara kalırsa bu, rasgele toplanmış bir hasattı, oysa Vecd Günü asla
rastlantısal gelişemezdi. Vecd Günü’nde sapla samanın ayrılması, inananların ödüllendirilip geride kalanların uyarılması gerekirdi. Ayrım gözetmeyecek bir Vecd Günü, Vecd Günü falan olamazdı.
Kafa karışıklığına teslim olmanız, ne olup bittiğini bilmediğinizi kabullenmeniz işten bile değildi. Ama Laurie biliyordu. Yüreğinin derinliklerinde, ta en başından beri biliyordu. Geride kalmıştı. Herkes geride kalmıştı. Tanrı’nın karar sürecinde dinleri göz önünde bulundurmamış olması bir şey değiştirmiyor, hatta işleri daha da beter hale sokuyordu. Şahsen reddedilmiş oluyorlardı bu durumda. Yine de Laurie bunu görmezden gelmeyi ve zihninin kasvetli bir oyuğuna, her günün her dakikasını bunalımda geçirmemek için günün birinde öleceği malumatını gizlediği, insanın kafa yormaya dayanamadığı konulara ayırdığı bodrum katına kaldırmayı tercih etti.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
* Kıyamet kopmadan yedi yıl önce Tanrı’nın sadık kullarını cennete alacağı ve
geride kalanların Büyük Sıkıntı tabir edilen zorlu süreçte dünya üzerinde bırakılacağına
yönelik Hıristiyan inanışı.
** Left Behind: Tim LaHaye ve Jerry B. Jenkins’in, muafiyetçi bakış açısından kıyamet
gününü anlatan on altı romanlık dizisi. (ç.n.)

(Kalanlar, Tom Perrotta. Çeviren: Berrak Göçer. HBO'da yayımlanan uyarlama, ağır başladı ve üçüncü bölüm itibariyle rehavetinden kurtulacakmış sinyali verdi, ama TV bu, ne olur bilinmez. Kitabın, uyarlamayı anlamlandırmada temel olmakla beraber, olay akışı ve karakterler açısından derin farklılıkları var, onu da belirtelim.)

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Vişneli


...
Gelecekler, geliyorlar, geldiler.
                 — Erirken dondurmamız limonlu
                     Ya da vişneli bir yaşamın sonu
                     Gelip çatmadan daha...

                 — Yaşıyoruz, derdik, yaşıyoruz da...

                 — Sözsüz, zamansız bir şaka mıydı yaşam
                      Bizim yaşamımız?

                 — Ne istedik, neden istedik, gerekli miydi çok?
                 — Dün akşam ne yapmıştık, bu akşam ne yapacağız?
  
                  — Günler günleri emdi, toprak toprağı, su suyu
                       Bir gülüş bir başka gülüşü, bir durum bir başka durumu
                       Kum kumu, rüzgar rüzgarı
                       Her şey birbirini ve her şey her şeyi emdi
                       Var yok'a dönüştü, yok var'a
                       Ama biz
                       Yenemedik arta kalan olmayı

      


...

(Edip Cansever, Yüzme Havuzu. Görselde, yine, Tuna Kıyısında Ayakkabılar anıtı.)