Burada olan bitenlerin ekseninde ABD'de başlayıp dünyaya viral biçimde yayılan Wall Street'i İşgal Et protestolarını ne denli takip edebildiniz bilmiyorum. Wall Street'i İşgal Et, yelpazesi son derece geniş bir protesto; belli bir hedef yerine giderek genişleyerek çoklu hedefleri karşısına alıyor ve merkezinde bireylerin güç odakları karşısındaki memnuniyetsizliğini bulunduruyor. Slavoj Zizek, Michael Moore, Cornel West, Naomi Klein gibi isimlerden de destek alan protestoların merkezi New York'taki Zucotti Park. Eylemleri destekleyenler arasında Salman Rushdie, Neil Gaiman, Ann Patchett, Jonathan Lethem, Jennifer Egan, Alice Walker, Francine Prose gibi dev yazarlar da var. Yazılanlara göre Zucotti Park'taki alanda gezici bir kütüphane de mevcut - "onur" sistemi ile işleyen kütüphaneye bağışlanan kitaplardan dileyen, geri getirmeye söz vermek koşuluyla kitap ödünç alabiliyor. The New Yorker'ın haberine göre Chomsky, Marx ve Zinn'in politik içerikli metinleri yanı sıra Ginsberg'in Uluma'sı da kütüphaneden ödünç alınanlar arasında. İşgal Et eylemlerinin giderek yayılacağı iddia ediliyor; 17 Eylül'de Zucotti Park'ta kurulan gezici kütüphane diğer İşgal Et bölgelerine de ilham olmuş; Boston, Seattle, Portland, Los Angeles gibi şehirlere de aynı mantıkla güdülen kütüphaneler sıçramış. Blog adreslerinden takip etmek de mümkün. Protestoların nerelere uzanacağını hep birlikte göreceğiz, Vietnam Savaşı protestoları sırasında yine bir kitaptan ilhamla duvarlara "Frodo yaşıyor!" sloganları yazıldığını unutmamak gerek. Yukarıdaki görsel, Blu'nun Almanya'daki işlerinden biri. Ve kimi zaman inanması güç olsa da evet, Frodo yaşıyor, yaşıyor olmalı.
27 Ekim 2011 Perşembe
26 Ekim 2011 Çarşamba
Propaganda
Tanrı biliyor: kendini gösterseydi, varolmayı bırakacaktı. Kendisi hiçbir zaman varolduğunu ileri sürmedi. Sırf varlığı sorunu ortaya atılsın diye kendisinin önsezi ile bilinmesine izin veriyor. Tersine, tanıtım çok fazla görünür bir şey, ileri sürdüğü şey olmak, yani etkili olmak için varlığını çok fazla gösteriyor. (Jean Baudrillard, Cool Anılar 3-4. Çeviren: Yaşar Avunç, Ayrıntı Yayınları.)
Dünya hallerinden kusma raddesine geldiğimde gazete ve TV ile alakamı kesip Baudrillard'ın Cool Anılar kitaplarına eğilme gibi bir huyum var. Aktüalite onulmaz bir hastalıktır diyen düşünür, çağdaş zaman hezeyanlarına ilaç gibi geliyor. Jack Kerouac'ın yazdığı bir mektuptan bahsetmek istiyordum ne zamandır; görünürlük üzerine bu girizgah sonrasında şart oldu: mektubun ana teması, hayatın insanın kendi hakkında propaganda yaparak geçirilmeyecek denli "tatlı" olduğu.
O pejmürde edebiyat adamını görebiliyorum, koca bir çanta taşıyor, kampüsten kampüse, konuşmadan konuşmaya koşuyor, ev sahiplerini başıyla onaylıyor, bir sonraki şehre gidiyor... Bütün o sıkıntılı kariyeri kendisinin haklı olduğunu kendine ve diğerlerine kanıtlamakla geçiyor... Eğer bütün konuşma tekliflerini, TV programlarını, radyo söyleşilerini kabul edersem benim de içine düşeceğim durum bu dostum... Bütün ömrüm yazdıklarımı kanıtlamakla ve kendimi kanıtlamaya çalıştığımda yazdıklarımı öldürmekle geçecek... Sadece sanatıma manyakça gömülmek istiyorum ve tanıtımdan uzak durmak (ama herkes bunu yapmamı istiyor benden... ne yazık!)
25 Ekim 2011 Salı
Pençe!
Bugüne kadar edebiyatta altın ayarı tutturmaya çalıştım ben. Duyguları yeniden canlandırmaya, insan davranışını fikir stratosferinde, yani hezeyanın pençesinde sergilemeye çalıştım. Sokrat öncesi yarı keçi yarı Titan bir varlığı resmetmeye. Özetle dünyanın göbeğindeki taşın üzerine bir dünya inşa etmeye, çarmıha çakılmış soyut bir fikrin üzerine değil. Orada burada ihmal edilmiş anıtlara, susuz vahalara, Cervantes'in gözünden kaçmış yel değirmenlerine, bayır yukarı akan nehirlere, gövdelerinde boylamasına dizilmiş beş-altı göğsü olan kadınlara rastlayabilirsiniz. Gauguin'e yazdığı mektupta şöyle demiş Strindberg: "Hiçbir botanikçinin keşfedemeyeceği ağaçlar, Cuvier'in aklından bile geçiremeyeceği hayvanlar ve sadece sizin yaratabileceğiniz insanlar gördüm."
(Henry Miller, Yengeç Dönencesi. Çeviren: Avi Pardo.)(Görsel Jannis Kouvellis. Henry Miller başyapıtı Yengeç Dönencesi, yakında...Daha sabahın köründe, insan dinçken, gücünün kuvvetinin şafağındayken, bir kitap açmak- ayıp derim buna! (Ecce Homo, Friedrich Nietzsche.))
24 Ekim 2011 Pazartesi
Ödül!
Geçenlerde metroda, elindeki bir öbek saatli maarif takvimi yaprağını satır satır okuyan bir adam gördüm sevgili okuyucu; zamanın nasıl da hızlı akıp gittiğini düşündükçe o adamı anımsıyorum ve okumadan yırttığım tüm takvim yaprakları yüzünden hayıflanıyorum. Haftaya biraz tuhaf bir giriş yaptım ancak sanırım her yeni hafta blog yazarınızın yetişmeye çalıştığı zamanın hızı hanesinde bir artı... Anlatacak çok şey ve ne kadar da az zamanımız var; işte bütün mesele budur, ne diyelim, bulunacak vakit, bulunacak vakit, hem öldürmek hem yaratmak için.
Bizler bu aralar Téa Obreht'in ödüllere doymayan romanı Kaplanın Karısı'nı hazırlamak ile meşguluz; çok yakında, sizler ile buluşması için gereken hazırlıkları tamamlıyoruz. Bu arada Obreht, Frankfurt'tayken aldığımız haberlere göre National Book Award'ın da en kuvvetli adaylarından biri. National Book Award adaylıkları bir skandal eşliğinde açıklandı; uzun listede yer alan bir roman, bir harf hatasından doğan karışıklıktan ötürü adayların arasına alındı. Nasıl oluyor; şöyle: gençlik kategorisinde belirlenen adaylar arasına 'Chime' isimli roman girecekken 'Shine' adlı roman duyuruluyor; harf hatasından doğan karmaşayı düzeltmek için 'Chime' listeye sonradan ekleniyor, bu defa 'Shine'ın yazarı adaylıktan çekildiğini zehir zemberek bir açıklama eşliğinde dünya aleme duyuruyor. Adaylar ve kitapların adlarının telefonda aktarıldığı ve hatanın buradan doğduğu söylense de, deli saçması bir durum söz konusu sevgili okur - National Book Award (Ulusal Kitap Ödülü) son derece prestijli bir ödül, seneler evvel Cem Yılmaz'ın Athena/Asena temalı bir TV reklamı vardı yanılmıyorsam, benzer ve fazlasıyla abuk sabuk bir fiyasko söz konusu. Gerçi ödül adaylıkları tantanası söz konusu oldu mu kargaşa da işin içine giriyor, bu yıl Nobel'in açıklanacağı sırada birtakım bilgisayar korsanlarının araya girerek Edebiyat Ödülü'nü Dobrica Cosic'in aldığını duyurduklarını anımsarsak buradaki epey masum bir beceriksizlik sayılır.
Neyse, Obreht'e dönersek; biliyorsunuz, Téa Obreht, bu yıl Orange Ödülü'ne layık görüldü; National Book Award adaylığının yanı sıra Dylan Thomas Ödülü'ne ve Galaxy National Uluslarası Yazar Ödülü'ne de aday (Galaxy National'ın bu dalda verdiği ödülü geçen sene Freedom ile JOnathan Franzen kapmış.) Ayrıca Fransa'da Prix Page des Libraires ödülünü alan Obreht, Prix Courrier International ve Prix du Premier Roman adaylarının arasında. 26 yaşındaki yazarın şaşaa içinde başlayan serüveni, heyecan ile devam edecek gibi görünüyor. Obreht'in romanı, halihazırda 150.000'lik bir satış başarısı yakalamış ABD'de, genç yazar edebiyat alemine son yıllarda adım atan en heyecan verici fenomen sayılıyor.
Kaplanın Karısı, çok yakında...
(Görsel, Rosemarie Trockel işlerinden.)21 Ekim 2011 Cuma
İçerik
Frankfurt Kitap Fuarı'ndan öncesinde ve sonrasında ince ince bahsettik, ancak konuya tam manasıyla giremedik sevgili okur. Blog yazarınız bir gün önce ne yediğini ne içtiğini bile güçlükle anımsadığından, şimdi bir hafta öncesine dönmekte haliyle güçlük çekiyor - ama bir deneyelim bakalım. Fuar, bu yıl önceki senelere kıyasla daha aklı başında, daha mütevazı bir çehreye sahipti sanki; önceki yıllarda ortalığı kasıp kavuran ticari kitapların hakimiyeti, yerini iyi kitap arayan, iyi kitap sorgulayan ziyaretçilere bırakmıştı; tantanadan az çok arınmış, içeriğe odaklı bir atmosfer hüküm sürmekteydi. Global ekonomide yaşanan resesyonlar sonrası hafif daralan ancak yine de ayaklanan sektör biraz daha derlenip toplanmış gibiydi; birkaç sene evvelinde büyük soru işaretleri yaratan e-kitap konulu gelişmelerin rayına oturarak pazar paylarının -en azından şimdilik- az çok belli olması, klasik yayıncılık sektörü aktörlerinin yüreklerine bir süreliğine su serpmiş gibiydi, öyle ki Amazon'un giderek büyüyen piyasa hakimiyeti dahi kimseleri öyle telaşa sarmış gibi görünmüyordu. Ticari yayıncılığa yönelik "balon" mevzu ve temalar da önceki senelere kıyasla sönük sayılacak ölçüdeydi - Vampir furyasının bitimi, ardından gelen kısa ömürlü kurt adam çılgınlığı, sonrasında -sanıyorum yalnızca ABD'de büyük sansasyon yaratan- zombi muhabbetleri, hızlı tüketime odaklı yayıncılığın belli bir damarını çoktan doyurup beslemiş ve yeni seslere, farklı anlatılara, yeni ve iyi yazarlara gösterilen ilgi biraz daha artmış gibiydi. Zombiler, global anlamda vampirler kadar büyük ilgi görmemişler; zombilerden sonra ne gelecek derseniz, cevap hazır: göründüğü kadarıyla sırada deniz kızları var. Tıpkı melek ve kurt adam temalı kitaplar gibi, deniz kızlarının da sayfalar arasında çok uzun ömürleri olacağını düşünmüyorum, göreceğiz. (Deniz kızı demişken; ticari yayıncılık bir kenara, edebiyatın kalbinden, belki de gelmiş geçmiş en vurucu deniz kızı temalı öykülerden birinden bahsetmeden geçmeyelim; deniz kızlarından bahsedip Ingeborg Bachmann'ın Undine'sini anmamak olmaz; öykü, YKY'nin Otuzuncu Yaş derlemesinde yer alıyor olmalı, şiddetle tavsiye ederim.)
Fuar, bizler için de oldukça verimli ve hareketli geçti; gelişmelere dair güzel haberlerimizi önümüzdeki günlerde paylaşacağım. Uluslararası salonlarda beklenmedik, oldukça heyecan verici keşifler yaptığımızı belirtelim, listemize ilginç ve sıra dışı yazarlar eklendiğini söyleyelim ve yeni kitaplarımıza dair haberleri ilerleyen günlerde paylaşacağımızı bildirelim. En önemli duyurumuzu da bu arada ekleyelim: Roman öldü diye çığıranlara fazla kulak asmayın, matbu kitapların cenaze törenlerinden dem vuranlara çok prim vermeyin - Yazarlar yazıyor, yayıncılar yayınlıyor, çevirmenler çeviriyor. Bangır bangır kitaplar geliyor, gelmeye devam ediyor.
20 Ekim 2011 Perşembe
Kayboluş
Çağdaş Amerikan edebiyatının parlak isimlerinden biri John Brandon. İlk romanı “Arkansas”la dikkatleri üzerine çeken Brandon, gündelik hayata içkin sıradan, amaçsız şiddetin çoklu anlam dünyasına odaklanan yetkin anlatımıyla ziyadesiyle beğeni toplamıştı. “Mississippi Review”, “Subtropics” gibi dergilerde yayımlanan öykü ve makaleleriyle de ilk romanında tutturduğu anlatım tekniğinin tesadüfi gerekçelerle açıklanamayacağını gözler önüne serdi. Brandon’ın, 1976 doğumlu bir yazar olduğunu düşündüğümüzde, yaşından beklenmeyecek olgunlukta oturmuş bir üsluba sahip olduğu tartışılmaz. Üstüne üstlük, mimari tasarımlara denk bir yerleşiklik hissi taşıyan kurgusal açılımlarını gün geçtikçe geliştirmeye de devam ediyor.
Yeni romanı “Sığınak”, Brandon’ın çıtayı yükselttiğinin açık bir göstergesi. ABD’nin güneyine özgü gotik yazın anlayışını edebi bir gelenek olarak benimsediği görülen Brandon, söz konusu ekolün karanlık rastlantısallığını sahiplenirken, statik melankolisini modernleştirmiş ve bu kapsayıcı duygusal fonu çağın ruhunu içeren bir ritm duygusuyla donatmış. “Sığınak”, geleneksel anlatımın konforlu güzergâhında yol almıyor; hiç ayak basılmamış, ıssız arazilere doğru deneysel bir keşfe de çıkmıyor. Bu iki yaklaşımın, iki edebi aidiyetin arasında gezintiye çıkıyor, salınıyor Brandon; ama bu gezintinin esenlikle dolup taşan bir pazar gezintisi olmadığını da belirtmek lazım.
John Brandon, “Sığınak”ta geleceğe dair umutlarını kaybetmiş, hatta umudu kavramsal olarak bile lügatlarında barındırmayan bir karakterler galerisi sunuyor. Roman, Florida’nın orta batısında yer alan küçük bir yerleşim merkezi olan Citrus County’de geçiyor. Citrus County, Florida’nın kolektif imgelemdeki günlük güneşlik, palmiyeli plajlarlara dolu cennetsi tasvirlerine taban tabana zıt bir bölge. Palmiyelerin yerini boz renkli bodur meşeler, uçsuz bucaksız plajların yerini ıssız ormanlarla çevrili bataklıklar, ılık ve çekici sıcaklığın yerini ise geceleri insanı uyutmayan yapış yapış nemli cehennem sıcağı almış Citrus County’de. Nitekim söz konusu coğrafyaya içkin özellikler salt iklimi, bitki örtüsünü belirlemiyor, orada yaşayan popülasyonun ruh hâline de damgasını vuruyor. Dar ve çıkışsız bir mikrokozmosa denk düşen Citrus County’nin ahalisi de bölgenin iç karartıcı yabansılığına denk bir itilmişlik, kıyıda kalmışlık hissiyatına sahip. Citrus County’deki hayat son derece monoton; bu kasabada yaşayanlar, sosyal yapının tekrar tekrar ürettiği stereotiplerden birine dâhil olup, o gruba has alışkanlıkları, kültürel refleksleri benimsemek ve atmosferin mevcut boğuculuğuna uzun uzadıya kafa yormamak için kendi rollerine uyum sağlamakla yükümlüler.
19 Ekim 2011 Çarşamba
84
Haruki Murakami'nin 1000 sayfalık 1Q84'ünün İngilizce çevirisi, sanıyorum Harry Potter'dan bu yana ilk defa, geceyarısından itibaren başlayacak satışı kitapçı kuyruklarına saatler öncesinden giren okurlara sunuldu. (İlk iki cilt bir arada, üçüncü cilt 25 Ekim'de çıkacak.) Edebiyat için büyük mü değil mi tartışılır, ancak çeviri edebiyat için dev bir adım. Murakami, yazarlığının yanı sıra Japonca'ya yaptığı çeviriler ile de tanınan bir yazar; ancak kendi eserlerini kendi çevirmeyi tercih etmiyor. Guardian söyleşisinde bir evlat ve bir eş olarak kendisinden beklenenleri veremediğini, çocukluğunun da pek mutlu geçmediğini söylüyor ve yazarlığın fiziksel anlamda kuvvet gerektirdiğini belirtiyor. Söyleşi epey uzun, Murakami huysuz bir adam portresi çizer gibi... Bütün bunların ışığında hayatta yapmak istedikleri için gereken özgüveni nereden bulduğu gibisinden tuhaf bir soru soruluyor, cevap gayet doğrudan:
"Özgüven mi, gençken? Çünkü neleri sevdiğimi biliyordum. Kitap okumayı seviyordum; müzik dinlemeyi seviyordum ve kedileri seviyordum. Bu üçü. Bu yüzden, tek çocuk olmama rağmen neleri sevdiğimi bildiğim için mutlu olabiliyordum. Saydığım bu üç şey, çocukluğumdan bu yana değişmedi. Şimdi de neleri sevdiğimi biliyorum ben. Özgüven budur. Neyi sevdiğinizi bilmiyorsanız kaybolmuşsunuz demektir."
Bir de şu var tabii → Aomame'nin sorguladığı üzere, DNA'mızı yaymak adına burada bulunuyorsak eğer, bütün bu karmaşanın, bu derin düşüncelerin, hayatlarımızın bu denli tuhaf olmasının nedeni ne? Murakami ruhani bir roman yazmış olabilir mi? Göreceğiz.
18 Ekim 2011 Salı
Her gidişin...
Biraz gecikmeli olsa da buradayım, sevgili okuyucu, Frankfurt'tan yorgun, biraz hasta ancak güzel haberler eşliğinde döndüm. Ne yazık ki içinde yaşadığımız teknoloji çağının gücü, fuardan canlı bildirmeme olanak tanımadı; pazartesi günü burada yaşadığımız elektrik kesintisi de bütün bu terslikler üstüne tuz biber ekti. Önce bir merhaba demek istedim; biraz soluklanayım, ardından özetimi de geçeceğim. Yazmışken Frankfurt'ta aldığımız sevindirici bir habere değinmeden olmaz elbette; önümüzdeki ay yayımlanacak olan Tea Obreht'in Orange ödüllü Kaplanın Karısı romanı, prestijli National Book Award'ın en güçlü adayları arasında. Kaplanın Karısı yakında, çok yakında...
Tekrar merhaba!







