6 Temmuz 2015 Pazartesi

Başlangıç


Çağa özgü bir durum olsa gerek, yazar söyleşisi diye başlı başına bir fenomen mevcut, dikkatinizden kaçmamıştır... Kitapları yazarla beraber çıkılan bir yolculuk, yazarın eşliğinde bir deneyim olarak değerlendiren bir düzlemde, yazar sesinin metne eşlik etmesi, hatta okura kitap ile ilgili tüyolar vermesi çok da şaşırtıcı değil; yazar, tıpkı yarattığı kahramanlar gibi, söyleşilerle bu defa kendini "kurgulayan" bir kahraman, kitapla okurun arasındaki kapının başındaki ev sahibi, ya da başlı başına bir yıldıza dönüşüyor. Bir şarkıcıya ses tekniğini nasıl geliştirdiğini, bir kompozitöre günlük rutinini, bir ressama hangi şartlar altında çalıştığını soran pek çıkmıyor belki ama yazarlar, cevabı muğlak kalmaya mahkum bir soruya maruz kalıyor genelde: Nasıl yazıyorsunuz? Bir doktorun hastasına nasıl yaklaştığı, bir tesisatçının tıkalı boruları hangi teknikle ele aldığı kimsenin ilgisini çekmiyor ya da bir heykeltıraşın gününü hangi alışkanlıkları etrafında geçirdiği mevzu edilmiyor ama yazar, yazı ile olan ilişkisini bir noktada anlatmak, sadece ne yazdığını değil, nasıl yazdığını da açıklamak zorunda: Bilgisayar kullanıyor mu yoksa el yazısı mı tercih ediyor? Sabah saatlerinde mi çalışıyor yoksa akşam vakitlerinde mi "verimli" oluyor? Tıkandığı zaman ne yapıyor? Yazdıkları bir yana, hangi kitapları okuyor? Bir ressam niçin resim yaptığı gibi yanıtlanması mümkün olmayan bir soruyla asla karşılaşmazken yazarların bu hususta beyanatlar vermesi, hiç yadırganmıyor.

Uzun bir girizgah oldu bu; ama yadsınacak gibi değil, artık (nicedir) yazarların kendi hikâyeleri de anlatıya dahil. Anlatının ne ortaya koyduğunu irdelemek bir başka zamana kalsın, bu hafta başı yazısını gelmiş geçmiş en saçma yazar söyleşilerinden birinden bir alıntıyla, George Plimpton'ın zamanında Ernest Hemingway ile yaptığı Paris Review söyleşisinden bir kesitle noktalayalım:

S: Yazar olacak biri için en doğru entelektüel antrenman sizce nedir?

C: İyi yazmak ona son derece zor geldiği için gidip kendini assın mesela. Sonra, merhametsizce ipi kesilsin ve kendi kendini yaşamının sonuna değin elinden geldiğince iyi yazmaya zorlasın. Hiç değilse kendini asma hikâyesi olur elinde, bir başlangıç yapmak için.

Merhametli haftalar dileklerimle.

(Görsel: Subodh Gupta'ya ait bir işten, yer: Frankfurt Modern Sanat Müzesi. Zincirler kırılsın...)



1 yorum:

  1. Bir de şu var: yazarlar da yazı yazma eylemine kafayı takmış durumdalar. Bu konuda konuşmaktan, diğer yazarların neler söylediğini okumaktan keyif duyor çoğu. Kendi eserlerinde de sık sık bu konuyu kurcalıyorlar. (Üçüncü çoğul şahıs kullanıyorum ama ben de o gruba dahilim aslında. Yazma eylemi çoğu zaman ortaya çıkan metinden daha fazla ilgimi çekiyor.) Kaldı ki, sanırım beste yapmak hakkında bir müzik eseri bestelenmemiştir. Ya da ressamları resmeden ressamlar çok kalabalık değildir. Öte yandan otel odasına bile asılmayacak kadar çirkin manzaralar boyayan bir adamın nasıl resim yaptığını hepimiz yıllarca seyretmedik mi?
    Selamlar,
    Hikmet

    YanıtlaSil