"Fakat şu da doğru; hikayeler bizi kurtarabilir."*
21-27 Eylül haftası, Amerika'da Yasaklı Kitaplar Haftası olarak kutlanıyor. Yasaklı kitabın kutlaması mı olur demeyin, hafta boyunca sansür karşıtı etkinlikler düzenleniyor, yasaklanmış kitaplara dikkat çekiliyor, okuma özgürlüğünün önemi vurgulanıyor. Yasaklı derken, söz konusu yasakların, en azından bu yıllarda, ağırlıklı olarak kütüphaneler ve okulların dayattığı, kitapların genel erişimine dair yasaklar değil de, gelen şikayetler uyarınca okul ve halk kütüphanelerine sokulmamaları üzerinden gelişen kısıtlamalar olduğunu belirtmek gerek. Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, 1984 ya da Bülbülü Öldürmek gibi çağdaş klasikler, Amerikan kütüphanelerince içeriklerinden ötürü yasaklara tabi olmuş eserler; 2013'ün en sık yasaklanan kitabı/serisi ise Harry Potter. (Ya çocuklarımız büyüye meraklanır, dinden uzaklaşırsa yollu bir hezeyan doğrultusunda.)
Malum, Türkiye, yayımlanmamış bir kitabın yasaklandığı ülke olarak bu konuda sınır tanımıyor; yine de uygulamadaki farklılıkları atlamamak önemli.
Tim O'Brien'ın 1990 yılında basılan, yazarın Vietnam'daki savaş deneyiminden sonra anımsama ve yazma edimine eğilen kitabı Taşıdıkları Şeyler, 2001, 2003 ve 2007 yıllarında, Amerika Afganistan ve Irak cephelerine asker yolladığı sıralarda çeşitli eyaletlerce yasaklanmış örneğin; gerekçeler ne olursa olsun, zamanlama manidar. Vietnam'dan neredeyse otuz, yazımından on yıl sonra, hakkında gündeme gelen yasaklar, kitaba dair değil, sansürcü zihniyetin kaygıları hakkında ipucu veriyor esasen.
Ugresiç'in Okumadığınız için Teşekkürler'inde bir Neil Postman alıntısına rastladım; yazar, özetle Orwell'in kitapları yasaklayacak olanlardan, Huxley'nin ise kitap okumak isteyecek kimse kalmadığından yasaklara dahi gerek duyulmayacak bir dünyadan korktuğunu belirtmiş... Kitapların okunmadığı bir dünya tahayyülünün yarattığı dehşet, kanımca, kitapların yasaklandığı bir dünyanın dehşetinden daha büyük, daha derin değil; daha doğrusu, bu iki dehşeti kıyaslamak, pek anlamlı değil. Öte yandan Huxley'e atfedilen, Brodsky'nin, 'Kitap yakmaktan daha beter suçlar vardır, bunlardan biri onları okumamaktır'ı ile bağdaşan bir duruş ve kitaplarla savaşmak, kitapları hiçe saymanın aksine, onları geçerli kılmanın yollarından biri. Yine de bugün, Ray Bradbury'nin deyişiyle 'kitap yakmanın türlü yolu bulunduğu, dünyanın ise elinde kibritle hazır bekleyen insanlarla dolu olduğu' göz önünde bulundurulursa, yasakları salt kitabı önemseyen bir pratik olarak değerlendirmek doğru olmasa gerek.
"Ölü değilim. Fakat ölü olduğumda, şey gibi... Bilemiyorum, kimsenin okumadığı bir kitabın içinde olmak gibi. (...) Eski bir kitap. Kütüphanenin raflarından birinde, bu yüzden güvende, falan, fakat kitabı çok, çok uzun zamandır kimse o raftan çekmemiştir. Beklemekten başka şey gelmez elinden. Birinin kitabı raftan alıp okumasını ummaktan başka."**
Umut var.
(Alıntılar, Tim O'Brien, Taşıdıkları Şeyler. Çeviren: Avi Pardo.)
30 Eylül 2014 Salı
29 Eylül 2014 Pazartesi
Hız
"Gelecek, henüz gerçekleşmemiş olan geçmiştir."*
Ya sayfa sayısı belli olan bir kitabı ne kadar zamanda okuyacağınızı hesaplamak? Kitaba, içinde bulunduğunuz halet-i ruhiyeye, okuduğunuz sırada çevrenizde gelişen olaylara bağlı olarak değişir elbette ya, şimdi, bunu yazdığım sırada, Sylvia Plath'in Sırça Fanus'unun kahramanı Esther Greenwood'un A noktasından B noktasına gitme konulu problemler karşısında hep afalladığından, durup durup 'ya yola bir inek çıkarsa, o zaman ne olacak?' diye düşündüğünden bahsettiği pasajı anımsadım. Kitap okumak -ki soluk soluğa bir yarış değil, keyif amaçlı bir eylemdir- insanı bulunduğu yerden alıp bir başka düzleme taşıma potansiyeli barındırsa da, kronometreyi çalıştırıp gaza bastığınız bir araba yolculuğuna, ancak yolda karşılaşabileceğiniz türlü sürpriz bakımından benzeyebilir.
Geçen hafta Guardian'da yer alan bir yazının başlığıydı: 'Üç saat içinde bir roman okuyabilir misiniz?' Yazar, Spritz adlı bir uygulama yardımıyla Joshua Ferris'in önümüzdeki aylarda yayımlayacağımız kitabı To Rise Again at a Decent Hour'u üç saatte okumak üzere bir deney yaptığını anlatıyor, yazısını bu uygulamanın roman okumakta etkin olmadığını söyleyerek bağlıyordu.
Emoji ile yeniden yazılan Moby Dick, Google Ads vasıtasıyla 'zenginleştirilen' Amerikan Sapığı, Smithsonian'ın hareketli gif'lere dönüştürdüğü kitap illüstrasyonları gibi, okuma deneyimlerini içinde yaşadığımız çağın teknolojilerince dönüştüren vakalardan daha evvel bahsettim; kanımca, bunlar, birtakım 'endüstri' ulemalarının kestiği basılı kitap ölecek yollu ahkamlarından daha somut, daha derin hadiseler - her biri, kitap okuma deneyiminin geleceği bir yana, bizim tam da şu anda, ne halde olduğumuzu, dünya algımızın ne yönde geliştiğini ortaya koyuyor. Üzerinde adlarımızın yazılı olduğu kolaların, nutella kavanozlarının peşine düştüğümüz, bileklerimize taktığımız cihazlarla kaç saat uyuduğumuzu, kaç kilometre yürüdüğümüzü ölçtüğümüz ego odaklı bir tüketim ve çoklu ortam çağında, kültürel üretim de bizim suretlerimizi, belki de hızla tüketim telaşıyla tükenişimizi yansıtıyor.
Üç saat içinde bir kitap okumak mümkün mü gerçekten? Bir sayfada geçirdiğiniz süre ortalama 3 dakika olsa üç yüz sayfa için dokuz yüz dakikaya ihtiyacınız var, o da on beş saat eder. Guardian'da bahsedilen Spritz adlı uygulama, e-okuyucunuzun açtığı sayfada belli başlı harfleri renkli olarak göstermek vasıtasıyla kelimenin tamamını okumadan anlamanızı sağladığını, böylelikle zamandan tasarruf edebileceğinizi iddia ediyor. Bir kitabı, üç saat içinde değil bir saat içinde de okuyabilir, üç saatlik bir filmi, hızlı gösterime alarak yarım saatte izleyebilirsiniz, 'tasarrufun' sonu yok tabii. Woody Allen'ın o pek bilinen esprisindeki gibi, hızlı okuma teknikleriyle Savaş ve Barış'ı okuyup olaylar Rusya'da geçiyordu demekten öteye geçemeyebilirsiniz. Hızı artırabilir, hızlandıkça hızlanabilir, sayfalardan fırtına gibi geçebilirsiniz... Işık hızıyla kitap okuyup kalan vaktinizde doya doya dizi izleyebilirsiniz mesela, kaldı ki ne yardan geçerim ne serden düsturuyla türlü şey başarabilir, hayatınızın metnine başarı olarak kaydedeceğiniz üst başlıkları sıralar, hızınızın yarattığı tatlı baş dönmesiyle daha, daha hızlı hamleler için kendinizi parçalarken yaptığınız ihlalleri, yolda hızla ezip geçtiklerinizi fark etmeyebilirsiniz. Bir an evvel doldurmak için çırpındığınız sayfaların esasında boş olduğunu ama kaldırdığınız tozdan ve dumandan görünmediğini, işte onu dahi anlamayabilirsiniz.
Sayfayı hızla aşağı kaydırabilme hırsıyla tükettiğiniz, esasında sizin hayat hikayeniz; yazarı sizsiniz.
Kimselerin vakti yok mu peki gerçekten, bu sürat, bu bana her şey mübah çağında bir an durup ince şeyleri anlamaya? Pragmatist, pragmatistlerin pek sevdiği bir atasözüyle karşılık verecektir: Vakit nakittir.
Hızınızdan bağımsız, hayatınız anbean tükendiği sırada sayfaları tüketirken şairden yana mı, yoksa pragmatistin tarafında mısınız, kararınızı verin.
(Alıntı, Dubravka Ugresiç'in Okumadığınız İçin Teşekkürler adlı kitabından; çeviren: Gökçe Metin. Habere bir de buradan bakalım öyleyse: Okumak için yalnızca dört saatiniz var.)
25 Eylül 2014 Perşembe
Yazar
Bunny Munro’nun
Ölümü, adından ve başlangıç cümlesinden de gördüğümüz kadarıyla, finalde
gerçekleşecek olan şeyi okura baştan bildirerek ve ana karakterini kendi
akıbetine dair bir farkındalıkla donatarak bir nebze alışılmadık bir tavır
benimseyen bir roman. Nick Cave, romanı bu açıdan İncil’e benzetmiş ve İsa’nın
da kendi ölümünü bildiğini ve etrafındakilere duyurduğunu belirtmiş
Bookseller’a verdiği röportajda. Ölüm son değildir gerçekten de
Bunny Munro için; Bunny Junior’ın başına gelenler babasınınkinden bir ölçü daha
muğlak olsa da onun da akibeti daha metnin başlarında okura çıtlatılmıştır.
Bunny Munro’nun
Ölümü, Nick Cave’in müziği gibi, kendine has bir tınısı olan, şaşırtıcı, yer
yer esprili, yer yer dokunaklı ve oldukça cüretkar bir roman. Yirmi yıl önce
yazdığı romanı Ve Eşek Meleği Gördü’nün
“yazım sürecinde çok sıkıldığını” söyleyen Nick Cave, kendini
senaryo yazmaya veren sanatçının bir
yazar olarak reenkarnasyonunu müjdeliyor. Nick Cave’e Türkçedeki sesini
pek çok değerli işinin yanı sıra Bukowski çevirileriyle tanıdığımız Avi Pardo
verdi. Cave’in Call Upon the Author'da Bukowski’den nefretini haykırdığını düşünecek olursak, ironik bir
tesadüf bu. Bu arada Nick Cave’in senaryo yazdığını söylemişken, Bunny
Munro’nun sinematografik hassasiyetlerle kurgulanmış olduğunu, öykünün çoğunun
şimdiki zaman kipinde ve kamera gözüyle aktarıldığını da eklemeli.
Hafta boyunca paylaştığım yazının tam metni, -yanılmıyorsam- Express'in 99. sayısında yayımlandı. 20000 Days on Earth hakkında bilgi almak için, buraya buyrun.
24 Eylül 2014 Çarşamba
Ozan
Yıkımdan kaçamasa
da, kadınlar ve özellikle kadınların cinsel organlarına yönelik merakıyla
Bunny, tipik bir zampara olmaktan mutlu etmeyi başaramadığı karısı Libby’ye
olan sevgisi ve karşısındaki çaresizliğinin yoğunluğuyla bir ölçüde kurtulur
aslında. Yine de bu sevgi Libby’nin mahvını önleyemeyecek, ancak Bunny’nin
romanın doğaüstü unsurlarla bezeli finalinde bağışlanmasını sağlayacaktır.
Karanlık, kirli, tavanları giderek alçalan, grotesk bir dünyada Bunny’nin
arınmasını olası kılan, yine Libby’ye duyduğu sevgi olur. Ozan Nick
Cave’in Bunny Munro’nun Ölümü’nde anlattığı öyküde de tıpkı müziğinde olduğu
gibi, eşine az rastlanacak türden bir bileşim olduğu söylenebilir – yazar
karakterine şefkat ve dehşetin tam dengede durduğu hassas bir teraziyle
yaklaşmaktadır.
Nick Cave’in
kurguladığı Bunny Munro karakteri her ne kadar sapkınlığın ve felaketin
sınırlarında dans ediyor da olsa, Bunny’nin dokuz yaşındaki oğlu, Bunny Junior
o denli masum, o denli tatlı, o denli şefkatle kuşatılası bir figür olarak
çıkıyor karşımızda romanda. Öyle ki, romanın temel öğelerinden biri olan
baba-oğul ilişkisi, bu iki birbirine zıt çehrede tüm doğallığıyla hayat
buluyor. Bunny Munro, dokuz yaşındaki oğlu Bunny Junior ile hayatta yalnız
kalmıştır ve onunla ne yapacağına dair en ufak bir fikri yoktur. “Kendi
kıçını bile zor bulan bir çocukla ne yapılır?” diye sorar kendi kendine. Bunny Junior onunla
satış-pazarlama seyahatlerine gidecek, o her zaman yaptıklarını yaparken
–hazdan hazza koşarken, toplum adabına aykırı davranışlar sergilemekten ötürü
uyarılırken, otel odalarında şişeler dolusu alkol tüketirken- babasına eşlik
edecektir. Bunny Junior, o yaşlardaki çoğu erkek çocuğu gibi bakar babasına –
sevgi ve saygı dolu, imrenerek. Olayların akışı içerisinde bu cana yakın,
hassas çocuk kendi iç dünyasından ayrılmayacak, bir başka deyişle babasının
yaşantısı karşısında masumiyetini yitirme tehlikesiyle kalmayacak şekilde
korunacaktır. Nick Cave, romanı yazarken temel kaygısının Bunny Junior olduğunu
ve Bunny Munro’nun oğlunun sevgisiyle bir canavar gibi görünmekten çıkıp
insancıllaştığını belirtmiş. Romanın dili de, bu iki birbirine zıt kurgulanmış
ancak sevgi bağıyla bağlanmış karakterin dünyasını yansıtacak şekilde
oluşturulmuş. Bunny Junior’ın mercek altında olduğu anlar; çocuğa has, sade ve
masum bir tını ile çınlar adeta: “Bunny Junior … yine de ne düşüneceğini
bilemez. Edgar Rice Burroughs’un Tarzan’ı
yazdığını bilir, aynı anda suyun hem altını hem de üstünü görebilen dört
gözlü balıklar olduğunu bilir, hatta giyotini Joseph Guillotin’in icat etmediğini bilir fakat
yanaklarından yaşlar süzülürken hiçbir şey söylemeden, nereye gittiğini
bilmeksizin araba süren babası için ne yapabileceğini bilmez. Babası bir
markette durup bir paket sigara ile bir şişe viski satın almıştır. Baca gibi
sigara ve balık gibi viski içerken durmaksızın ağlayıp arabayı deli gibi
sürmektedir.”
23 Eylül 2014 Salı
Sanatçı
Nick Cave'in 20.000 Days on Earth'ü bugünlerde gösterime girdi, cuma notunu düşmüştük... Bu vesileyle, bu hafta boyunca 2009'dan, yazarın yirmi yıllık bir aradan sonra yazdığı Bunny Munro'nun Ölümü'nün ilk yayımlandığı günlerden kalma bir Nick Cave yazısından parçalar paylaşacağım - içinden geçen dizeleri şarkılara ait bağlantılarda bulabilirsiniz.
BUNNY MUNRO’NUN ÖLÜMÜ
“Sonum geldi”
diye geçirir içinden Bunny Munro, yakında ölecek kimselere özgü, ani bir
farkındalıkla…” Nick Cave’in Ve Eşek
Meleği Gördü’nün ardından yirmi yıl sonra yazdığı Bunny Munro’nun Ölümü, bu sözlerle açılıyor ve ölümünün yakın
olduğunun bilincinde olan ana karakter Bunny Munro’yu David Lynch filmlerini
çağrıştıran bir döngü kıskacında son nefesine kadar takip ediyor. Komedi
unsurlarının dehşetli ve karanlık öğelerle kaynaştığı roman; pervasızlığı,
dehşeti ve sayfalarda beliriverecek gibi duran gözyaşı izleriyle sanatçının
müziğine birebir benzerlikler de taşıyor.
Nick Cave’in Bunny Munro’nun Ölümü romanı, adında ve
açılış cümlesinde de belirtildiği gibi kendi sonunun geldiğinin bilincinde olan
bir adamı konu aldığı gibi, romanın sonunu da en başından duyuruyor bizlere.
Bunny Munro, Brighton’da yaşayan bir pazarlamacı; işi kadınlara kozmetik
ürünleri satmak. Onu seven ve ihanetleri karşısında günden güne çaresizleşen,
akli dengesi pek de sağlam olmayan karısı ve akıllı mı
akıllı, dokuz yaşındaki oğluyla, zihninde dönüp duran vajina odaklı fantezileri
ve bacaklarının arasında uyanmaya her daim hazır bekleyen canavarla, ona karşı
giderek daha sert bir ifade takınan bir dünyada sonunun geldiğini sezdiği andan
ölümüne değin takip ettiğimiz serüveniyle karşımızda.
Nick Cave,
İngiltere’de de ülkemizdeki gibi 3 Eylül’de yayımlanacak romanı yazmanın
kendisi için neşe dolu bir deneyim olduğunu ve “eğlenceli” bir kitap yazmak
üzere yola çıktığını belirtmiş. Kitabı değerlendiren, Trainspotting’in yazarı Irvine Welsh de ona katılıyor olmalı
ki seksenli yıllardan hatırlayacağımız ünlü İngiliz komedyen Benny Hill’den izler
olduğunu söylemiş romanda; Kafka ve Cormac McCarthy’yi es geçmeden elbette.
İşin esası, romanın Cave’in müziğinden aşina olduğumuz tüm notaları
barındırıyor olduğu – kendine has bir ironi ve espri anlayışı, bolca karanlık,
coşku, hüzün ve yoğun bir dehşet.
Nick Cave
şarkıları karakterleriyle kazınmıştır akıllara çoğu zaman; Henry Lee’den John
Finn’e; Crow Jane’den Christina The Astonishing’e uzanan bir yelpazede. Bunny
Munro, Cave’in şarkılarında bizlere tanıttığı karakterlere benzer nitelikler
taşıyor ve bizlere söyleyecek çok şeyi var. Orta yaşın biraz üzerinde olduğunu
tahmin ettiğimiz Bunny’nin hayata tahammül etmek ve kendini güçlü hissetmek
için yegane silahı: vajina. Benny Hill benzetmesinden de anlayacağımız gibi,
zihni erotik olasılıklarla dolu olan Bunny kadınları sever; kadınlar da onu –
çoğu zaman. İsmi bile üremeye dair bir gönderme içerir. Nick Cave, Bookseller dergisine verdiği röportajda
Bunny hakkında “erkek id’inin zincirlerinden boşalmış hali aslında,” diyor ve
Bunny’nin pek çok erkekten farkının zihninde canlanan cinsel tepkimeleri
fütursuzca dışa vurması olduğunu söylüyor. Cave, ana karakteri hakkında biraz
da katı konuşuyor: “Bunny’nin hayal gücü son derece sınırlı. Cinselliğe dair
kafasında canlanan yegane imge: vajina. Değişiklik istediğinde ancak
bir ünlünün vajinasını hayal edebiliyor.” Romanda Bunny Munro’nun hayallerini
özellikle Kylie Minoque ve Avril Lavigne’in cinsel organlarının süslediğini
söylemeden geçmemeli – öyle ki Nick Cave, kitabın İngiltere baskısına bu iki
sanatçıya “sevgi, saygı ve özür”lerini sunduğu bir not eklemiş.
(Yarın, devam...)
22 Eylül 2014 Pazartesi
Beyin
"Tabii ki yumurta yedim," dedi Alice doğru sözlü bir çocuk olarak, "ama biliyorsunuz küçük kızlar da yılanlar kadar çok yumurta yerler."*
Geçen hafta, edebiyat üzerinden bir beslenme gündemi oluştu, takip etmişsinizdir; Elif Şafak, eline aldığı (koyun?) beyinle poz verdiği gazete sayfalarında Bernard Shaw'un, Tolstoy'un vejetaryenliğinden dem vuruyor, et yemeğe başladığını belirterek bu beslenme tercihinin yazını üzerinde nasıl bir etkisi olacağını merak ettiğini söylüyordu. Et yemek gibi kişisel bir tercihin edebi faaliyeti nasıl etkileyeceğine kafa yormak, bu çağa özgü bir kendine yabancılaşma durumunun tezahürü olabilir mi diye düşündüm yazıyı okurken; zira herhangi bir tercih -bir başka şehre yerleşmek, saç rengini değiştirmek, sakal bırakmak, düzenli spor yapmak, çocuk sahibi olmak, vs.- kişinin karakterinin/zihinsel üretiminin de bu tercih doğrultusunda şekillenmesine yol açabileceği gibi negatif tercihler de -bir başka şehre yerleşmemek, saç rengini değiştirmemek, sakal bırakmamak, düzenli spor yapmamak, çocuk sahibi olmamak, vs- birtakım şeyleri etkileyebilir... Saçma geldi,
değil mi? Saçma olduğundandır öyleyse... Saçmaydı çünkü.
Et yemek ya da yememeğe dair magazinle iştigal etmektense ciddi ciddi kafa yormak isterseniz, literatür oldukça geniş, ilk batında önerebileceklerim; Michael Pollan'ın Etobur-Otobur İkilemi, Peter Singer'ın Hayvan Özgürleşmesi, Gary L. Francione'nin Hayvan Haklarına Giriş'i, Tom Regan'ın Kafesler Boşalsın'ı, Carol J. Adams'ın Etin Cinsel Politikası adlı metni, Leslie Irvine'ın Biz ve Onlar'ı ve bu blogda daha önce bahsettiğimiz Jonathan Safran Foer'in Hayvan Yemek'i, vs. Saydıklarım, farklı beslenme tercihlerini savunan yazar ve araştırmacıların ilkin akla gelen metinleri - kişisel olanın mahremiyeti bir yana, et politikalarına dair tartışmak/kafa yormak mühim, buna, ölü bir hayvanın beynini avuçlayarak fotoğraf çektirmek hakkında konuşmak da dahil. Ya da, bundan imtina edelim ve eski bir sloganı çarpıtarak -malum, çağ çarpıtma çağı- şöyle diyelim: magazinin altında kumsal var**... Kazmaya niyetiniz varsa tabii.
Geçen pazartesi yazdığım yazıda, Google Ads ile yeniden yazılan Amerikan Sapığı'na değinmiş, bu metodla yazılacak X Kuşağı'nı okumanın ilginç olacağını belirtmiştim... Madem yeme tercihlerinden bahsettik, bu vesileyle not düşeyim, Coupland, Vancouver Art Gallery'de bu yılın Haziran-Eylül aylarında düzenlenen sergisi "Everywhere is anywhere is anything is everything" kapsamında yer alan bir işi için kendi kitaplarına ait sayfaları çiğneyip kuruttuktan sonra arı kovanlarını andıran heykellere dönüştürmüş ve böylelikle "kültürel" olanın "evrimsel" olan karşısındaki hassasiyetini ortaya koyduğunu belirtmiş. (Levi-Strauss'a atıf yapıp yapmadığını bilmiyorum, ama burada Çiğ ve Pişmiş'i anmalı.)
Kültürel üretimini 21. yüzyıla ve bizlerin bu yüzyılın neresine, nasıl uyum sağladığına odakladığını söyleyen Coupland, şöyle diyor***: "Kovanları uzun uzadıya inceledikten sonra kendi yazdığım romanları aldım ve çiğneye çiğneye kağıt hamuruna çevirdim; yavaş, zahmetli bir işti. Bir kitabı çiğnediniz mi hiç? Sanmam. Bilmeniz gereken ilk şey, tükürük bezlerinizin mahvolduğu ve bir kitabın tamamen çiğnenmesinin aşağı yukarı bir hafta kadar sürdüğü. Bilmeniz gereken diğer şey ise bol bol su içmeniz ve tükürmeniz gerektiği, yoksa dişleriniz grileşiyor. Law & Order'ı izlerken çiğnedim kitaplarımı genellikle. (Dizinin müptelasıyım.)" Sanatçı John Latham'ın çiğnemek suretiyle dönüştürdüğü kitaptan burada bahsetmişim - Coupland'ın arı kovanlarının ise, hem yazarın kendine ait metinleri içermesi, hem de kültürel olanın yüceleştirilmesine ilişkin eleştirisiyle farklı bir boyutu var, ki bunu şu sözleriyle ortaya koymuş: "(...) Kendi yaptığım arı kovanlarına bakınca tuhaf sorular canlanıyor zihnimde, umarım sergiye gelenler de benzer süreçler yaşar. Kitapların kutsallığına dair katı inancımız kültürelden ziyade genetik olabilir mi? Öğrencileri Henry James veya Nadine Gordimer'in eserlerini okumaya zorlarken kovanlarını savunan arılardan farksız olabilir miyiz? Ya arılar, onlar bizim kitaplarımızla ne yapardı?"****
Bir yanda yazınını kişisel tercihleri üzerinden metalaştıran bir yazar, diğer yanda, yazdıklarını çiğneyerek tüküren, bu edimle kendi kültürel üretimini tartışmaya açan, bu çağda kitap kültünü irdeleyen diğeri... Eklemeli: Coupland'ın sergisinin girişinde, Gumhead isimli bir heykel sergilenmiş; sanatçının kafasının büyük ebatlı bir replikası olan bu heykel, ziyaretçileri çiğnedikleri sakızları çıkarıp üzerine yapıştırmaya davet ederken beynin "içindekilerse," serginin içinde görülecekler arasındaymış. Bir de avuçların içine alınmış beyin var elbette, onunla ne yapacağımız, bizlere kalmış.
Coupland'ın Mikroserfler'inden bir alıntıyla bitirelim: "Zira sonunda, nasıl olsa her şeyi unuturuz. İnsanız biz; amnezi makineleriyiz."
* Carroll, Lewis. Alice Harikalar Ülkesinde. Çeviren: Tomris Uyar.
** Bu hafta, metrodaki reklam panolarında rastladım: 'Baskılar Sizi Yıldırmasın.' Bir yazıcı reklamına spot olmuş, dipnot düşmemek ayıp olurdu.
*** Kaynak, burası.
**** Arılar ne yapardı sorusu retorik elbette; yüz temel eser listesi oluşturmaya çalışmayacakları, okunması zorunlu kitaplar dayatmayacakları kesin.
Geçen hafta, edebiyat üzerinden bir beslenme gündemi oluştu, takip etmişsinizdir; Elif Şafak, eline aldığı (koyun?) beyinle poz verdiği gazete sayfalarında Bernard Shaw'un, Tolstoy'un vejetaryenliğinden dem vuruyor, et yemeğe başladığını belirterek bu beslenme tercihinin yazını üzerinde nasıl bir etkisi olacağını merak ettiğini söylüyordu. Et yemek gibi kişisel bir tercihin edebi faaliyeti nasıl etkileyeceğine kafa yormak, bu çağa özgü bir kendine yabancılaşma durumunun tezahürü olabilir mi diye düşündüm yazıyı okurken; zira herhangi bir tercih -bir başka şehre yerleşmek, saç rengini değiştirmek, sakal bırakmak, düzenli spor yapmak, çocuk sahibi olmak, vs.- kişinin karakterinin/zihinsel üretiminin de bu tercih doğrultusunda şekillenmesine yol açabileceği gibi negatif tercihler de -bir başka şehre yerleşmemek, saç rengini değiştirmemek, sakal bırakmamak, düzenli spor yapmamak, çocuk sahibi olmamak, vs- birtakım şeyleri etkileyebilir... Saçma geldi,
değil mi? Saçma olduğundandır öyleyse... Saçmaydı çünkü.
Et yemek ya da yememeğe dair magazinle iştigal etmektense ciddi ciddi kafa yormak isterseniz, literatür oldukça geniş, ilk batında önerebileceklerim; Michael Pollan'ın Etobur-Otobur İkilemi, Peter Singer'ın Hayvan Özgürleşmesi, Gary L. Francione'nin Hayvan Haklarına Giriş'i, Tom Regan'ın Kafesler Boşalsın'ı, Carol J. Adams'ın Etin Cinsel Politikası adlı metni, Leslie Irvine'ın Biz ve Onlar'ı ve bu blogda daha önce bahsettiğimiz Jonathan Safran Foer'in Hayvan Yemek'i, vs. Saydıklarım, farklı beslenme tercihlerini savunan yazar ve araştırmacıların ilkin akla gelen metinleri - kişisel olanın mahremiyeti bir yana, et politikalarına dair tartışmak/kafa yormak mühim, buna, ölü bir hayvanın beynini avuçlayarak fotoğraf çektirmek hakkında konuşmak da dahil. Ya da, bundan imtina edelim ve eski bir sloganı çarpıtarak -malum, çağ çarpıtma çağı- şöyle diyelim: magazinin altında kumsal var**... Kazmaya niyetiniz varsa tabii.
Geçen pazartesi yazdığım yazıda, Google Ads ile yeniden yazılan Amerikan Sapığı'na değinmiş, bu metodla yazılacak X Kuşağı'nı okumanın ilginç olacağını belirtmiştim... Madem yeme tercihlerinden bahsettik, bu vesileyle not düşeyim, Coupland, Vancouver Art Gallery'de bu yılın Haziran-Eylül aylarında düzenlenen sergisi "Everywhere is anywhere is anything is everything" kapsamında yer alan bir işi için kendi kitaplarına ait sayfaları çiğneyip kuruttuktan sonra arı kovanlarını andıran heykellere dönüştürmüş ve böylelikle "kültürel" olanın "evrimsel" olan karşısındaki hassasiyetini ortaya koyduğunu belirtmiş. (Levi-Strauss'a atıf yapıp yapmadığını bilmiyorum, ama burada Çiğ ve Pişmiş'i anmalı.)
Kültürel üretimini 21. yüzyıla ve bizlerin bu yüzyılın neresine, nasıl uyum sağladığına odakladığını söyleyen Coupland, şöyle diyor***: "Kovanları uzun uzadıya inceledikten sonra kendi yazdığım romanları aldım ve çiğneye çiğneye kağıt hamuruna çevirdim; yavaş, zahmetli bir işti. Bir kitabı çiğnediniz mi hiç? Sanmam. Bilmeniz gereken ilk şey, tükürük bezlerinizin mahvolduğu ve bir kitabın tamamen çiğnenmesinin aşağı yukarı bir hafta kadar sürdüğü. Bilmeniz gereken diğer şey ise bol bol su içmeniz ve tükürmeniz gerektiği, yoksa dişleriniz grileşiyor. Law & Order'ı izlerken çiğnedim kitaplarımı genellikle. (Dizinin müptelasıyım.)" Sanatçı John Latham'ın çiğnemek suretiyle dönüştürdüğü kitaptan burada bahsetmişim - Coupland'ın arı kovanlarının ise, hem yazarın kendine ait metinleri içermesi, hem de kültürel olanın yüceleştirilmesine ilişkin eleştirisiyle farklı bir boyutu var, ki bunu şu sözleriyle ortaya koymuş: "(...) Kendi yaptığım arı kovanlarına bakınca tuhaf sorular canlanıyor zihnimde, umarım sergiye gelenler de benzer süreçler yaşar. Kitapların kutsallığına dair katı inancımız kültürelden ziyade genetik olabilir mi? Öğrencileri Henry James veya Nadine Gordimer'in eserlerini okumaya zorlarken kovanlarını savunan arılardan farksız olabilir miyiz? Ya arılar, onlar bizim kitaplarımızla ne yapardı?"****
Bir yanda yazınını kişisel tercihleri üzerinden metalaştıran bir yazar, diğer yanda, yazdıklarını çiğneyerek tüküren, bu edimle kendi kültürel üretimini tartışmaya açan, bu çağda kitap kültünü irdeleyen diğeri... Eklemeli: Coupland'ın sergisinin girişinde, Gumhead isimli bir heykel sergilenmiş; sanatçının kafasının büyük ebatlı bir replikası olan bu heykel, ziyaretçileri çiğnedikleri sakızları çıkarıp üzerine yapıştırmaya davet ederken beynin "içindekilerse," serginin içinde görülecekler arasındaymış. Bir de avuçların içine alınmış beyin var elbette, onunla ne yapacağımız, bizlere kalmış.
Coupland'ın Mikroserfler'inden bir alıntıyla bitirelim: "Zira sonunda, nasıl olsa her şeyi unuturuz. İnsanız biz; amnezi makineleriyiz."
* Carroll, Lewis. Alice Harikalar Ülkesinde. Çeviren: Tomris Uyar.
** Bu hafta, metrodaki reklam panolarında rastladım: 'Baskılar Sizi Yıldırmasın.' Bir yazıcı reklamına spot olmuş, dipnot düşmemek ayıp olurdu.
*** Kaynak, burası.
**** Arılar ne yapardı sorusu retorik elbette; yüz temel eser listesi oluşturmaya çalışmayacakları, okunması zorunlu kitaplar dayatmayacakları kesin.
19 Eylül 2014 Cuma
N-n-n
Yasaklı kitaplar haftası. Üzerine, GoodReads, Yasaklı Kitaplar okuma grubu. Nokta: Mahkeme Yüzü Görmüş On Yasaklı Kitap.
Beyoğlu Sahaf Festivali, şimdi. Üzerine, ikinci el kitaplardan çıkan hazineler. Ve dahası.
Grafiğin ilk 11'i. Üzerine, Sait Maden'in muhteşem kitap kapakları. Ve kişisel bir not: Yerçekimli Karanfil, imzalı, 1957 baskısı. Kapağın güzelliği... Son olarak, Edward Gorey'nin harika kitap kapakları.
Siz okudukça kararan kitap: Camille Leprust, dört saat içinde okunacak bir kitap tasarlamış; kitapta, T.S Eliot'un, efsanevi Alfred Prufrock'ın Aşk Şarkısı adlı şiiri de yer alıyor: "... bulunacak vakit, hem öldürmek hem yaratmak için..." Bunun üzerine, şiirden ilham alan bir yemek tarifi, Koltukname'den.
Son olarak: Cem Altınsaray'dan Film Ekimi önerileri. Ondan önce: Nick Cave, Dünyada 20.000 Gün.
İyi tatiller.
Beyoğlu Sahaf Festivali, şimdi. Üzerine, ikinci el kitaplardan çıkan hazineler. Ve dahası.
Grafiğin ilk 11'i. Üzerine, Sait Maden'in muhteşem kitap kapakları. Ve kişisel bir not: Yerçekimli Karanfil, imzalı, 1957 baskısı. Kapağın güzelliği... Son olarak, Edward Gorey'nin harika kitap kapakları.
Siz okudukça kararan kitap: Camille Leprust, dört saat içinde okunacak bir kitap tasarlamış; kitapta, T.S Eliot'un, efsanevi Alfred Prufrock'ın Aşk Şarkısı adlı şiiri de yer alıyor: "... bulunacak vakit, hem öldürmek hem yaratmak için..." Bunun üzerine, şiirden ilham alan bir yemek tarifi, Koltukname'den.
Son olarak: Cem Altınsaray'dan Film Ekimi önerileri. Ondan önce: Nick Cave, Dünyada 20.000 Gün.
İyi tatiller.
17 Eylül 2014 Çarşamba
Büyülü
Sanırım yaptığım işi tanımlamakta giderek daha başarısız hale geliyorum. Son zamanlarda yazdığım öykülerle aramda gerekli mesafenin oluşmadığını hissediyorum, öyle ki onları sınıflandıramıyorum. "Büyülü gerçekçiliğin" doğru tanım olmadığı konusunda sizinle hemfikirim, zira bu terim, bence, "gerçek" dünya ve "sihirli" bölgeleri net biçimde ayırıyor, oysa, pek sevdiğim eserlerin çoğunda bu ayrımın net olduğu söylenemez. (Juan Rulfo'nun Pedro Paramo'su, Calvino, Borges, Kafka, Kelly Link, Kevin Brockmeier vb.) Tek, katı bir gerçeklik yok benim tecrübemde - şimdiki zaman kaygan ve (yaşananlar) hep kişinin düşlerinin, korkularının filtresinden geçiyor. Ve bu da, mesela, olup olabilecek en sıkıcı salı gününün tren faslına doğaüstü bir nitelik kazandırabilecek bir husus.
Belki de ben "büyülü düşünme" ekolünde yazıyorumdur - karakterlerimin pek çoğu, bir tür kör noktaya derinlemesine saplanıp kayboluyor.
(Karen Russell, Bookish söyleşisi. Görsel, Berlin'den.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

