Sözün başlangıcından bu yana, dünya hikayeler ekseninde dönmüştür. Mitoloji, toplumların kendi hikayelerini salt anlatmaya duyduğu ihtiyacı değil, bunlara inanma ve dünyayı bunlara göre tanzim etme arzusunu da ortaya koyar. Nihayetinde tarih de, din de, edebiyat da, hep mitolojiden beslenir ve çoğu zaman, mite dönüşür.
Timsah Park, kahramanı Ava'nın ilk bölümlerde belirttiği üzere, bir ailenin çöküşünü anlatan bir roman. Sadece ailenin değil, mitolojinin de çöküşünü... Zira, herkesin kendi cennetini yaratmaya çalışıp sıklıkla kendini cehennemde bulduğu bir dünyada, başka türlüsü olası değil. Birileri ölür, birileri yaşlanır, birileri kendi zihinlerinin karanlıklarına gömülürken gerçekleşen mücadeleye hayat deniyor aslen; hiçbir şey yoktan var olmuyor, varken tam anlamıyla yok olmuyor; ama değişim esas, dönüşüm her daim yürürlükte. Bir yerlerde bir timsah kımıldanıyor, sazlar eğiliyor, yıldızlar ışıyor ve gören gözler, illa ki yanılıyor. Mitler, ezberlense de, aynı kalmıyor. Timsahları alt edebilenler, basit gibi görünen trajedilerin altından kalkmakta, kendilerini toparlamakta zorlanıyor.
Ve rengarenk bilyeler, timsahların midelerinde, hazıma yardımcı topaklara dönüşüyor.
Timsah Park, bir ailenin, bir coğrafyanın, bir dünyanın değişiminin romanı. Bir timsah pençesi kadar yaralayıcı, bir rüya kadar gerçek, hayat kadar sürprizli.
Mitleri elden geçirme vaktidir belki. Yahut perspektifi.
swamplandia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
swamplandia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Eylül 2014 Perşembe
3 Eylül 2014 Çarşamba
Üstün
Timsahlarla yüzen bir anne, Kızılderili şefi havalarında bir baba, dâhi olduğundan emin bir ağabey, ruhlarla konuşan bir abla... Florida bataklığında, timsahlarla yaptıkları gösterilerle geçinen bir ailenin en küçük kızı Ava Bigtree, kara bir balon gibi havada asılı duran yazgılarının onlar için neler planladığını, gelecekte kendilerini nelerin beklediğini bilemiyor. Bir tek hayali var: gelmiş geçmiş en iyi timsah güreşçileri arasında anılmak, şampiyon olmak ve ailesini kurtarmak.
Timsah güreşinde birinci kural, sizi izleyecek birilerinin bulunması elbette. Önce izleyiciler bulunmalı. Sonra, bir ölüm-kalım savaşı verilmeli; bir tür tahtırevalli hareketi - eğer izleyici, güreşçinin ölüm tehlikesi ile yüz yüze olduğunu düşünmezse, canavarla güreşmenin anlamı yok çünkü. Timsahlar tehlikeli, evet; ama yaşamın kendisi bir timsahtan daha insafsız, hayat bir timsahtan çok daha merhametsiz olabilir. Yaşamla mücadele ederken, belki de, üstün çıkmak için gereken, benzer bir tahtırevalli hareketidir; nihai darbeyi almadan önce elbette. Zira o mücadelede, kaybedenin kim olacağı, insanın doğduğu günden belli.
Karen Russell'ın Timsah Park'ta yarattığı roman evreni, Ava'nın timsahlara mide taşlığı niyetine attığı bilyeler gibi biraz: renkli, sürprizli ve hareketli. Çeperinde yaşadıkları dünyaya ayak uydurmak istemeyen ama yazgılarına boyun eğen kahramanların her biri, kendi kaçış stratejisini yürürlüğe koyarak suları bulandırıyor. Gerisi mi?
Biraz git-gel; bir tür tahtırevalli hareketi.
Kazanacak olan belli... Ya da soralım: Öyle mi?
2 Eylül 2014 Salı
Tuhaf
Sanırım ben bilhassa tuhaf bir şeylerin peşine takılıp gidiyormuşum gibi hissetmiyorum -hepimiz tuhaflıklarla kuşatılmış haldeyiz- ama zamane kültürü öylesine sağır edici, bitmek bilmeyen, insanı deli eden bir gürültü saçıyor ki 'sıradan' bir salı gününün tuhaflığına kapılıp gitmek işten değil. Gündelik hayatımızın, ikili ilişkilerimizin, yaşıyor olmamızın temelindeki esas tuhaflıklarla temas kurmama yardımcı oluyor kurmaca. Wallace Stevens'ın bir dizesi ya da bir George Saunders öyküsü, titreyip de kendime gelmemi sağlıyor. Tuhaflık demişken - ölü ya da çok uzaklarda olan birinin sesiyle sayfalar üzerinde böylesi bir buluşma gerçekleştirmekten daha tuhaf bir şey olabilir mi?
(Timsah Park'ın yazarı Karen Russell, The New Yorker söyleşisinde kurmacadan bahsediyor. 1981 doğumlu Russell, Timsah Park'la Orange ve Pulitzer ödüllerine aday oldu; Vampires in the Lemon Grove ve St. Lucy's Home for Girls Raised by Wolves adlı iki öykü kitabı ve Sleep Donation adlı bir novellası yayımlandı. MacArthur deha burslu Russell, Timsah Park'la, tuhaflık bir yana, becerisini ortaya koyuyor; çağdaş edebiyatın en iddialı kalemlerinden biri olarak kendi köşesine kuruluyor. Yarından itibaren, Püren Özgören'in çevirisiyle tüm kitapçılarda.)
1 Eylül 2014 Pazartesi
Ayrıksı
"(...) Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir firsatı kaçırmayacağız."*
Sıra dışı canlılar, doğada hayatta kalabilmek için, fazladan şansa ve beceriye ihtiyaç duyar. Bu, insanlar için de pek farklı değildir, zira sürüyle yürümeyeni kapacak bir kurt, normlara uymayanı köreltip öğütmeye yeltenecek çarklar her daim mesai üzerindedir. Kırmızı bir timsah, albino bir sincap ya da timsahlarla yüzen bir kız... Sürüleri güdenler, sürüye dahil olmayanları avlamakta, yok etmekte ya da sürülerine dahil etmekte pek mahirdir. Geriye kalanlar için parlak vitrinler inşa edilir, ayrıksılık, diğerlerine eğlencelik olarak teşhir edilir.
--- Kitapları konularını özetleyerek tanıtmaktan pek hazzetmediğimi blogun devamlı okuyucuları bilir... Hem zaten, bir kitabın konusunu anlatmak, birine gördüğünüz rüyayı anlatmaktan pek farklı değildir; ne yaparsanız yapın sizde bıraktığı hissi bir türlü aktaramazsınız, çünkü rüyalar, kelimelerin toplamından, düzenli diziminden fazlasıdır. Gölgelerin mantığıyla konuşan bir şeylere ışığın altında bakmak mümkün olabilir mi? Yine de yetersiz kelimelerimizle, kendi dilimizle ifadeye yeltenecek olursak: ---
Karen Russell'ın romanı Timsah Park, Florida bataklıklarında, kendilerine ait bir adacıkta yaşayan bir tuhaf ailenin değişen, dönüşen, batmakta olan bir dünyada verdiği ayakta kalma savaşının hikayesi... Batan bir şeyin içinde ayakta durmak, eninde sonunda ölüme mahkum bir bedenin içinde yaşamak gibi biraz; bir tür deney esasen; biraz zaman, biraz umut, biraz başkaldırı, biraz rica minnet ile. Yaşam, tıpkı hayatta kalma mücadelesi gibi, her yerde sürüp gider öylece, merkezde ya da çeperde, benzer kaygılar dahilinde. Ama burası Timsah Park; ne cennet ne cehennem - bu bir roman, büyülü ve gerçekçi, ancak büyülü gerçekçilik yok işin içinde. Akbabalar nöbette; ister şehirde, ister bataklığın içinde yalıtılmış adanın birinde.
Kural 1: Karanlık sularda yüzecek olanın, aynı sularda gizlenecek şekilde karanlığa karışmış olması gerekir.
Kural 2: Duygular yanıltıcı, gözler aldatıcı olabilir. Zihin, göz ve yüreğin eşgüdümlü çalışması, her zaman mümkün değildir.
Her zaman, her yerde... Kırmızı bir timsahın derisinin ya da takım elbisenin içinde. Yırtıcılar, düşmanlar ve diğer tuzaklar ise, kamuflaj konusunda emin olun ki her daim başarılı, her daim cazibeli. Değişen, dönüşen, aldatmacaların zihnimize perdeler indirip durduğu bir düzlemde, ki hayat da denebilir kendisine.
Karen Russell'ın Pulitzer'e aday olan romanı Timsah Park, hafta ortasından itibaren tüm kitapçılarda... Girizgahı yaptıysak, yarın kaldığımız yerden devam edelim...
(Alıntı: Sait Faik, Dülger Balığının Ölümü. Görselde, kapaktan kesit, tasarım: Nazlım Dumlu.)
20 Ağustos 2014 Çarşamba
Destek
S: Ulusal Kitap Vakfı'nın '35 Yaşın Altındaki 5 Yazar' seçkisiyle New Yorker'ın '40 Yaşın Altındaki 20 Yazar' listesinde yer aldınız. Kitap sektörü, diğer sektörler gibi gençlik takıntılı olabilir mi? Siz nasıl bir kategoride yer almak isterdiniz?
Karen Russell: Biliyor musunuz, bu listeler insana ölümlü olduğunu anımsatıyor. Umarım '85'inde Halen Zihni Açık Olan 85 Yazar' listesinde yer alırım günün birinde. Ulusal Kitap Vakfı'nın, New Yorker'ın genç yazarlara destek vermesi şahane gerçekten - ben, bu desteği yirmili yaşlarımda, Timsah Park'ı (Swamplandia!) yazmakla boğuştuğum kritik dönemde aldım. Kitap sektörüne dair sevdiğim şeylerden biri -özellikle de otuzlu yaşlarıma doğru ilerlediğim bugünlerde- diğer endüstriler göz önünde bulundurulduğunda, yazarların yaşının çok da önemli olmaması. Profesyonel sporcular ya da podyum mankenleriyle kıyaslandığında, bizlerin böyle bir avantajı var.
(Zor soruya, ağır bir yanıt... Karen Russell, gençlik takıntılı olmakla birlikte, gençliğe saygı duyduğu söylenemeyecek bir dünyada, üreten/düşünen/yazan biri olarak, yaşının değil, icraatının altını çizmeye çabalıyor. Görselde kameralar karşısında Kate Moss, işini yapıyor; söyleşi, bookish.com'dan. Timsah Park, çok yakında...)
12 Şubat 2013 Salı
Devam
Günlük bir limit belirleyip öyle yazan pek çok yazar tanıyorum ama benim için kurmaca bir alemde geçen zaman günün verimliliğini belirleyen temel unsur sanırım. Yazar olarak oldukça üretken sayılırım, pek çok kelime dökebilirim kağıda, ama hacim sağlam bir ölçüt sayılmaz benim için. Soru şudur aslında, dört ya da beş saat boyunca odaklanarak, hikayeden kopmamı sağlayacak bir bahane bulmadan oturup yazdım mı? Yerimde durmayı ve kelimelerime sadık kalmayı başardım mı, cümlenin ortasında e-postamı kontrol etmem gerektiğine ikna olmadan ya da bir şeyler araştırmam, veya buzdolabında bilimsel bir deney halini almış şeyleri atmam gerektiğine karar vermeden devam edebildim mi? Benim için iyi bir yazı mesaisi hikayenin içinde hareket edebildiğim zaman gerçekleşir, zira cümlelerle oynamaya bayılırım ve çoğu zaman, anlatının ilerlemesine engel olmamak için geriye dönüp yazdıklarımı gözden geçirme dürtüsüne engel olmam gerekir. Eğer hikayenin içinde doğrusal olarak hareket edebiliyorsam, hikayenin içinde kalabiliyorsam, çaresizlik, öfke, aşırı güven duygusu ya da güven eksikliğiyle kendime ket vurmuyorsam, bir cümleden diğerine geçişte olacakları bilmeden yol alabiliyorsam verimli bir gün geçirmişimdir. Yazarlar kendilerini sabote etmede ustadırlar ama. Ben de kendimi yüzlerce farklı biçimde yoldan çıkarabilirim - Hikayenin iyi gittiği kanısına vardığımda kendimi dışarı atabilirim örneğin. Tecrübe ettiniz mi bilmiyorum ama delice bir neşe doldurur insanın içini, öyle ki onu sekteye uğratmak istersiniz. Kendimi bir karakterin içinde kaybetmek dayanılmaz bir mutluluk verir.
Püf noktası, yazı sürecinin nasıl gitmekte olduğuna dair bir değerlendirme yapmadan devam etmektir.
(Yıl sonunda raflarda yer alacak, şimdilik mutfağımızda olan harika bir kitap: Swamplandia. Yukarıdaki paragrafta geçen yıl Pulitzer'e de aday olan genç ve parlak yazar Karen Russell, yazma alışkanlıklarından bahsediyor. Kaynak: The Daily Beast.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





