11 Mayıs 2020 Pazartesi
İnsanlar
28 Nisan 2020 Salı
Kırıntı
26 Nisan 2018 Perşembe
Önce
MasterCard, Visa, American Express.
(DeLillo, Don. Beyaz Gürültü. Çeviren: Handan Balkara. Görsel, Berlin'den, Kastanienallee'de bir dükkan önü.)
25 Nisan 2018 Çarşamba
24 Nisan 2018 Salı
Hakikat
Bir kıyamet romanı yazmak amacıyla yola koyulmadım. Bireysel anlamda ölümü ele alan bir roman bu. Pek yaygın, fakat nadiren dile getirilen bir korkuyu, Jack Gladney'nin takıntılı ölüm korkusunu kapsayıp etkisizleştirecek kadar büyük ve korkunç olan tek şey Hitler. Jack, Hitler'i ona karşı bir koruma aracı gibi kullanıyor; tutunabileceği her şeye tutunmak istiyor.
(Basının taleplerini nadiren karşılayan Don DeLillo, NYRB'ye Beyaz Gürültü'yü anlatıyor. Jack Gladney, Don DeLillo'nun Beyaz Gürültü romanının başkahramanı, Hitler Çalışmaları ise onun profesyonel ilgi alanı... Gladney, bir Amerikan üniversitesinde kendi icadı olan bu departmanda Hitler konusunda ders veriyor, çocukları ve eşi ile birlikte kendine açtığı üniversite profesörü nişinde yaşantısını tehdit edebilecek türlü tehlikeden korunduğunu umuyor. Sonra, günün birinde bir bulut, yaşadıkları yere doğru yaklaşarak ufak çapta bir kıyamet koparıyor ve Gladney'nin görece güvenli yaşamı, TV'lerin haber bültenlerinde ya da gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde rastlanacak biçimde dökülmeye başlıyor...
Bu romanı ilk okuduğumda iki binli yılların başlarıydı; o sıralar en büyük eğlencesi süpermarket sayılacak, kasabadan hallice bir kentte yaşıyordum, meşhur (!) bir seri katilin doğduğu ve kimi cinayetlerini işlediği yer olarak da bilinen bir kentti burası (başka bir özelliği yoktu) ve oraya nasıl öyle birden bire sürüklendiğimi ben bile bilemiyordum; içinde bulunduğum ruh hali sürekli kaygıdan çökkünlüğe, çökkünlükten kaygıya kayarken küçücük ekranda felaket haberleri, cinayet haberleri, cinnet haberleri ve hepsinin bileşimi siyaset haberleri beliriyor, yaşamın kesif karanlığı hepimizi, her an yutacakmış gibi geliyordu. Beyaz Gürültü benim için yazılmıştı sanki, sadece bana ait bir gerçekliği paylaşır gibi; öte yandan hepimizi, halimizi, her şeyimizi en hakiki biçimde ortaya koyuyordu - yazarın sesi, yaşamın kendisine eşlik etse, sanki her şeyi o anlatsa, o zaman bir parça teselliye yer bulunabilirdi. Hayat, üniversitede alınan bir ders gibi bölümlere ayrılsa ve ödevler baştan belirlense her şey daha kolay olabilirdi.
Seneler sonra, bu romanı tekrar okurken yine benzer duygulara kapıldım; kendi ölümüme ve ardından yaşamıma bakar gibi tanıdık bir duygu, deja vu. İlk okuduğumda beni dehşete sürükleyen ilk kısım, dahiyane olmakla beraber bu defa o denli sarsmadı, ama öte yandan kitabın final kısmında yer alan bahis, Jack ve eşinin ilişkisi, paylaştıkları yalnızlık, adeta bağrımı deşti... Ne diyorduk, zaman; zaman ve yaşam.
Kurumlara gözü kapalı güvendiğimiz bir çağda olsaydık eğer, bu kitabın çağ manzarasını tanıtmak adına, hakikatı anlatmak adına okullarda okutulması gerektiğini söylerdim ama dünya öyle bir yer değil ve okullarda ne yapıldığını bilmiyorum, bu nedenle, sadece, birilerinin bu muhteşem romanla yeni tanışmasına vesile olacaksa eğer (yeniden) yayımlanmasında parmağım olduğu için kıvanç duyduğumu bildiriyorum.
Şimdi, her zamanki ketum çizgimin dışına çıktığım için kendimi bir şeylere vurmam gerektiğinden bana müsaade... Görüşmek üzere.)
((Yukarıdaki görsel Hayward Gallery'deki Andreas Gursky sergisinden - Toyota, Toys R Us ve kadrajdaki yabancı. Aşağıda, Chelsea dolaylarında bir inşaata ait duvar. Gökyüzü bizim, ama hiç kimsenin.))
4 Nisan 2018 Çarşamba
Görüntü
Televizyonun sesi çok kısık olduğundan Babette'in neler söylediğini duyamıyorduk. Ama kimse sesi açma zahmetine girmedi. Önemli olan görüntüydü, Babette'in siyah-beyaz yüzü; hareketli ama aynı zamanda yassı, mesafeli, yalıtılmış, zamansız yüzü. Bu oydu, ama o değildi. Bir kez daha, Murray'nin doğru bir noktaya parmak basmış olabileceğini düşünmeye başladım. Dalgalar ve radyasyon. Şebekeden bir şey sızıyordu. Babette üzerimize bir ışık saçıyor, vücut buluyordu; yüz kasları gülümsemesi ve konuşması için çalışır, elektronik noktalar kaynaşırken, o, hiç durmadan oluşuyor ve yeniden oluşuyordu.
(Don DeLillo, Beyaz Gürültü. Çeviren: Handan Balkara. Görseller: Ludwig Windstosser, Werbung für Energieversorgung.)
5 Mayıs 2016 Perşembe
Parça
"Kağıt parçacıklarına gelişigüzel notlar alıp dururum. Her zaman bir kalem, bir de defter taşırım yanımda. Bugün trende giderken aklıma yazdığım bir öykü için bir fikir geldi mesela ve karalayıverdim - ufacık bir kağıt parçasına. Sonra bu parçaları birbirine tutturuyorum. Onlara, diyelim üç hafta sonra yeniden bakıp elimde ne varmış ne yokmuş görüyorum. Yazdığım hiçbir romanın özetini ya da taslağını çıkarmadım ben (önceden) biliyor musunuz? Hiçbir zaman."
5 Mayıs 2011 Perşembe
Sinir akımı
"Ne yapmak istediğimi kim bilir? Herhangi birinin ne yapmak istediğini kim bilir? Böyle bir konuda nasıl emin olabilirsin? Bütün mesele beyin kimyasından, ileri geri gidip gelen sinyallerden, korteksteki elektrik enerjisinden kaynaklanmıyor mu? Bir şeyin gerçekten de yapmak istediğin şey mi, yoksa sadece beyindeki bir tür sinir akımı mı olduğunu nasıl anlarsın?" (...)
Ecel terlerinin kıskacında uyandım. Kendi ıstıraplı korkularıma karşı savunmasız. Benliğimin merkezinde bir duraklama. Yataktan çıkıp duvarlara ve merdiven tırabzanlarına tutuna tutuna karanlık evin içinde dolaşmaya isteğim ve takatim yoktu. Yolumu bulmaya, bedenime geri dönmeye, dünyaya yeniden girmeye mecalsizdim. Ter kaburgalarımdan aşağıya süzülüyordu. Radyonun dijital saati 3:51'i gösteriyordu. Böyle zamanlarda hep tek sayılar olur. Ne demektir bu? Ölüm tek sayılı mıdır?
Yaşam artırıcı sayılar da var mıdır, tehlike yüklü diğer sayılar olduğu gibi?
(Beyaz Gürültü, Don DeLillo. Dost Kitabevi Yayınları, çeviren: Handan Balkara. Çağdaş edebiyatın en güçlü, en temel yapıtlarından biri. Yukarıdaki görsel Federico Clemente'ye, aşağıdaki ise Borges'e ait. Otoportre, körlük sonrası.)
19 Nisan 2010 Pazartesi
Kurgu, gerçekler ve sen
Gerçekler kurgudan daha tuhaf olabilir mi? İzlanda'da patlayan yanardağın global yaşam alışkanlıklarına sekte vurmasıyla şimdilik gerçekler kurgu karşısında bir sıfır önde gibi görünüyor. Öyle ya, daha düne kadar adını bile bilmediğimiz (Eyyafyallayöküll, evet, adı bu) bir oluşum hepimizin hayatlarını etkilediği gibi felaket tellallarını (doğruyu söyleyip söylemediklerinden asla emin olunmaz) da kül bulutu, asit yağmurları vs. konularında çeşitli fikirler beyan etmeye teşvik etti. En iyisinin kül bulutu geldiğinde evden çıkmamak olduğu söyleniyor ki bu, domuz gribi paniği koptuğunda da önerilmişti. Hayat devam ediyor ama. Uçakların kalkmadığı ve inmediği Londra şehrinde kitap fuarı bugün başladı örneğin. Gerçekler kurgudan daha tuhaf olabilir mi? Bundan emin olmamız sanırım mümkün değil. Ama günümüz dünyasında yaşamın tuhaf, gerçekten çok tuhaf olduğu tartışma götürmez.
Devamı tuhaf hayatlarımızın gerçeklerini eşsiz biçimlerde kurgulayan bir ustadan, Don DeLillo'dan gelsin:









