26 Aralık 2013 Perşembe
Kirli
19 Nisan 2012 Perşembe
Çok, çok, çok
"Kadınları severim. Cidden. Severim onları. Onlarla ilgili her şeyi severim. Tarif bile edemem ki. Kısa boylu, boylu poslu, şişko, ince kadınlar. İnsanın ağzını açık bırakanından aleladesine kadar hepsini severim. Bana göre bütün kadınlar güzeldir. Doyamam onlara. En yakın dostlarımdan bazıları kadındır. Ortalıkta gezinmelerine bayılırım. Her birinin diğerinden farklı olmasına bayılırım. Anlaşılmaz olmalarına bayılırım. Onları çok, çok, çok severim. (...)"
(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Yayımlanalı bir yıl doluyor! Yukarıdaki iş John Chamberlain'in, adı: Erkeklerin Tüm Hoşlukları.)6 Eylül 2011 Salı
Acı
Depresif kişinin terapistinin geldiği ekol, aktarım ilişkisinin sağaltıcı bir kaynak olduğunu reddediyordu ve bu yüzden de kasıtlı olarak yüzleşmeden, "böyle olmalı" önermelerinden ve bütün o normatif, yargılayıcı, "otorite" temelli kuramlardan kaçınarak yargı-açısından- daha tarafsız bir biyodeneysel modeli ve analoji ile anlatının yaratıcı kullanımını yeğliyordu (bu amaçla el kuklalarının, polistren malzeme ve oyuncakların, rol yapmanın, insan heykelin, aynalamanın, dram terapisinin ve uygun vakalarda, baştan sona titiz bir şekilde senaryosu ve resimli taslağı hazırlanan Çocukluk Rekonstrüksiyonlarının kullanılması da mümkündü, ama zorunlu değildi.) Depresif kişinin akut duygusal rahatsızlığını dindirmek ve normal bir yetişkin hayatı denebilecek bir şeyden tat alması yolunda (depresif kişinin) yaptığı yolculuğun devamını sağlamakta yardımcı olabilecek şu ilaçları vermişti: Paxil, Zoloft, Prozac, Tofranil, Welbutrin, Elavil, (bölgedeki bir Ruh Hastalıkları kliniğindeki iki haftalık gönüllü yatan hasta tedavi süreci sırasında uygulanan) tek taraflı elektroşok tedavisiyle birlikte Metrazol, lityum tuzu eşliğinde veya onsuz Parnate, Xanax eşliğinde veya onsuz Nardil.
Bunların hiçbiri, depresif kişinin uyanık geçen her saatini yeryüzünde tarifsiz bir cehenneme döndüren acı ve yalnızlık hislerini azaltmıyordu ve ilaçların çoğunun depresif kişinin tahammül edemediği yan etkileri vardı.
16 Haziran 2011 Perşembe
Ayna
... Wallace’ın evreni, her şeyden çok farkındalıkla örülü çıkmazlardan oluşuyor. O çıkmazlar ki insana dair olan en temel şeylere, “insanlar arası ilişkilere hakim olan oyun kuruculuğun” kırılma noktalarına işaret ediyorlar. Ancak olan bitenden bihaber yaşandığı sürece belli tatminlere ulaşmanın mümkün olduğu bir dünyada farkındalık, belki de en tehlikeli, en ağır donanımlardan biri.
Wallace’ın dünya sancısı, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’in hemen her sayfasında mevcut. Ama varoluş denilen lanetin çoklu katmanlarına aşina olanlar, bu sayfalarda ironiyle, mizahla ve kendi çarpanlarıyla etkileşime girerek durmaksızın genişleyen bir merhamet duygusuyla da karşılaşacaklar. Ya da belki de, yazarın dediği gibi “bunlar tümüyle doğru değil” ve her ayna, bakana farklı bir resim gösterir.
Yaftalara sığınanlara ve yafta vurmaya bayılanlar için gelsin öyleyse öncelikle: İğrenç Adamlar.
(Wallace'a girdik, o damardan devam ettik yayına. Günışığının parlaklığındaki artışla doğru oranda yükselen bir asap bozukluğu, yaz okumalarına eşlik ediyor, onu da belirtmek gerek. Hafta başında okurun okuduğuyla ilişkisinin özel ve subjektif olduğunu belirtmiştik; Zaman Kitap, bir dosya yayımlamış geçen sayısında ve Wallace'ın henüz "hiçbir önemli" eserinin Türkçeye çevrilmemiş olduğunu, yazarın "çok az kişi tarafından" okunduğunu belirtmiş. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in Radikal, Sabah ve Taraf kitap eklerinin, ayrıca idefix ve Pandora'nın çok satanlar listelerinde boy gösterdiğini söyleyelim öncelikle ve altını çizelim; metnin önemine dair varılacak yargı, kuşkusuz, okurun bileceği iştir. Ne demiştik? Her ayna, bakana bağlı olarak farklı bir resim gösterir. Siz bilirsiniz.)15 Haziran 2011 Çarşamba
Körlük
Amerikan edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yazarlardan biriydi David Foster Wallace. Çağdaşları arasında emsalsiz üslubuyla, yaratıcı bir zekânın ürünü olarak tasarlanmış kıvrımlı, kendi içine doğru katmanlanan kısa öykü, roman ve denemeleriyle öne çıkıyordu. Wallace, 2008 yılında California’daki evinde kendini asarak hayatına son verdi. Bu seçimi yaptığı sırada henüz kırk altı yaşındaydı. Günümüz edebiyatının en heyecan verici ürünlerini birbiri ardına var eden Wallace, yirmi dört yaşında ilk romanı “Broom of the System”i yazdığı günden ölümüne değin romanlarına, çeşitli dergilerde yer alan olağanüstü denemelerine ek olarak birçok üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri de vermişti.
Wallace, postmodern dilin, edebiyat metropollerinde endüstrinin seri üretim standartlarına endekslenen evcilleştirilmiş kullanımına karşı, karanlık bir ironinin eşliğinde şekillenen özgün kurgusal arayışların peşinde oldu her zaman. Ana akım dergilerde yazdığında bile, söz konusu mecraların özsel konumlanışına itibar etmedi, kendi kavrayışı ekseninde inşa ettiği metinlerinin gücüyle buralarda yarıklar açtı, tüneller kazdı. Wallace, sözünün ağırlığını, insan bilincine dair yetkin kavrayışı paralelinde kabul ettirmiş bir yazardı. İnsan ruhuna, modern ilişki kalıplarının karmaşasına, çeşitliliğine ipin ucunu kaçırmadan, yalpalamadan vâkıf olmayı beceren sayılı yaratıcılardandı o. Kısa öyküden romana, kalem oynattığı her edebi türde eşsiz matematiksel kurgusuyla, insanlığa, genel kabullere, ikiyüzlü değer yargılarına incelikle inşa edilmiş, her ayrıntısı tasarlanmış tokat tesirinde darbeler indirdi.
14 Haziran 2011 Salı
İlmek
... Ömrü boyunca depresyonla mücadele eden Wallace’ın intiharı, edebiyat dünyasında Kurt Cobain’in müzik sektöründe yarattığına benzer bir çekim alanı yaratır. İçinde yaşadığımız çağda insan olmanın bedelleri üzerine yazdıkları, intiharıyla geri dönüşü olmayacak biçimde ister istemez yoruma açılmıştır artık: Yazar, belli ki umudunu kaybetmiş ve mücadeleden vazgeçmiştir… Böyle yorumlanır. Üstüne üstlük, yazarın yaşam öyküsü, yazdığı kurgu ve kurgu dışı metinlerin tümüne eklenecek bir anlatısal bütünlük kazanmıştır. Dünyanın yükü altında ezilen bir adam, varoluşla uzlaşmayı başaramamış ama buna dair şahane metinler yazmış biri, ödüller ve başarıyla avunamamış bir yazar; günün birinde, garajına doğru ilerler ve ilmeği boğazına geçirir…
İroni de burada başlar zaten; metinlerin anlattıkları, yazarın yaşam öyküsüne bindirilenle bütünleştiğinde, karşımızda yazdıkları salt yaşam öyküsünün “inanılmaz derecede dokunaklı” olması üzerinden okunabilen biri durmaktadır. Çağdaş edebiyatın çoklu okumalara belki de en açık metinlerinin yazarı, tüketim kültürünün arzuları doğrultusunda yaftayı yemiştir artık: O, tıpkı yazdığı eserlerde dışa vurduğu üzere, “acı çeken” adamdır. İntihar kültü harıl harıl çalışmaktadır ve Wallace’ın kitapları, bundan böyle hep intiharının ışığında okunacaktır. Söylemek istediklerini, kendi canına kıymadan evvel gayet yetkin biçimde dışa vurmuş olsa da artık mizahı, okurla diyalog kurma çabası ve içinde yaşadığımız zamanlarda insanlar arası ilişkilerin tümüne hakim o “boktan oyun kuruculuğa” dair gözlemleri, bir ilmeğin ucuna dizilip boynuna geçirilmiştir. İntihar, satış makinesini yağlayan ve tüketim kültürünün içini gıcıklatan bir sos olarak yazdıklarının üzerine dökülür.
Wallace’ın yaşam öyküsü -tabiri caiz ise okurun ağzını açık bırakan kitapları bir yana- oldukça inişli çıkışlıdır. İntiharı, bu bilgileri de edinmemize vesile olur: Yazar, yaşamının çeşitli dönemlerinde ağır çöküntüler yaşamıştır. Yazar, ilk gençliğinden ömrünün sonuna dek sayısız antidepresanla “iyileştirilmeye” çalışılmıştır. Yazar, elektro-konvulsif tedavi görmüştür. Dünya sancısından mustarip olduğu tartışma götürmeyecek olan David Foster Wallace’ın, bu verilerin toplamından fazlası olduğunu, depresyondan ve salt bunalımdan mütevellit düşünülmemesi gerektiğini bizlere hatırlatan kitapları teselli kaynağıdır bir nebze. Yazdığı metinlerde kristal berraklığındaki ifadesiyle, adeta matematiksel kurgusuyla, akıllara durgunluk veren dipnotları ve dipnotlarının dipnotlarıyla büyük bir özenle en basit konuları en sofistike biçimlerde aydınlatmış olan yazarın kendi öyküsüne koymayı seçtiği noktanın, önceden kurduğu cümleleri bu denli ezer ve okuma tecrübesini belirler hale getirilmesi, oldukça dokunaklıdır. Hele yazarın popüler tüketim kültürüne hakim olan indirgeyici dinamiklere kafa yorduğu ve bunlara dair de yazdığı düşünülürse, bizzat kendi ölümüyle “intiharıyla yıldızlaşan bir dahi statüsü” edinmesi fazlasıyla ironik sayılır.
“Sanırım ciddi edebiyatın amacı hepimiz gibi kendi kafatası içinde mahsur kalmış olan okurun başkalarına hayali anlamda erişimini sağlamak olmalı.”
(Yazının tamamı, Underground Poetix dergisinin son sayısında. Evet, blog yazarınız, bu mecra dışında da yazı yazıyor. Kapanıştaki alıntı David Foster Wallace'ın Larry McCaffery söyleşisinden. Görsel, David Hockney; İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i okuyanlar, göndermeyi sezecektir. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in, Doğan Hızlan'ın bu hafta önerdiği kitaplar arasında olduğunu söylemiş miydik? Salılarınızın salllanmamaları dileklerimizle.)
7 Haziran 2011 Salı
Gerçekten
K.G. No: 2 10-94
CAPITOLA, CALIFORNIA
“Tatlım, konuşmamız lazım. Bir süredir lazımdı zaten. Yani konuşmam lazımdı, sanki. Oturabilir misin?”
S.
“Şey, aslında her şeye razıyım, ama senin için kaygılanıyorum, seni incitmektense her şeye razıyım. Bu benim için çok önemli, inan bana.”
S.
“Çünkü önemsiyorum. Çünkü seni seviyorum. Cidden dürüst olmamı gerektirecek denli seviyorum seni.”
S.
“Bazen incineceksin diye üzülüyorum. Böyle bir şeyi hak etmediğin için üzülüyorum. İncinmeyi hak etmiyorsun sen.”
S, S.
“Çünkü, açıkçası, geçmişim pek temiz sayılmaz. Kadınlarla girdiğim bütün yakın ilişkilerde bir şekilde incitiyorum onları, nasıl oluyor anlamıyorum. Dürüst olmak gerekirse bazen insanları, kadınları kullanan şu adamlardan biriyim diye korkuyorum. Bazen üzü–hayır, lanet olsun, sana karşı dürüst olacağım çünkü senin için kaygılanıyorum ve bunu hak ediyorsun. Tatlım, benim ilişki sicilim fazlasıyla olumsuz bir rapor sunuyor. Dahası senin incineceğinden korkuyorum, seni de başkalarını üzdüğüm gibi üzeceğimden korkuyorum yani onlar da–”
S.
“Ne bileyim, bir davranış kalıbım, bir geçmişim var sanki, ilişkinin daha başındayken acelecilik edip girişken davranıyorum, işi çok zorluyorum, çok derinlemesine gidiyorum ve daha en baştan balıklamasına aşka dalmışım gibi aşırı kur yapıp duruyorum. Daha ilişkinin en başındayken Seni Seviyorum diyor, daha yolun başındayken gelecekten bahsedip duruyorum, ne kadar sevdiğimi göstermek için yapmadığım şey kalmıyor, sonuçta doğal olarak karşımdakini gerçekten aşık olduğuma inandırıyorum -ama aşık oluyorum da gerçekten- ve böylece onları kendilerini yeterince sevilmiş hissedecek, Ben De Seni Seviyorum diyecek ve bana aşık olduklarını kabul etmelerini sağlayacak ölçüde rahatlatıyorum. Ama cidden -bunu ısrarla söylemem lazım çünkü Tanrı şahidimdir gerçeği bu- bunu söylediğim zaman kastediyorum, ciddiyim gerçekten.”
(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Görselde Magdalena Abakanowicz'in işlerinden biri. Konuşan adamların sesleri aşina gelmiyor mu?)2 Haziran 2011 Perşembe
Samimi
K.G. No:19 10-96
NEWPORT, OREGON
“Niye mi? Niye. Yani güzel olduğundan falan değil. Ama güzelsin. Konu senin böyle cin gibi zeki olman. İşte. Niyesi bu. Güzel kızlar sürüsüne bereket, ama - itiraf edelim, cidden akıllı insan az bulunur. Her iki cinsten de. Biliyorsun. Bence benim için her şeyden öte senin akıllı olman önemli.”
S.
“Ha. O da mümkün, sanırım, yani senin açından bakarsak. Sanırım olabilir. Ama bir düşünsene: böyle bir şey, cin gibi zeki olmayan bir kızın aklına gelir miydi? Aptal bir kızın aklına bundan şüphelenmek gelir miydi hiç?”
S.
“Yani sen şimdi böylelikle beni haklı çıkarıyorsun. Samimi olduğuma inanıyorsun şimdi, asılıyorum diye konuştuğuma değil. Doğru mu?”
S...
“O zaman gel buraya.”
(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Tracey Emin'in My Bed (Yatağım) adlı çalışmasından.)
19 Mayıs 2011 Perşembe
İğrenç adamlar...
K.G. No: 30 03-97
DRURY, UTAH
“İtiraf etmeliyim ki bu, onunla evlenmemin önemli bir nedeniydi, çocuk yapmış olmasına rağmen güzel bir vücudu vardı, ben de bundan daha iyi bir fırsat yakalayamayacağımı düşündüm. İnce, düzgün, bacakları güzel - çocuk yapmıştı ama buna rağmen şişmiş, damarlanmış, pörsümüş falan değildi. Herhalde biraz sığ geliyor kulağa, ama doğrusu bu. Eli yüzü düzgün bir kadınla evleneceğim ama çocuğumuz olunca doğum yüzünden vücudu bozulacak fakat yine de sırf hayatım boyunca onunla sevişmek için imza attım diye onunla sevişmek zorunda kalacağım; en büyük korkum buydu benim. Herhalde tatsız geliyor kulağa, ama hani bir tür testten geçmiş gibiydi - çocuk vücudunu bozmamıştı, o yüzden iyi bir yatırım sayılırdı, imzayı atıp, çocuk sahibi olup yine de sevişebilirdik. Çok mu sığ geliyor kulağa? Ne düşünüyorsunuz? Yoksa bu tür şeylerde asıl gerçekler hep sığ mı olur, herkesin gerçek nedenleri yani? Ne dersiniz? Nasıl geliyor kulağa?”
(David Foster Wallace, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Tracey Emin'in Everyone I Have Ever Slept With 1963 - 1995 adlı çalışmasından.)
17 Mayıs 2011 Salı
Depresif kişi
Depresif kişi korkunç ve sonu gelmez bir duygusal acı çekiyordu ve bu acıyı paylaşmanın ya da dile getirmenin olanaksızlığı acının bir bileşeni, temel dehşetine katkıda bulunan bir etkendi. Bu yüzden, çevresindekilere duygusal acıyı anlatmakta ya da aşırılığını ifade etmekte çaresiz kalan depresif kişi, bunun yerine geçmiş ve geçmekte olan, bir şekilde acıyla, acının etiyolojisi ve sebebiyle bağlantılı olan durumları anlatıyor ve en azından başkalarına acının bağlamı, onun -bir bakıma- şekli ve dokusu hakkında bir şeyler ifade edebilmeyi umuyordu. Sözgelimi, o çocukken boşanmış olan anne babası, oynadıkları hastalıklı oyunlarda bir piyon gibi kullanmışlardı kadını. Depresif kişi çocukken ortodonti tedavisine ihtiyaç duymuştu ve anne de baba da -boşanma anlaşmasının maddi hükümlerindeki belirsizlikler açısından biraz da haklı olarak, diye belirtirdi depresif kişi ne zaman anne babasının ortodonti masrafları konusundaki acı verici çekişmesinden bahsetmeye başlasa- parayı ötekinin vermesi gerektiğini söylemişti. Ebeveynlerinin her birinin diğerinin küçük hesapları ve parayı ödemeyi bencilce reddetmesi karşısında duyduğu kin yüklü öfke kıza da yansımış, her ikisinden de diğerinin ne kadar sevgisiz ve bencil olduğunu tekrar tekrar dinlemek zorunda kalmıştı. İki tarafın da durumu iyiydi ve her ikisi de depresif kişiye ayrı ayrı kendisinin -iş o raddeye gelirse elbette- ihtiyaç duyulan ortodonti tedavisinin bütün masraflarını, hatta daha fazlasını ödemeye hazır olduğunu, ama konunun, temelde, bir para ya da diş tedavisi konusu değil “ilke” konusu olduğunu söylemişti. Depresif kişi ileri yaşlarında ne zaman güvendiği bir dostuna ortodonti masraflarıyla ilgili mücadelenin
yaşandığı koşulları ve o mücadeleden kendisine miras olarak kalan duygusal acıyı anlatmaya başlasa, annenin de babanın da, aslında, olayı öyle (yani bir “ilke” konusu olarak) görmüş olabileceğini, ama ne yazık ki birbirleri karşısında puan kazanmanın kızın maksillofasiyal sağlığından daha önemli olduğu gibi bir duygusal mesaj alınca hissedeceklerini ya da kızlarının ihtiyacını dikkate almadıklarını ve bu yüzden de, bunu, eğer belli bir perspektiften bakılacak olursa, bir tür ebeveyn ihmaline ya da terk edilişe, hatta doğrudan istismara -burada depresif kişi neredeyse her seferinde terapistinin de bu değerlendirmeye katıldığını söylerdi- kadının ileri yaşlarında her gün çektiği ve umutsuzca kendini içine düşmüş hissettiği o dipsiz, kronik çaresizlikle açık bir şekilde bağlantılı olan bir istismara yol açan bir “ilke” olarak görmediklerini belirtmeyi ihmal etmezdi. Bu, örneklerden biriydi sadece. Depresif kişi ona destek olan arkadaşlarına geçmişteki bu tür acı ve zarar verici olayları telefonda ne zaman anlatmaya kalksa ortalama dört kere aralıklı olarak özür diler, ayrıca konuşmaya kronik depresyonun dayanılmaz acısını dile getiremediğini -büyük olasılıkla, diye belirtmeye özen gösterirdi- ve karşısındakini sıkan ve uzaklaştıran türden insanlardan biri gibi görünmesine yol açan hikayeler anlatmak zorunda kalmasının ne kadar acı verici ve korkunç olduğunu söylemeye çalışarak başlardı.
Bezdirici, kendine karşı acımayla dolu veya narsist bir şekilde “acı dolu çocukluklarını” ve “acı dolu hayatlarını” saplantı haline getirmiş, kendi sıkıntılarıyla debelenen ve onlara destek verip yakınlık göstermeye çalışan arkadaşlarına bütün bunları yorucu biçimde uzun uzadıya anlatmakta ısrar eden insanlar gibi.
(David Foster Wallace, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel, Gillian Wearing'in kült çalışmasından.)
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Terapi?
Geçtiğimiz hafta blogger'ın genelinde yaşanan bir sorun yüzünden iki gün boyunca erişim sağlanamadı bloga, birkaç yazı da ortadan kaybolmuşa benziyor. Önümüzdeki günlerde telafi etmeye bakacağız kayıpları.
İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i, burada da bahsettiğimiz üzere, geçtiğimiz günlerde yayımladık. Kitap, birbiriyle az çok bağıntılı fragmansal anlatılardan oluşuyor. Okuma tecrübesine dair tüyo vermek istememekle birlikte, metnin en boğucu ve sarsıcı parçalarından birinin Depresif Kişi olduğunu söyleyebiliriz. David Foster Wallace, söyleşi yaptığı Alman die Zeit dergisine Depresif Kişi'den ve biraz da dünya hallerinden bahsetmiş:
DFW: Yazdığım en acı verici şeydi bu öykü. Narsizme dair ki bu da depresyonun bir parçası. Karakter bana dair şeyler de yansıtıyor. Öyküyü yazdığım sırada pek çok dostumu kendimden uzaklaştırdım; çirkinleşmiş ve mutsuzlaşmıştım, insanlara bağırıp duruyordum. Depresyonun acımasız yanı kendine dönük bir hastalık olmasıdır - Dostoyevski bunu Yeraltından Notlar'da da bize gösterir. Depresyon acı verdikçe kendini daha çok tüketir hale gelirsin; depresyon ne denli ağırsa o kadar kendine odaklanırsın ve çevrendekilere o denli yabancı ve itici görünürsün.
Die Zeit: Ancak sizin karakterlerinizin aksine, Dostoyevski'nin karakterleri kendini bulma temalı workshoplarda, rehber kitaplarla vakit geçirmiyorlardı.
DFW: Terapi çapında yaşıyoruz. Bahsettiğimiz öykü bu kişinin ne denli itici olduğundan ve modern çağlara özgü bu ruhsal sancıların ve kavrayışların ne kadar itici olduklarından, kişiyi daha da itici hale soktuklarından bahsediyor.
Die Zeit: Terapiye inanmıyor musunuz?
DFW: Şöyle söyleyeyim: Dünyada acı çekmeden yaşamak mümkün değil, fiziksel ya da ruhsal olsun. Bu acıların üstesinden gelmek için bazı mekanizmalar geliştirmişiz. Terapi, din ve ilişkiler, maddi anlamda başarı. Bu çabaların faydası olacaktır ama tam da bunlar yüzünden sorunlar baş gösterir.
(Görsel, Cy Twombly'ye ait, Cygnus. Zeit söyleşisinden kesitlere yer vermeye devam edeceğiz.)
12 Mayıs 2011 Perşembe
Liste
Görselde, David Foster Wallace'ın Pomona'da verdiği edebiyat derslerinden birinin okuma listesi mevcut. J.M. Coetzee'nin Barbarları Beklerken'i, Thomas Harris'den Kuzuların Sessizliği ve Matthea Harvey ile Tony Hoagland'ın şiirleri de derste okutulanlar arasında. Listede yer alana Katedral (Raymond Carver) Notos tarafından kitaplaştırıldı ve A.M Homes'un Gerçek Bir Bebek öyküsü, Everest Yayınları'nın Amerika'nın Yanık Çocukları seçkisinde yer alıyor. Denis Johnson, E. Hemingway, Borges, Faulkner ve Flannery O'Connor'ın eserlerini de Türkçede okumak mümkün. Listede yer alan George Saunders'ın da bir başka öyküsünü, yine Amerika'nın Yanık Çocukları'nda bulabilirsiniz. Yine burada adı geçen Sam Lipsyte'ın son romanı, önümüzdeki aylarda okumanız için Siren mutfağında şu anda. Liste demişken, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i okuyanlar için görüşme metinlerine eşlik edecek bazı soundtrack önerileri de bizden gelsin: Öncelikle L7, Bricks Are Heavy. Alternatif arayanlara Babes in Toyland, Sleater Kinney ve PJ Harvey'nin yine 90'lara ait albümlerine bir göz atmalarını önerelim. Hem metinlerin yazıldığı döneme ait olmaları hem de metinlerde kasıtlı olarak eksik olan kadın sesini duyurmaları adına.
6 Mayıs 2011 Cuma
Hangisi?
YAZILI SINAV 4
İleri safhada iki uyuşturucu bağımlısı bir sokak arasında, malları, paraları ve gidecek yerleri olmaksızın karşılıklı duvarlara sırtlarını vermiş halde oturmuştu. Sadece birinin paltosu vardı. Hava soğuktu ve ileri safhada uyuşturucu bağımlılarından biri dişlerinin takırtısına hakim olamıyor ve terliyor, ateşler içinde titriyordu. Ölümcül derecede hasta gibi görünüyordu. Çok kötü kokuyordu. Duvarın dibinde başını dizlerinin arasına yasladı. Bu olay Cambridge Massachusetts’te, Massachusetts Bulvarı’ndaki Commonwealth Alüminyum Konserve Kutusu
Dönüştürme Merkezi’nin arkasındaki bir sokakta, 12 Ocak 1993 tarihinde meydana geldi. Paltosu olan ileri derece uyuşturucu bağımlısı paltoyu çıkarıp hemen ağır hasta olan ölümcül uyuşturucu bağımlısının yanına kaydı ve ikisini birden olabildiğince kaplayacak şekilde örttü. Sonra biraz daha sokulup iyice yaslandı
ve omzuna doladığı koluna kusmasına izin verdi. Böylece bütün geceyi, duvara yaslanmış halde, öylece durarak geçirdiler.
SORU: Hangisi yaşadı.
(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses.)
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Ölümden sonra, yaşam
"Edebiyat kahrolası bir insan olmanın ne demek olduğu hakkındadır," beyanıyla tanınan bir yazar, farkındalığının farkında olan bir edebiyatçı, 46 yaşında kendini asarak veda ediyor hayata; masasında editörü için düzenlenmiş, yarım olmasına rağmen hazır durumda bir metin, yaşamı boyunca dile getirdiği ve dile getirmediği pek çok farklı baskı unsurundan mustarip olmuş bir yazar, okuduğu kitapların içine geniş kapsamlı notlar almayı sevenlerden, olumsuz eleştiriler karşısında derinden sarsıldığı biliniyor, insan ilişkileri konusunda iyi olmadığını düşünse de onu tanıyan çoğu insanın hoşnutlukla bahsettiği biri, içine kapanık ama olan bitene dair algıları fazlasıyla açık*, Amerikan edebiyatında son yıllarda öne çıkmış en iddialı figürlerden biri, David Foster Wallace; 2008 yılının Eylül ayındaki ölümü ardından hakkında epey yazılıp çizilmiş, yaşamı boyunca farkındalıklarının farkında olmuş bir yazar... İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, yarından itibaren, tüm kitapçılarda.
*(Bunlar, tümüyle doğru olmayabilir.)
11 Nisan 2011 Pazartesi
1 Nisan 2011 Cuma
18 Mart 2011 Cuma
SANAYİ SONRASI YAŞAMIN RADİKAL BİR ŞEKİLDE KISALTILMIŞ TARİHİ
Tanıştırıldıkları sırada, kendini beğendirme umuduyla, bir espri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra ikisi de eve arabayla yalnız döndüler, dümdüz ileri bakarak, suratlarında aynı çarpıklıkla.
Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever gibi davranırdı, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanırdı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri daha.
28 Şubat 2011 Pazartesi
"Olay Rusya'da geçiyor"
Geçtiğimiz hafta duyurduk, Etgar Keret !f'in davetlisi olarak İstanbul'a geldi, kısa öyküsü Kneller'in Mutlu Kampı'ndan beyazperdeye uyarlanmış olan Wristcutters (Bilekkesenler) filminin gösterimine katıldı ve Sundance danışmanları Bill Wheeler ile Wesley Strick'in de katıldığı bir senaryo yazım panelinde konuştu. Panele dışarıdan katılım da oldukça fazlaydı, konuşmacılar kendi senaryo yazma tekniklerine ve tecrübelerine değinerek fazla derinlemesine olmasa da ilginç bir sohbet yürüttüler. Haliyle bir şeyi yapmanın tek bir değil türlü yolu var; ortak bir noktada buluşmasalar da konuşmacıların hemen hepsi günlük hayattan, kulaklarına çalınan diyaloglardan, yolda yürürken gözlerine takılanlardan, yani hayatın kendisinden ilham aldıklarını ve ilham almaksızın yazmanın güçlüğünden bahsettiler. Keret, her zamanki gibi formundaydı ve esprili anektodlarıyla paneli tabiri caizse epey ısıttı. Zihnine asılı kalan imgeleri, tam olarak önem ve anlamlarını kestirememişken ancak yazarak çözümleyebildiğini ve şekillediğini anlatan Keret, otobüs durağında kolunun altında sıkıştırılmış bir gazete ile beklerken kahvesinden aldığı her yudumda gazetesi aşağı doğru kayan bir adam imgesi tarif etti ki sanıyorum ancak mahir bir hikaye anlatıcısı bu denli basit ve durağan bir resim karşısında hissettiği üzüntüyü böylesi bir ustalıkla dinleyenlerine aktarabilirdi... Keret'in henüz ülkemizde yayımlanmamış son hikaye kitabı Kapı Birden Çalındı'nın İsrail'de bir numaraya çıktığını ve çoksatanların piri sayılacak Dan Brown'u dahi alt ettiğini belirtelim bu arada; yeni Keret kitapları da yolda, öykünün ne kadar dinamik ve çarpıcı bir form olduğunu inatla yadsıyanları ikna etmek için sıra sıra raflara inecekler.
Hazırlıklarını sürdürdüğümüz bir diğer kitap, David Foster Wallace'dan İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler de yakında raflarda olacak... Çok sevdiğimiz Zadie Smith, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i en favori kitapları arasında sayıyor ve şöyle diyor: "Wallace herkese göre değil. Ben insanların sevme biçimlerine dair birkaç şey biliyor olabilirim ama nefret, psikoz ve zalimliğe dair pek bir şey bildiğim söylenemez. Wallace iğrenç adamlara, iğrenç kadınlara ve onları üreten bu iğrenç kültüre dair mükemmel gözlemler yapıyor..." Gerçekten de üzerine bir bardak soğuk su içilmesi gereken bir metin İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler ve önümüzdeki ay karşınızda olacak.
İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in bir beyazperde uyarlaması da mevcut. Sundance Film Festivali'nin 2009 resmi seçkisinde yer alan film, blog yazarınızın uyarlamalara karşı hassas olan bünyesine hafiften ters düşmüş olsa da metnin bir okuması olarak değerlendirildiğinde ilgiye şayan. Bu noktada bir parantez açalım ve Elif Batuman'ın New York Times için yazdığı From The Critical Impulse, The Growth of Literature'ın girişindeki Tolstoy anektoduyla bitirelim yazıyı - Batuman makalesine Tolstoy'un Anna Karenina hakkında görüşlerini bildiren eleştirmen Strakhov'a yazdığı bir mektuptan alıntıyla başlıyor: "Yorumunuz... doğrudur ama tamamı değil. Yani, sizin dedikleriniz doğrudur, ancak ifade ettikleriniz benim kastettiklerimin tamamını içermiyor. Söylenebilecek ve geçerlilik sahibi olacak şeylerden biri sadece. Romanda söylemek istediğim şeyleri kendim ifade edecek olsaydım, bu defa aynı romanı yeniden yazmam gerekirdi." Woody Allen'ın meşhur esprisi geliyor akla; hızlı okuma tekniği öğrendiğinden bahsedip ardından, "Savaş ve Barış'ı bu teknikle okudum. Olay Rusya'da geçiyor," diyerek lafı bağladığı... Her okuma kişiye özgüdür ve metinler, iyi ki de, biricik...
Yazının görselindeki çalışma, Paris St. Lazare tren istasyonu dışında yer alıyor ve heykeltıraş Arman'ın imzasını taşıyor - unutmamak gerek, durmuş saatler bile günde iki kere doğru zamanı gösteriyor. İyi haftalar.



















