oğlak dönencesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oğlak dönencesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Ayna

...


O klasik ki, 1939 yılında Fransa’da yayımlandıktan sonra yirmi yılı aşkın bir süre boyunca kendi ülkesinde yasaklı kalmış ve nihayet, 1961 yılında sonlanan mahkeme sürecinin ardından ‘sakıncalı’ statüsünden çıkarak çağdaş edebiyatın temelleri arasında sayılmaya başlanmış. Aykırı sesleri, kurallara isyan edenleri öğütmeye her daim yeminli bir düzenin çarklarına atılmak istense de tüm yasakları aşarak okuruna ulaşmış.


Amerikan rüyası denen şeye, basamakları birer birer atlayıp altta kalanları ezerek yükseklere çıkma iddiasına, doğru bildiklerindense doğru belletilenlerle yaşama fikrine sırtını çeviren Miller, Oğlak Dönencesi’nde kendi geçmişine uzanır ve Amerika’nın kof yapıtaşlarını yerinden oynatmaya, doğrularını haykırmaya, kendi gerçeğinin peşinden gitmeye koyulur. Oğlak Dönencesi, yumurtalıklardan başlayan bir yaşam serüvenidir ve yaşam döngüsünü tüm çelişkileri, hezeyanları ve coşkularıyla ortaya koyar. Savaş sonrasının 'gelişen' medeniyetlerinde benlik arayışını konu ettiği Oğlak Dönencesi’nde Miller, aynayı sadece kendine değil, tüm insanlığa tutar ve yoğun bir esrime ihtiyacıyla geçmişe ve geleceğe dalar.

...

(Sunuş'tan kesit, Oğlak Dönencesi, Henry Miller. Görsel, Jenny Holzer'a ait bir işten.)

5 Haziran 2014 Perşembe

Okul



Okula gitmeye başladığımız günden itibaren hiçbir şey öğrenmedik; aksine, köreltildik ve sözcüklerden, soyutlamalardan oluşan bir sise gömüldük.

(Henry Miller, Oğlak Dönencesi. Çeviren: Avi Pardo. Yukarıdaki görselde Anish Kapoor'a ait Fil, aşağıda Arkeoloji ve Biyoloji adlı iş ve kimliği belirsiz küçük bir müze ziyaretçisi yer alıyor.)


4 Haziran 2014 Çarşamba

Tabu



S: Sanırım bu noktada pornografi ve müstehcenlik meselesine girmemiz gerek. Umarım mazur görürsünüz. Ne de olsa bu konunun erbabı sayılırsınız. "Müstehcenlikten yanayım, pornografiye karşıyım," dememiş miydiniz?

Miller: Oldukça basit aslında. Müstehcen olan doğrudandır; pornografi mevzunun etrafında dolanır. Ben gerçekleri söylemek gerektiğine inanırım, olduğu gibi, sarsıcı olacaksa olsun, yeter ki gizlenmesin. Başka bir deyişle müstehcenlik arındırıcı bir süreçtir, oysa pornografi karanlığı derinleştirir.

S: Ne açıdan arındırıcı?

Miller: Ne zaman bir tabu yıkılsa iyi bir şey olur, insanın canına can katan bir şey.

(Henry Miller, Paris Review söyleşisi, 1961. Görselde, tabulara karşı duran bir başka sanatçıya, Nobuyoshi Araki'ye ait bir kare.)


3 Haziran 2014 Salı

Sözcük



Neden korkuyoruz bu kadar, korkacak ne var? Sözcükler, sözcükler - sözcüklerin nesi korkutucu? Ya da fikirlerin? Tiksinti verdiklerini varsaysak bile, bizler bu kadar korkak mıyız? Her türlü şeyle yüzleşmedik mi şimdiye değin; savaş, hastalık, salgın ya da kıtlık vasıtasıyla yok olmanın eşiğine gelmedik mi defalarca? Müstehcenliğin abartılı kullanımı ile ilgili bizi tehdit eden ne olabilir? Tehlikesi nedir?


(Henry Miller, müstehcenlik hakkındaki görüşlerini paylaşıyor. Kaynak: Paris Review söyleşisi, 1961. Görselde, Miller'ın kadim dostu Brassai'nin objektifinden bir kare.)

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Dişi



İlk durak yumurtalıksa şayet, dünyaya gelişin temel ilkesidir dişilik. Miller’ın yumurtalıklardan başlattığı hayat serüveni, bir kadından diğerine uzanarak ilerliyor; hepsi bir ve hepsi farklı. Paris Söyleşileri’nde bu konudaki bir soruya yanıt verirken cinsellik üzerine bir otorite gibi algılanmaktan ne denli sıkıldığını, herkesin yaptığı bir şeyi olduğu gibi yazmak dışında bir şey yapmadığını belirtiyor Miller. Büyük A ile aşka dair bilmediği pek çok şeyin olduğunu söylüyor; cinselliği varoluş cehennemine savrulmuş, alın yazısını gerçekleştirmekten aciz insan için büyük bir avutucu olarak gördüğünün altını çiziyor. Tabii bu, cinselliğin tadını çıkartmasına engel değil... Gerçek hayatta onu darmadağın eden June’a tekabül eden Mona karakteri ile ilişkisi, Oğlak Dönencesi’nde dolaylı olarak ve sembolist bir yaklaşımla resmediliyor; siyah bir yıldızın altında birbirinin teniyle beslenerek tükenen ve birleştikçe uzaklaşan iki biçare. Gerisi alışverişten ibaret; birtakım kadınlar ve birtakım adamlar, bir ucunda doğumun diğer ucunda mezarın olduğu yaşam adlı nehirde rastlantısal kavuşmalar ve ayrılıklar. Siyah yıldızın altında olan bitenler, salt cinselliğin kapsayamadığı bir mücadeleyi ortaya koyuyor, öyle ki tasviri, mekanik olanın ortaya konmasından katbekat zor.

Bengi dişilik, ki yaşamın temel ilkesidir, Goethe’ye göre insanları cennete yükseltecek şeydir... Miller’ın anlatımında bu yalnız, kusurlu, hasarlı ve muhteşem dünyadan öte ne bir cennet ne de bir cehennem var oysa, bengi dişilik onu buraya savuran temel ilke ve gerisi girdaplara karşı verilecek türlü mücadeleden başka bir şey değil.

“... cinsellikle ilgili tartışmaların ölümünü, evet, istiyorum! Gına geldi!” *


(Paris Söyleşileri, Henry Miller & G. Belmont. Çeviri: Özdemir İnce. Simavi Yayınları, 1991. Görselde La Mona; mimar Armando Munoz Garcia'nın Tijuana'da inşa ettiği kadın bedeni içinde yer alan yapı.)

27 Mayıs 2014 Salı

Yazgı



“İnsan alın yazısını yerine getirmezse yazgı onu kuyruğundan sürükler...”*

Tek gerçeğin akış olduğu dünyada, kendi yatağını belirleyebilen bir akarsu olmak... Miller’ın alın yazısı dediği, yazgıdan farklı olarak, kişinin yüreğinde, ta derinlerde bildiği ama dünya işlerine kapılarak görmezden gelmeye yatkın olduğu, bir tür itici güç. Oğlak Dönencesi ise, koordinatları birileri tarafından çok önceden saptanarak herkese dayatılmış bir dünyaya, kişiyi alın yazısından koparıp yazgısına hapseden çarklara karşı atılan bir isyan çığlığı.

Alın yazısı mı? Miller’ınki gerçeği söylemek, onu ifade edebilmek, olgulardan ibaret olanı değil her şeyi kapsayan biçimiyle salt gerçeği ortaya koyabilmek olsa gerek. Nesnel gerçeklik denen yanılgıyı değil, deneyime dayalı, ifade etmesi ise bir o kadar güç olan gerçekliği.


(Paris Söyleşileri, Henry Miller & G. Belmont. Çeviri: Özdemir İnce. Simavi Yayınları, 1991. Görsel, Brassai.)

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Kırılma



“Kırıldıkça açılır, kırıldıkça yeniden başlar insan, işte bu önemlidir.”*

Yumurtalığa düştüğü andaki kırılmadan bir sonrakine, doğumdan meçhule uzanan bir yaşam dökümü... Henry Miller, Oğlak Dönencesi’nde dünyaya savruluş öyküsünü, medeniyet denen utanç panosunun üzerine insan mozaikleri işleye işleye işleye anlatıyor. Kırılmalar, öyle temel ki yaşam tecrübesinde, ardı arkası gelmiyor. Bitimsiz bir döngü bu; yaşamak için verilen savaş - hüzün ile sevinç, haz ile hezeyan arasında gidip gelen bir trans hali.

Arka planda iki büyük savaşın arasında, ‘gelişim’in kucağında bir Batı medeniyeti; kapitalist anlayışın dörtnala koştuğu, gıdım gıdım yontulmakta olan New York şehri. Burası Amerika, ‘özgürlükler ülkesi,’ ama karnınız açsa şayet, özgürlükten vazgeçip köleliği kabul etmeniz gerekecek. Vitrinde ışıkların altında pırıl pırıl parlayan şey her ne ise bir hayalden ibaret ve hayaller, ekonomiyi şahlandıracak dinamonun dişlileriyle kol kola girmiş, öğütecek yaşamların peşine düşmekte. Medeniyet dedikleri savaş, kölelik ve beton yaratan bir düzenden fazlası, kendi çocuklarını yiyen bir Tanrı’dan başkası değil ve görmek için gözlerinizi açık tutmanız yeterli gelecek.

Yumurtalıktan mezara, siperlerden meydanlara, kasıklardan zihne uzanan bir mücadelenin öyküsü Oğlak Dönencesi.

Çarklara karşı, bir başına.


(Paris Söyleşileri, Henry Miller & G. Belmont. Çeviri: Özdemir İnce. Simavi Yayınları, 1991. Görselde Grand Central Tren İstasyonu, 1930'dan kalma bir kare, fotoğraf Hal Morey'e ait.)


13 Mayıs 2014 Salı

Yeni




Benim için bir kitabı anlamak kitabın ortadan kaybolması, çiğ çiğ yendikten sonra sindirilip yeni bir ruh yaratılması ve dünyayı yeniden biçimlendirmek üzere bünyeye katılması demektir.

(Henry Miller, Oğlak Dönencesi. Çeviri: Avi Pardo. Çok yakında... Görselde John Latham'a ait bir çalışma: Still and Chew - Latham ve öğrencileri, kütüphaneden alınmış Art and Culture adlı eseri sayfalarına ayırıp çiğnemişler, çiğnenmiş sayfaları bir sıvıda bekletip çözündürdükten sonra kütüphaneye teslim etmişler; görselde, bu olaya dair temsili yerleşleştirmeyi görmektesiniz. Kütüphane memnun olmamış elbette.) 

30 Nisan 2014 Çarşamba

Kaos


Bir kez ruhunu teslim ettin mi her şey mutlak bir kesinlikle gelişir, kaosun ortasında bile. Başlangıçtan itibaren her şey kaostan ibaretti; beni saran, içinde solungaçlarımla nefes aldığım bir sıvı. Ayın hiç batmaksızın donuk donuk parladığı alt katmanda her şey pürüzsüz ve verimliydi; yukarıdaysa gürültü ve ahenksizlik hâkimdi. Her şeyde hemen karşıtını görüyordum, çelişkiyi; gerçekle gerçekdışının arasında da ironiyi, paradoksu. Kendi kendimin baş düşmanıydım. Yapmak istediğim, ama yapmasam olmaz dediğim hiçbir şey yoktu. Çocukken bile, hiçbir eksiğim olmamasına rağmen ölmek isterdim: Vazgeçmek isterdim çünkü çabalamak bana bir şey ifade etmezdi. Talep etmediğim bir yaşamı sürdürmekle hiçbir şeyin kanıtlanmayacağını, doğrulanmayacağını, artmayacağını ya da eksilmeyeceğini hissediyordum. Etrafımdaki herkes ya başarısızdı ya da gülünç. 

Özellikle de başarılı olanlar.

(Henry Miller, Oğlak Dönencesi. Çeviren: Avi Pardo. Oğlak Dönencesi, çok yakında, raflarda. Görselde Miller, bisikletinin üzerinde.)