big sur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
big sur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2013 Çarşamba

İyi şeyler




Bütün bunlardan iyi şeyler çıkacak daha - Ve işte öylece görkemli ve ölümsüz olacak.*

Edebiyat uyarlamalarından çekindiğim bir gerçek, ancak Big Sur, kısacık tanıtımı ile, kitabın duygusunu verebilirmiş gibi görünüyor. Sundance'de gösterilen film, AVM eksenli sinemalarımıza uğrar mı bilinmez ama festivallerden umut kesilmez. Michael Polish yönetmiş - YouTube yorumcularından biri ise David Lynch el atsaydı demiş... Lynch, şu 2013 yazına el atsa ne olurdu, ben onu merak ediyorum. (Lynch, Dirty Dancing'i çekseydi ne olurdu diye düşünen birileri ise şu eseri ortaya koymuş ki bağlantı vermeyi borç bilirim.)


16 Temmuz 2013 Salı

Suç


(...) ne denli berbat durumda olduğumu düşünüyorum - İçkici olmamdan dolayı değil "yeryüzünde yaşam" denilen bu ortamı benimle birlikte paylaşan diğerlerinin hiç suçlu hissetmemelerinden dolayı suçlu hissediyorum - Ahlaksız yargıçlar sabahleyin tıraş olup iğrenç umursamazlıklarına doğru giderlerken gülümsemekteler, saygıdeğer generaller askerlere telefonla gidip ölmelerini ya da gebermelerini buyurmaktalar, yankesiciler hücrelerinde başlarını eğerek "Ben hayatta hiç kimseyi incitmiş değilim" "Benim hakkında söylenecek tek söz budur, evvet efendim" diyorlar... Kocasuratlı, mendebur, canavar herifler sırf gömlekleri temiz diye "Ödediğiniz vergiler benim elimde isabetli olarak harcanacaktır" "Benim ne kadar değerli olduğumu ve bana ne kadar ihtiyacınız olduğunu takdir etmelisiniz, ben olmasaydım ne yapardınız, başı boş gezer dururdunuz, öyle değil mi?" safsatalarıyla Valilik peşinde koşuyor, başkalarının yaşamlarını kendi çıkarları için sömürüyorlar... 
İnsan soyuna mensup olmaktan suçluluk duymaktayım.

(Jack Kerouac, Big Sur. Çeviri: Nevzat Erkmen. Bazı albümler vardır, baştan sona dinlemeyip tek bir şarkısına kulak verdiğinizde bir tuhaf olursunuz, sanki parçaların toplamının oluşturduğu bütün, parçalara ayrıldı mı saçmalaşmaya başlar (The Beatles'ın Abbey Road'unu baştan sona, sonra da rastgele içinden şarkılar seçerek dinleyin, umarım anlatmaya çalıştığım şey o zaman daha net anlaşılır) - Big Sur'ün de benzeşik bir niteliği var, alıntı yapmak, bu upuzun sayıklama/anektod/seyahatname metninden bir pasaj almak garip oluyor. Okurlarımızdan Böcek Yiyen Peygamber'e teşekkür ederiz bu arada, yukarıdaki pasajı onun Facebook sayfası sayesinde anımsadık yeniden. Görselde, Fred Mc Darrah'nın objektifinden Kerouac, sene 1958, kalabalığın içinde yalnız ve yılgın halde... Ve birileri bir yerlerde, sabahleyin tıraş olup iğrenç bir umursamazlığa doğru gitmekte.)

9 Mayıs 2013 Perşembe

Mükemmel


O bir dakika bana huzurlu bir dinginlik bağışlamış - Tüm korkularım uçup gitmiş - Beklenmedik bir şekilde yeniden normalleştim - ... - Güneşte gülümseyerek oturuyorum, kuşlar gene ötmekte, her şey mükemmel -

(Jack Kerouac, Big Sur. Çeviren: Nevzat Erkmen. Yazarın odası mı, bar ortamı mı?)

7 Mayıs 2013 Salı

Zaman

Bir yıl içinde neler olur? Bir paragrafa sığması beklenemez elbette, ama işte, buyrun, Big Sur'ün yayımlandığı 1962 senesinde olan bitenlerden bir kesit, genelde Beat ekseninde ve aylara göre kronolojik düzende.

1962

OCAK: Kerouac'ın ajansı, Sterling Lord, Big Sur ve Visions of Gerard'ı 10.000 dolarlık avans karşılığında yayımlayacak yayınevi ile anlaşır - Kerouac, otuz gün boyunca sarhoş olduğu bir New York seyahati gerçekleştirir - Peter Orlovsky ve Allen Ginsberg, Tel Aviv'de bir araya gelir, Ginsberg Kudüs'te düşünür Martin Buber'le tanışır - Ginsberg ve Orlovsky Nairobi'ye giderler - Kerouac, Big Sur metnini daktilo eder ŞUBAT: Ginsberg ve Orlovsky Mombasa'dan Bombay'a giden bir gemiye biner - Ginsberg ve Orlovsky, Bombay'dan Kalküta'ya doğru bir tren yolculuğuna çıkar - Kerouac, Brooklyn'de bir restoranda, 10 yaşındaki kızı Jan ile ilk defa görüşür MART: Gary Snyder ve Joanne Kyger, Delhi'de Orlovsky ve Ginsberg ile biraraya gelir ve beraberce on dördüncü Dalay Lama Tenzin Gyatso'yu Daramsala'da ziyarete gider - Grove Press, Burroughs'un Çıplak Şölen'ini yayımlar - Komedyen Lenny Bruce, San Francisco'da hakkında müstehcenlikten dolayı açılan davada hüküm giyer NİSAN: Harvard İlahiyat Okulu öğrencisi Walter Pahnke, Timothy Leary'nin danışmanlığı ve Harvard Psilosibin Projesi kapsamında Boston Üniversitesi'nde Marsh Chapel Deneyi'ni gerçekleştirir; bu kapsamda bir grup öğrenciye psilosibin, diğer bir gruba ise plasebo verilir ve psilosibin deneyimi sırasında yarı mistik/ruhani deneyimler yaşandığı belgelenir TEMMUZ: Houghton Mifflin, Rachel Carson'ın Sessiz Bahar adlı kitabını yayımlar, Sessiz Bahar, çevreci hareketin gelişmesinde milat sayılır - Andy Warhol, Kaliforniya'da ilk solo sergisini açar - San Fransisco Şiir Festivali kapsamında Ferlighetti, Rexroth ve Whalen gibi şairler şiir okur, Robert Duncan, Jack Spicer ve Michael McClure festivali boykot eder - Neal Cassady, Palo Alto'daki evinde Ken Kesey ile tanışır AĞUSTOS: 36 yaşındaki Marilyn Monroe, Kaliforniya'daki evinde ölü bulunur - İskoçya'nın Edinburgh kentinde Uluslararası Yazarlar Konferansı düzenlenir, katılımcılar arasında Norman Mailer, Henry Miller, Alexander Trocchi, Mary McCarthy, William S. Burroughs ve Aldous Huxley de vardır - Robert Zimmerman, ismini mahkeme kararıyla Bob Dylan olarak değiştirir EYLÜL: Carolyn Cassady, Neal Cassady'ye boşanma davası açar - Kerouac'ın Big Sur'ü, Farrar, Straus & Giroux tarafından yayımlanır ve büyük beğeni ile karşılanır EKİM: Küba Füze Krizi yüzünden ABD ve SSCB, nükleer savaşın eşiğine gelir ARALIK: Ginsberg ve Orlovsky, tren yoluyla Benares'e seyahat eder ve Noel'i Taç Mahal'de geçirir - Ginsberg, Harvard Crimson dergisine Kalküta'dan bir mektup gönderir ve "zihni bozan uyuşturucular" terimi yerine "zihni açan uyuşturucular" teriminin kullanılmasını önererek son on yılda (psilosibin, meskalin, peyote ve yage ile) yaşadığı otuzdan fazla deneyimi bu değişiklik için referans olarak gösterir - Viking, Ken Kesey'nin Guguk Kuşu romanını yayımlar - Olympia (Paris) Burroughs'un Patlamış Bilet'ini yayımlar - 13 yaşındaki Jim Carroll'ın New York'taki eroinmanlık günleri başlar - Burroughs, en iyi dostunu yanlışlıkla boynundan yaralar ve bu olay sonrasında sinir krizi geçirir.

(...)

(Robert Niemi'nin The Ultimate, Illustrated Beats Chronology adlı çalışmasının yardımıyla derlenmiştir.)

24 Nisan 2013 Çarşamba

Tanrı



Bir çocuğun babasının her şeyi bildiğini sanması, ne zaman ne yapılması gerektiğini, nasıl yaşanması gerektiğini bildiğini zannetmesi, yeryüzündeki en güzel düşüncelerden biridir.

Bu, insanların Tanrı fikridir.

Ama çocuk büyüyüp de babasının kendi bildiğinden pek de fazlasını bilmediğini fark ederse, tavsiye istediğinde beceriksizce sarf edilmiş insan sözcükleri ile karşılaşırsa, bir yol arayışına düşüp de babasının seçeceği yolun yeterince iyi olmadığını anlarsa; eğer çocuk kimsenin ne yapılması gerektiğini bilmediğini fark edip öylece ortada kalırsa -kimse nasıl yaşaması, davranması, yargılaması, düşünmesi, görmesi, kavraması gerektiğini bilmez, kimse bilmez bunları, ama herkes çaresizce uğraşır durur- işte o zaman müstehzi bir tavır takınır ya da çaresizliğe, deliliğe sığınır. 

Ama çocuklar ve babalar ruhlarının derinliklerinde bir çıkış yolu, bir yetki, derin bir bilgi, bir görüş, bir bakış açısı, doğru davranış biçimi, dünyanın tüm kederleri ve kargaşası içinde bir doğru yol olduğunu bilmelidir - insanlardaki Tanrı'dır bu.

(Kerouac'ın Günlükleri'nden; kaynak: The Windblown World. Fotoğraf, buradan. Big Sur için anahtar niteliğinde.)


11 Nisan 2013 Perşembe

Kapak



Bir kitap, onlarca kapak... Bizim edisyonumuz ise aşağıda. Yarın raflarda!







10 Nisan 2013 Çarşamba

Hobo


Kerouac dedik, yol dedik, Big Sur dedik... Sıra, Kerouac'a ve Beat kuşağına da ilham vermiş bir altkültürün mensuplarına, hobolara geldi.

Tureng, hobo kelimesinin karşılığında baldırı çıplak, kaldırım mühendisi, avare gibi tanımlar öneriyor, oysa bunlar, takdir edersiniz ki, on dokuzuncu yüzyılda sayıca artarak Amerika'da göçebe hayatı süren ve gittikleri yerlerde günübirlik ya da kısa süreli işlerde çalışarak hayatlarını idame ettiren bu insanların öncüsü olduğu yaşam tarzının hakkını veremiyor. Yerleşik kültüre karşı çıkan, kendi dinamizmlerini kendileri yaratarak bireysel rotalarında ilerleyen hobolar, birileri daha fazla kazanma, daha büyük bir ev alma vs. derdindeyken geniş bir kıtanın her bir köşesine ayak basarak farklı bir varoluşu seçen göçebeler aslında,  ancak bugün bu terim, evsizlerin tümü için geçerli. (Yolları yurt edinenlere, kendi kaderinin rotasını kendi belirleyenlere baldırı çıplak deyip de geçemeyeceğimizden, böyle uzun bir açıklamaya girişme gereği gördüm.)

Büyük Buhran ve sonrasındaki yıllarda sayıları oldukça artan hobolar, kendi aralarında haberleşmek için kullandıkları 'yazı' ile de ilgiye şayan.

Görselde, el emeği, göz nuruyla hazırladığım hobo işaretlerini görüyorsunuz, evlerin dışındaki sabit nesnelere -ağaçlara, çitlere, yola vs.- kazınan bu işaretler, gezginlerin birbirlerine bıraktıkları mesajları içeriyor.

Sıra 1

1. Burada hastalara yardım ediyorlar.
2. Gürültü yapma.
3. Hırsızlara dikkat.

Sıra 2

1. Her şey mübah.
2. Buradan iş çıkmaz.
3. Burası idare eder.

Sıra 3

1. Hemen uzaklaş.
2. Güvenilmez.
3. Burada her yol çalışır.

Sıra 4

1. Bu kasabada alkol serbest.
2. Gözler üstünüzde.
3. Burası güvenli değil.

İşaretler bunlardan ibaret değil elbette, daha detaylı incelemek isterseniz buraya bakabilirsiniz. Google'a girip hobo yazdığınızda karşınıza bir çanta modeli, bir de bilgisayar oyunu çıkacak, şaşırmayın... Günümüz dünyasında yerleşik hayatı yücelten tüketim mantığı, terimi bir çanta modelini, bir bilgisayar oyununu betimlemek için kullanmayı uygun görüyor.

Hayat!


9 Nisan 2013 Salı

Yük


Big Sur, Kaliforniya'da bir yer adı, enteresan aslında, edebiyata Henry Miller'ın Big Sur ve Hieronymus Bosch'un Portakalları adlı metniyle de geçmiş, okyanus kıyısında ormanlık bir mahal. Kerouac, Big Sur'de belki de en dürüst haliyle çıkıyor karşımıza ve burada yaşayan Henry Miller'dan da bahsediyor arada, pek çok yazar ve şairden bahsettiği gibi. Kavuştuğu şöhretten bunalan, ilerleyen alkolizmin de etkisiyle hayatına devam etmekte zorlanan yazar, eski yolculuklarından ilham alarak yine yollara düşüyor ve Big Sur'de, ormanın içinde bir kulübede yalnız başına kalıp biraz sakinleşme umuduyla Kaliforniya'ya gidiyor... Hayat sen farklı planlar yaparken başına gelen şeydir demiş ya bir başka güzel şair, işte o minvalde gelişen olaylar, Kerouac'ı, evinden uzakta, bir nevi yüzleşme sürecine itiyor. Beat Kuşağı'nın tüm yükü var bu romanda, nice sırt çantasına sığmayacak denli fazla - yolun romantizmi değil, zarureti söz konusu; bir zamanlar hayata şen kahkahalarla meydan okuyan yazar, şimdi yaşlı, yorgun ve yıpranmış halde, coşkusundan, sevencenliğinden ve inancından taviz vermese de... Ve rüzgarlar esiyor, ormandaki ağaçlar uğulduyor, yıldızlar insana -ister dehşet ister esrime içinde olsun- göz kırpmayı sürdürüyor.

Yaşam, tüm dehşeti ve şahaneliğiyle, sürüyor, sürüyor, sürüyor.

Jack Kerouac'ın Big Sur'ü, Nevzat Erkmen çevirisiyle, cuma gününden itibaren raflarda olacak. Beat kuşağına daha derin, daha samimi, daha pervasız bir bakış için.

Görselde, Kerouac'ın sırt çantası; beklentiler, umutlar ve tüm diğer yüklerle dolmuş, taşmış ve sahibi bu dünyadan göçtükten sonra, bir müzenin vitrininde kalakalmış halde. (Kaynak: WikiMedia Commons.)





 

3 Nisan 2013 Çarşamba

Kim?

Kerouac, Big Sur'ün girişine bir not düşmüş ve yayıncısının her romanda aynı -gerçek- kişi adlarını kullanmasına izin vermediğini belirtmiş, hukuki meseleler de işin içinde elbette... Kitap haftaya raflarda olacak ama biz şimdiden ekibi bir tanıyalım isterseniz.



Beat kuşağı resmigeçidi, bu romanda da sürüyor anlayacağınız... Kerouac ve şürekası, yine ve yeniden, şiir ile, şarap ile beslenerek, doludizgin gidiyor.


2 Nisan 2013 Salı

Kulübe


Big Sur Kaliforniya'da bir yer adıdır.

Yolda'nın getirdiği şöhret ve ilgiden bunalan, ilerleyen alkolizminin de katkısıyla hayata tahammül etmekte zorlanan kırklı yaşlardaki Jack Kerouac'a bir mektup yazan Lawrence Ferlighetti, ona Kaliforniya'nın Big Sur mahallindeki bir korulukta yer alan kulübesine gidip bir süre yalnız kalmasını, böylelikle kafayı dinleyebileceğini söyler. Kerouac'ın şenlikli ve hüzünlü Big Sur macerası böyle başlar işte.

Kerouac Big Sur'de etrafını kuşatan tantanadan arınmayı ve doğadan alacağı güçle küllerinden doğmayı umar. Ama ok yaydan çıkmışsa bir kere, hedefi şaşmayacağı bellidir, bazen olacaklar, kimsenin dahli olmadan, öylece gelişiverir. 

Big Sur, bir yalnızlık romanı değil. Orta yaşlı bir yazarın olgunluğa ve aydınlanmaya erişmesine dair bir roman değil. Big Sur, bir roman okuyup hayatım değişti demek isteyenlere göre değil. Big Sur, Kerouac'ın en dürüst metinlerinden belki de... Burada kimsenin hayatı değişmiyor, burada şiir, hayata katık edilerek içki içiliyor. Beat kuşağının coşkusuna bu kez hayatın gerçekleri eşlik ediyor. Şairler, yazarlar ve yaşam sarhoşları, ne yazık ki ilelebet yirmili yaşlarında ve aydınlık hayaller eşliğinde yol almıyor. Dünya, durmaksızın dönmeyi sürdürüyor.

Geçen hayat.

Görselde, Kerouac'ın bir süre yaşadığı kulübe, Kaliforniya'da bir yerde.



20 Mart 2013 Çarşamba

Şayet





Şayet içkiciysen sürecin nasıl geliştiğini bilirsin: Birinci gün sarhoş olursun, her şey tamamdır, ertesi sabah şiddetli bir başağrısı bekler seni ve birkaç içki ile yemek derken o da hallolur, ama o yemeği kaçırmayagör, zira onu kaçırıp da geceleyin gene kafayı çekersen ve kalkınca içki âlemine devam edersen, hele dördüncü gün de bunu sürdürürsen, öyle bir an gelir ki artık içki etki metki yapamaz olur, kimyasal olarak aşırı yüklenmişsindir ve artık uyuyarak kendine gelmen gerekir, kötü haber ise artık uyuyamayacak durumda olmandır çünkü son beş gece uyumanı sağlayan alkol olmuştur ve artık hezeyan başlamıştır – Uykusuzluk, terleme, titreme, inildeme ve kendini halsiz hissetme, mesela kolların uyuşmuştur ve onlarla bir şey yapamazsın, karabasanlar, (ölüm kâbusları)... Kalanına sonra değinilecek.

(Jack Kerouac, Big Sur. Çeviren: Nevzat Erkmen. Kerouac, gümbür gümbür geliyor. Nisan ayında...)

14 Mart 2013 Perşembe

Yeni




Sevgili Sterling,

... Üç saat önce yeni romanım 'Big Sur'ü tamamladım, teleks rulosunun yarısı üzerinde, 60.000 kelimelik bir anlatı, Zen Kaçıkları'na kıyasla daha büyük bir coşku içinde yazıldı, muhtemelen 'daha iyi' bir roman, tepeden konuşmuyor, yer yer Yolda'daki gibi soluksuzca akıyor, hüznü ve sefeleti açısından Tristessa'yı solluyor, Cody ve Sax'teki yüce anlatımı çağrıştırıyor, ama şu anda net değerini oturtamaz haldeyim, psikolojik engeller henüz ortadan kalkmadığından 60.000 kelimelik teleks kağıdından ibaret henüz (öyle ki, iki ay geçmeden ve bu psikolojik engeller buharlaşıp gitmeden evvel onu sevip sevmediğime karar veremeyeceğim, ancak o zaman bu tuhaf ve temiz metin kalacak elimde.) -- anlayacağın, dört yıldır vermek istediğim haberi veriyorum sana, burada anlattığım üzere yeni bir roman yazdım ve hâlâ yazabildiğim için çok mutluyum.

Ama ah, çok hüzünlü, sana yemin ederim ki bir sonraki kitabım komedi olacak, başka yolu yok. 

(Kerouac'ın yayıncısı Sterling Lord'a yazdığı mektuptan; tarih: 9 Ekim, 1961. Jack Kerouac: Selected Letters'da yer alıyor. Görselde Kerouac, yazıyor. Big Sur, çok yakında, geliyor...)

13 Mart 2013 Çarşamba

Yetmiyor




Kerouac, Big Sur'de, Yolda'nın getirdiği şöhretten bunalıp yeniden yollara düşme öyküsünü anlatıyor. Dünya kah kararıyor, kah aydınlanıyor. Bir alakarga eşlik ediyor yalnız gezgine kimi zaman; kimi zaman delicesine sevdiği ve delicesine nefret ettiği arkadaşları. Dalgalar patlıyor kıyıda, çalılar ürkütücü biçimde hışırdıyor. Alkol hezeyanları, coşkunluk anlarına karışıyor.

Kelimeler, yaşamı anlatmaya, yaşamı kapsamaya yetmiyor. Yaşam, yaşayanlara, yetmiyor.

Yol, yolcu olsa da olmasa da, kendi kafasına göre ilerliyor. Birileri uyurken, birileri yaşıyor. Sabit durmanın ve sahip olduklarına sımsıkı tutunmanın benimsetildiği dünyada insan ancak sahip olduklarını geride bırakınca dünyaya karışıyor.

Kerouac, soluğunu yitirircesine konuşuyor...

Ve yaşadığı gibi yazıyor.












12 Mart 2013 Salı

Bekleyiş




Beat hareketi başlar başlamaz kendi momentumunu kazandı ve dünya çapında etkili oldu. Amerika'nın tutucu kesimine mensup zeki kimseler, Beat yazarlarından çok daha önce kendilerine karşı bir tehdit olarak değerlendirmişti bunu. Komünist Parti'den daha ciddi bir tehdit denebilir. Beat hareketi tam da doğru zamanda doğdu ve her milletten milyonlarca insanın duymaya hasret kaldığı şeyleri dile getirdi. Birine bilmediği bir şeyi söyleyemezsiniz. Yabancılaşma, huzursuzluk, tatminsizlik duyguları, Kerouac yolu işaret etmeden çok önce bekleyişe geçmişti. 

(Alıntı William S. Burroughs'dan; Ann Charters'ın derlediği Portable Beat Reader'ın girişinde yer alıyor. Görselde, uluyan Kerouac, Ginsberg'in objektifinden.)

11 Mart 2013 Pazartesi

Şimdi



Beni meşhur eden kitap “Yol”un yayımlanmasından bu yana evden (anamın evinden) uzaklara gittiğim ilk yolculuk bu, hem öyle meşhur olmuştum ki üç yıl boyunca sonu gelmez telgraflar, telefon çağrıları, istekler, postalar, ziyaretçiler, gazete muhabirleri ve tüm o diğer bokyedibaşılar yüzünden aklımı kaçırıyordum  neredeyse (oturmuş bir öykü yazmaya başlamışım, bodrum penceremden kalın bir ses çığırıyor: “MEŞGUL MÜSÜNÜZ?”) hatta bir keresinde bir muhabir koşarak yatak odama daldı, tam da pijamalarımla oturmuş, bir rüyamı yazmaya çalıştığım sırada...

... Amerika’nın bütün liseli ve kolejli çocukları, “Jack Duluoz 26 yaşında ve tüm yolculuklarını otostopla yapmakta” diye düşünüyor, oysa şimdi neredeyse 40 yaşındayım ben, yataklı vagondaki tıkırdayaduran ranzamda, bıkkın ve bitkin, Salt Flat’i aşıyorum... 

(Big Sur, Jack Kerouac. Çeviren: Nevzat Erkmen. Şimdi mutfakta, ay sonunda raflarda.)

25 Şubat 2013 Pazartesi

Çilek



Bir adam, tarlanın birinden geçerken bir kaplanla karşılaştı. Adam kaçınca kaplan onu kovaladı. Bir uçuruma varan adam, yabani bir sarmaşığın köküne tutunup kendini kıyıdan aşağı bıraktı. Kaplan yukarıdan eğilmiş, onu koklamaktaydı. Tir tir titreyen adam, aşağıya baktığında onu yemek için hazır bekleyen bir başka kaplan gördü.

Biri siyah, diğeri beyaz renkli iki fare, sarmaşığı kemirmeye koyuldu. Adam bir çilek gördü o sırada, yakınlarda. Bir eliyle sarmaşığa tutunmayı sürdürürken diğeriyle çileğe uzandı. 

Çilek öyle tatlıydı ki! *

Jack Kerouac'ın Big Sur'ünü yayına hazırlıyoruz, daha evvel bahsetmiştim. 'Gözlerimde çapaklar, derin kederler içinde uyandım' diye başlıyor Kerouac Big Sur'de söze - Yolda'nın yayımlanması ile şöhrete kavuşmuş, onla da kalmamış, Amerika'nın bir dönemine damga vuran Beat efsanesinin peygamberi olarak 'müritlerince' kuşatılmış, hareket zemini kalmamış bir yazarın, Kerouac'ın öyküsü bu. Kırklı yaşlarında şimdi, ama Amerikanın bütün liseli ve üniversiteli gençleri, onun hâlâ 24 yaşında olduğunu ve otostop çektiğini sanıyor. 'Bir hızlı hamle daha, yoksa bitiktir işim' diyerek yeniden yola çıkıyor ve San Francisco'ya uzanıyor; istikamet Big Sur'de, ormanın içinde yalnız kalacağı bir kulübe, denizin sesine kulak vereceği, sağalacağı bir sığınak. Kerouac'ın soluğunu yitirircesine anlattığı, bir büyüme öyküsü aslında... Beat Kuşağı düşünden yaşam kabusuna uyanmanın ya da düşlerden düşlere uzanırken çekilen azapların dökümü - siyah ve beyazdan ibaret olmayan bir dünyada, yaşamın tüm cefaları ve coşkuları eşliğinde. Bu ikisi, yani cefalar ve coşkular, birbirinden ayrı değil, hatta birbirinin aynı, öyle de denebilir.

Ve çilekler öyle tatlı ki...

İyi haftalar dileklerimle.
 
(Alıntı Zen Öyküleri'nden (18), Zen Flesh Zen Bones adlı kitapta yer alıyor. Paul Reps ve Nyogen Senzaki'nin derlemesi, Tuttle Publishing, görselde: Big Sur, Kaliforniya... Big Sur, henüz yayına hazırlanmakta, önümüzdeki ay raflarda. )

14 Mart 2011 Pazartesi

Yolda

12 Mart Cumartesi günü, efsane bir yazarın, Jack Kerouac'ın doğum günüydü. Kerouac'ın en çok bilinen metni Yolda'nın (On The Road) sinema uyarlaması IMDB verilerine göre bu yıl içinde vizyonda olacak. Beat Kuşağı hakkında ne düşünürseniz düşünün, Yolda kayıtsız kalınamayacak bir enerjiyle kelime anlamıyla patlayan bir kitap, yazarın kitabı 3 hafta içinde ve durmaksızın daktilo etme suretiyle yazmış olduğu biliniyor, ancak elbette ki masa başına geçmeden önce oldukça uzun süren bir ön hazırlık, ya da yaşam süreci içerisinde hazırlanmış kitap. Ayrıntı Yayınları'nın Can Kantarcı çevirisiyle yayımladığı metnin yazıldığı yıl 1951; 1957 yılında Viking tarafından basılana değin pek çok yayıncı tarafından reddedilmiş ve Viking baskısı öncesi oldukça yoğun biçimde düzeltme ve müdahaleye maruz kalmış. Önümüzdeki aylarda Nevzat Erkmen çevirisiyle Kerouac'ın Big Sur'ünü yayımlayacağız; Big Sur, yazarın macerasının Yolda'nın basımı ve Kerouac'ın tanınması ardından gelişen ayağını destanlaştıran bir metin.

Yolda filminin post prodüksiyon aşamasında olduğunu söyledik yukarıda; Christies müzayede evinde 36,000 USD'a satışa çıkan bir mektupta Jack Kerouac Marlon Brando'ya sesleniyor ve Yolda'yı film yapması için o kendine has, tutkulu, heyecanlı dille adeta yakarıyor:

YOLDA'yı satın alman ve film yapman için dua ediyorum. Biçimi konusunda endişelenme, konunun nasıl sıkıştırılıp sinemaya uygun bir hale sokulması gerektiğini biliyorum: tek bir yol hikayesi olacak, birden çok yolculuk yerine tek bir tane, New York'tan Denver'a, Frisco'ya, Meksika'ya, New Orleans'a ve tekrar New York'a uzanan bir yolculuk. Kamerayla kaydedebileceğimiz çok güzel resimler hayal ediyorum; Sal ve Dean konuşur, konuşur ve konuşurken arabanın ön koltuğundan görünen, ön camdan dışarıda gece gündüz kıvrılan yol. Senin Dean rolünü oynamanı isterim (...) ben de Sal'i oynayabilirim. Dean'in gerçek yaşamında nasıl davrandığını gösterebilirim sana, onu ziyarete Frisco'ya gidebiliriz ya da L.A.'e çağırırız gelir, delinin teki hâlâ. Tek istediğim bu işten bana ve anneme yaşam boyu yetecek kadar para kazanmak, öyle ki ben de dünyayı gezmeyi, aklıma düşenleri yazmaya sürdüreyim ve dostlarım dardayken onları doyurabileyim. Amerika'da sinema ve tiyatroyu yeniden yapılandırmak istiyorum, spontane bir hava katmak, "durum"a dair algıları yıkmak ve insanları gerçek yaşamda oldukları gibi göstermek istiyorum. 30'larda çekilmiş Fransız filmleri bizimkilerden üstün hâlâ, çünkü Fransızlar oyuncuları serbest bırakıyorlar ve seyircinin zekası hakkında önyargı geliştirmiyorlar. Amerikan tiyatro ve sineması Amerikan edebiyatının geldiği noktayı karşılayamayan, modası geçmiş bir dinozor.

Kerouac'ın sinema konusundaki görüşlerine kısmen de olsa katılmamak elde değil, Yolda'nın uyarlamasını, tam da bu yüzden, merakla bekliyorum. Sinema demişken, pek çok filmi vizyonda izleyemediğimiz, vizyona girseler dahi sinemaların birbirinin peşi sıra kapandığı bu dönemde, ilaç gibi bir 15 gün var ufukta: İstanbul Film Festivali programı açıklandı. Edebiyatla haşır neşir olduğumuz bu platformdan festivalde gösterilecek üç edebiyat uyarlamasının altını çizelim isterim; biri Kazuo İshiguro'nun şahane romanı Beni Asla Bırakma'nın Mark Romanek yönetmenliğindeki beyazperde uyarlaması, diğeri Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı adıyla yayımlanan romanı Norwegian Wood'dan uyarlanan Noruwei No Mori ve son olarak Michael Winterbottom yönetmenliğinde Jim Thompson'ın romanı The Killer Inside Me'den uyarlanan aynı adlı film: İçimdeki Katil.

Sinemadan bahsetmeye devam edeceğiz.

İyi haftalar.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Yaşayan birinin zihninde ölüm


Yazı devirmek üzere olduğumuz şu günlerde, sonbahar ve kış kitaplarının hazırlıkları tüm hızıyla sürmekte. Burada daha önce Dave Eggers'ın yeni kitabı Ne Nedir'in müjdesini vermiştik. Woody Allen serisinin son halkası olan Eğrisi Doğrusu, Nevzat Erkmen çevirisiyle Jack Kerouac'tan Yolda'nın devamı niteliğindeki Big Sur, Sabri Gürses çevirisiyle David Foster Wallace'ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, Avi Pardo'nun müthiş sesiyle Türkçeleştirilen Etgar Keret şahanesi Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ve daha niceleri için raflarınızda şimdiden yer açın. Sonbahar sürprizlerinden biri Dost Körpe çevirisiyle tanışacağınız Shirley Jackson olacak; gotik edebiyatın bu klasikleşmiş ve benzersiz devinin romanları ilk kez Türkçe olarak yayımlanacağından heyecanımız büyük. Dave Eggers'ın, Joshua Ferris'in yanı sıra adını yeni yeni duyurmaya başlayan pek çok parlak yazarın da programımızda olduğunu, hatta bunlardan birinin ilk ve şu an tek romanının -iddia ediyoruz- daha önce okuduğunuz hiçbir şeye hiçbir şekilde benzemediğini söyleyelim. Pek açıklayıcı olmadı, biliyorum ama şimdilik bu kadarını çıtlatabiliyorum, zaman ilerledikçe yeni gelişme ve heyecan verici haberleri burada sizinle paylaşacağım.

Haftalardır burada ilerleyen teknoloji ışığında kitabın geleceği temalı ve yazı işleri etiketli yazılar yazıyorum, bu yazıyı da sonlandırırken bu kez zamanda geri gitmeye ve William Burroughs'un Daniel Older söyleşisinden bir fragmanla kapatmaya karar verdim. Son söz bu olsun diye değil, aksine 1969 yılında verilmiş bu demeç üzerinden roman öldü ölecek, kitapların sonu geldi vs. tartışmalarına ışık tutmak amacıyla.

Soru: Romanlarınız, özellikle The Ticket That Exploded'dan bu yana, roman karakterinden uzaklaşıyorlar. Çıplak Şölen'de de roman formunun dağıldığını gözlemliyoruz. Bu dağılma neyi işaret ediyor veya neye hizmet ediyor?

W. Burroughs: Bunu cevaplamak güç. Roman formunun eskimiş olabileceğini düşünüyorum. Gelecekte bizleri insanların sadece resimli kitap, dergi ya da (uzun romanlardansa) kısa fragmanlar okuduğu günler bekliyor olabilir. Televizyon ve dergilerle rekabet etmek için yazarların sıcağı sıcağına bir anı resmeden parlak haber görsellerinin yarattığı etkiyi sağlayabilecek yazın teknikleri geliştirmeleri gerektiği kanısındayım.


Yukarıdaki görsel Damien Hirst'ün The Physical Impossibility of Death in The Mind of Someone Living (Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün Fiziki Olanaksızlığı) isimli çalışmasından; köpekbalığı, takdir edersiniz ki, ölü ve yavaş yavaş çürüyüşüne New York Metropolitan Sanat Müzesi'nde şahit olmak mümkün.


Ne diyorduk, Burroughs'a hak veriyor musunuz?