kerouac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kerouac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2015 Perşembe

Başka


“Oldukça tasasız bir yaşam sürdürüyorsun, öyle değil mi?” diye devam etti Everhart. “Limanlarda hovardalıklar, sonra tekrar deniz ve bu şekilde...”
“Doğru.”
“Toplum içine kök salmak gibi bir derdin hiç olmamıştır herhalde.” 
“Bir kez denedim, senin söylediğin gibi kök salmaya çalıştım... Bir karım vardı, çocuk bekliyorduk, işim garantiydi, evim vardı.” Wesley bir an duraksadı ve acı hatıraları birasından koca bir yudum alarak bastırdı. Sonra konuşmaya devam etti: “Çocuk ölü doğduktan sonra ayrıldık, vesaire: Kendimi yollara vurdum, tüm Amerika’yı dolaştım, sonunda gemilere kaçtım.”
Everhart içtenlikle dinliyordu ama Wesley söyleyeceğini söylemişti.
Bill, “Pekâlâ,” diye iç geçirip bara vurdu, “otuz iki yaşındayım ve tuhaf bir biçimde kendimi özgür, şanslı hissediyorum ama dürüst olmak gerekirse mutlu değilim.” 

“Ne olmuş yani!” diye çıkıştı Wesley. “Mutlu olmak yerine göre iyidir, tamam, ama öncelikli olan başka şeyler de vardır.”

(Jack Kerouac, Deniz Benim Kardeşim. Çeviren: Garo Kargıcı.)

15 Mart 2012 Perşembe

Memento mori

Kişi öldükten sonra ne kalır geriye? Bu aralar post mortem fotoğraf geleneğine takıldım sevgili okuyucu, sonradan tabulaşarak ortadan kalkan bu pratik dahilinde, özellikle on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ölü kişi ile poz vermek, gayet olağan karşılanıyor, zamanın hükmüne karşı son bir direniş, ölüyle son bir hatıra... Andres Serrano ya da Joel Peter Wilkin gibi sanatçıların cesetleri konu alan güncel post mortem çalışmaları mevcut, ancak yaklaşım, elbette ki o günden bugüne oldukça değişmiş. Bizler ki artık kameralı telefonlarımız ve türlü cihazımızla yediğimizin, içtiğimizin, gördüğümüzün fotoğrafını çekmeden hayata iştirak edemez haldeyiz, yine de ölüm karşısında kadraj ayarı yapmakta değiliz, tabular sağ olsun... Her neyse, hafta başı 'doğrusal' -doğar, büyür, yaşar ve ölür- hayat algısının yazarları pek de bağlamadığını söylemişim; okumak, zamanın hükmüne başlı başına meydan okuyan bir direniş sanatıdır belki de, olamaz mı? Bir de yazarın sağlığında okuruna ulaşmayan, yazarın basılı halde görmediği metinler var ki durum farklı bir boyut kazanıyor; geçtiğimiz ay Saramago'nun ellili yıllarda yazdığı ve sağlığında hiç yayımlanmamış bir eserinin çıkacağı duyuruldu, Bolano'nun ölümünden bir sene sonra yayımlanan 2666 nihayet Türkçe çevirisi ile raflara indi, Kerouac'ın hayatı boyunca gün yüzü görmeyen, bir depoda unutulmuş oyunu Beat Kuşağı da 'yazarı öldükten sonra yayımlanan' eserler kervanına katıldı. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak eserin yolculuğuna yaratıcısından azade olarak devam etmesi fikri, sanıyorum yine Bolano'nun Vahşi Hafiyeler'inde geçmekteydi - komedi olarak başlayan her şeyin trajedi olarak son bulduğu iddiası eşliğinde... Trajedi mi bilinmez ama fani dünyada zamanı doğrusallıktan kurtarmak, ancak yazıyla, sanatla ve hatırlamayla mümkün. A noktasından B'ye uzanan düz bir çizgide yaşamayı değil de sarmalları ve döngüleri tercih edenler için bir Hopi atasözüyle bitirelim bu yazıyı: "Ölümde doğarım."

(Ginsberg'ün objektifinden Kerouac, Tanca'da.)

19 Aralık 2011 Pazartesi

Okur

Hatırlayacaksınız, o günler metin yorumlamasında Yazarın ölümü, buna karşılık Okurun yükselişinin en şaşaalı günleriydi, artık son söz salt okurun olmuştu.*

Paris Review'da ilginç bir makale okudum geçenlerde: Bir lise öğrencisi, edebiyat dersinde anlatılanlara tepki duyarak bir dizi yazara anket kıvamında sorular gönderiyor. Bir kısmı cevap yazmasalar da aralarında Kerouac, Bellow, Mailer gibi isimlerin de yer aldığı bir grup, öğrencinin sorularını yanıtlıyor. (Sene 1963, olaylar internet ve e-posta öncesi bir çağda geçiyor. Bahis konusu lise öğrencisi bugün koca bir adam.)

Sorular (biraz kısaltıyorum) şöyle:

1. Eserlerinizde sembollere bilinçli ve kasıtlı olarak yer veriyor musunuz?
2. Okurlarınız siz kasıtlı olarak sembolizme yer vermeseniz de yapıtlarınızda sembollere rastlıyorlar mı? Bu durumda tepkiniz ne oluyor?
3. Klasiklere imza atmış büyük yazarların kasıtlı olarak sembolizme başvurduklarını düşünüyor musunuz?
4. Bu konuda sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sorulardan anlıyoruz ki mektupları ve anketi gönderen öğrenci, sembolizm ve semboller konusunda öğretmeniyle aynı duyguları paylaşmıyor. Kerouac'ın birinci soruya cevabı kısa ve öz: "Hayır." Dördüncü sorunun altına yazdıkları da ilginç: "Edebiyatta sembolizm tamam da ben hayattan gerçek olayları ve tanıdığım insanları yazıyorum." Boris Vian da Günlerin Köpüğü'ne girişte 'bunların hepsi gerçek çünkü onları ben hayal ettim," demiyor muydu? Korkmayın, kurgu ve gerçek temalı hezeyanlarla konuyu dağıtacak değilim. (Bu konuda tartışma fırsatları olsaydı eğer, bu iki yazar tartışmayı es geçip içki içerler, caz falan dinlerlerdi diye düşünüyorum.) Her neyse, Norman Mailer'ın cevabı, bir nebze daha ters: "Çok üzgünüm ama sembolizm hakkında soruklarınızı cevaplayacak vaktim yok." Bunun ardından Mailer, yazarken olayın teknik ayrıntılarına fazla kulak asmadığını ekliyor ve en sağlam sembollerin kasıtlı olarak bulunanlar değil de kendiliğinden metne yerleşenler olduğunu belirtiyor. Soru gönderilen 150 yazardan 75'i cevap yazmış bu arada... Bütün bu aktarılanlarda fazlasıyla naif bir şeyler mevcut; liselinin okuduğu ve yorumladığı her metinde semboller gömülü olduğunu iddia eden edebiyat öğretmenine başkaldırısı da cabası. Günümüzde okurun yazara bu kadar kolaylıkla ulaşması söz konusu değil, o ayrı. 140 karakterlik diyaloglara olanak tanıyan twitter sayılmazsa, kimseler birbirlerine böylesine doğrudan ulaşamıyor artık. Bu mektuplar, koleksiyon değerleri bir yana, bir galeride sergilenecek nitelikte.

Yukarıdaki görselde Robert Gober'dan 'Gazete' adlı bir iş, aşağıda Kerouac'ın cevap mektubu:








(Alıntı, geçtiğimiz hafta hayata veda eden Gilbert Adair romanı Yazarın Ölümü'nden. Çeviren: Aslı Biçen, YKY.)