tepedeki ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tepedeki ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2020 Pazartesi

Shirley


Shirley Jackson'ın hayat öyküsünden yola çıkan Shirley, Haziran ayında izleyiciyle buluşacak... Şimdilik, pandemi şartlarında olduğumuz için bu buluşmanın nerede gerçekleşeceğinden emin değiliz ama filmin tanıtımı, 5 Haziran'da diye duyuruyor olayı. Sundance'te gösterilen ve yönetmen Josephine Decker'a Jüri Özel Ödülü (Auteur) getiren filmin başrolünde, Shirley Jackson karakterini canlandıran Elizabeth Moss yer alıyor. Piyango ve Diğer Öyküler, Berrak Göçer'in çevirisiyle Mart ayında yayımlandı; ıskalamayın!


6 Mayıs 2019 Pazartesi

Uyarlama



*** Sürprizbozan içerebilir ***

Shirley Jackson’ın romanı Tepedeki Ev, 1959 yılında yayımlandı. Bugün yazarın başyapıtı sayılan bu roman, 1960 yılında, Philip Roth ve Saul Bellow gibilerinin eserleri ile birlikte Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’ne aday gösterilecek ve değeri pek sık teslim edilmeyen gerilim janrının da edebiyata dahil olduğunu vurgulayacaktı. Jackson, o dönemde büsbütün azan agorafobisi yüzünden romanından sinemaya uyarlanan filmi (1963) izlemek için evinden güç bela çıkmış ve bir arkadaşına yazdığı mektupta kendi eviyle kurduğu sancılı bağdan bahsederken şöyle demişti: “Kendimi de evin içine tıkılmış halde yazmışım.”

Tepedeki Ev, 1963 yılındaki uyarlamadan sonra 1999 yılında bir kez daha beyazperdeye uyarlandı. İlkine kıyasla başarısız kabul edilen bu uyarlama Liam Neeson, Catherine Zeta Jones (Theo) ve Lili Taylor (Nell) gibi doksanların gözde oyuncularına yer verse de bilhassa romana kıyasla zayıf kalmıştı. Bu filmi doksanlarda, bugün artık yerinde olmayan Emek ’te* izlediğimi anımsıyorum; herhangi bir hayalet/perili ev hikâyesi olarak, oysa roman bundan çok daha fazlası.

Şimdi, yeni bir yorum ile Netflix’te karşımızda Tepedeki Ev. Mike Flanigan imzalı bu işin, kullandığı özgürlükler ve romandan uzaklaşma mesafesi şaşkınlık uyandırsa da göbek bağına, yani evin kendisine yönelik sadakatiyle yaratıcı bir uyarlamanın nasıl olabileceğini göstermesi bakımından ilham verici bir yanı olduğu kesin. Günümüzün gerilim gurusu Stephen King -ki kendisi, büyük bir Shirley Jackson hayranı olmasının yanı sıra en önemli eserlerinden The Shining’de doğrudan bu romandan yola çıkmış, “ışıyan” bir otelin içinde geçen dehşetli bir hikâye kurgulamıştır- bir twit atmak suretiyle Flanagan’ın dizi filmini dahice diye nitelemiş ve Jackson’ın da bu uyarlamanın arkasında duracağını söylerken, “gerçi kim tam olarak bilebilir ki,” diye şerh düşmüş… Bu kısmı ilginç bana kalırsa, zira Stephen King,  halen, The Shining’i sinemaya uyarlayan Stanley Kubrick’e** sayıp sövmekle meşgul, en son, Indiewire’da yer alan bir makalede, bu filmi motoru olmayan bir Cadillac’a benzetmiş – şahsen, kendi yapıtları hususunda bu derece hassas olan King’in, Shirley Jackson’ın gıyabında konuşarak orijinalden bu denli uzak bir uyarlamayı övmesini tuhaf bulduğumu söylemeliyim. 

Jackson’ın diziyi beğenip beğenmeyeceği tartışmaya ve haliyle spekülasyona açık; Tepedeki Ev’in Flanagan’ın tahayyülünde icadı, yenilikleri ve özgün metinle kurduğu bağlar ile gerçekten de yenilikçi – deneyim odaklı eğlence endüstrisi, Cadılar Bayramı arifesinde bundan daha iyisini yapamaz, klasik bir perili ev hikâyesini bunca dehşet, ailelere özgü -ve pek tanıdık- bir işlevsizlik manzarasını bunca sefalet ile bundan daha iyi bir biçimde betimleyemezdi … Öte yandan, özellikle son bölüm -sonuç- kısmının romandan sert bir biçimde koptuğunu ve Jackson’ın kurgusunda yeri olmayan notalara kayarak (yeni) çağa özgü bir tını kazandığını (“Sevgi her şeyin üstesinden gelir!”) unutmamak gerek. Flanagan’ın en güzel buluşu, kahramanlarını bahtsız bir ailenin üyeleri olarak yeniden icat ettiği anlatısında karşımıza kahramanlardan biri olarak Shirley’i çıkarması, kendini eve hapsetmiş, evinden çıkamayan yazarın trajedisini onun en büyük eserinden yapılan bu uyarlamaya böyle bir gönderme ile eklemesi olsa gerek. Yazarın otobiyografisini hikâyeye böylelikle dahil etmesi.

II.

Korkunun karşıtı nedir? Sevgi olabilir mi? Peki sevgi, her şeyin üstesinden gelir mi? Jackson’ın bize tanıdık gelecek bu pek sevilen yeni çağ söylemlerine kafa yorduğunu hiç zannetmemekle beraber; edebiyatından yola çıkarak korkuya ilişkin öngörülerinin daha gelişmiş olduğunu varsaymak olası. Uyarlamanın zayıf kaldığı ve yazarla uzak düştüğü nokta, tam da bel bağladığı bu (bayat) söylem.

III.

Flanagan’ın kurguladığı, bir aile evi; Jackson’ınki ise içinde yaşandığı bildirilen paranormal olaylar dolayısıyla birtakım gönüllülerin inceleme amaçlı olarak içine girdiği bir yapı. Mekânların, tıpkı insanlar gibi hafızası olması, içinde yaşananların gölgesini taşıması ve yeni sakinlerine ruhundan parçalar sunması hem romanın hem de dizinin çıkış noktasını oluşturuyor. Ev, pek çok yüze sahip ve sakinlerine farklı yüzleriyle yaklaşıyor; iki eserde de başrolde olan bu yapı, öylesine baskın karakterde ki, Flanagan’ın baştan yarattığı kahramanlarla bile özgün metne olan göbek bağının muhafazasını sağlıyor. Kahramanlar ya da faniler, evin kapısından içeri girip çıkan ya da ilelebet orada kalan ruhlar sadece ve tek hakikat var: Evin baskın ve habis varlığı. O varlık ki birilerinin yaşamına mal oluyor, birilerini yaşamları boyunca damgalıyor ve her birini, dünyadan -sorunlu, yaralayan, mutsuz dünyadan- uzak, kendi çatısı altında, fakat farklı bir alemde barınmaya çağırıyor; bu da, yine Jackson’ın tahayyülüne damardan bağlanan Flanagan’ın yorumunda esas aldığı, romanla paralel unsurlardan biri. Yine de Flanagan’ın evinin bir enstrüman, Jackson’ınkini ise başlı başına bir kahraman olduğu söylenebilir. Jackson, annesinin ezici varlığından yeni kurtulmuş Nell’i bir grup maceraperestin arasından sıyırıp kendi deliliğinin, kendi travmalarının pençesinde ve evin insafına kalmış halde resmederken Flanagan çok daha şefkatli, çok daha duygusal bir noktadan yaklaşıyor ve ailenin kırık ve arızalı bir yapı olarak ev ile -kapsayıcı- hesaplaşmasına odaklanıyor; hesaplaşmasına ve yaralarına rağmen kendini onarıp yaşama devamına – işte bu, Flanagan’ın korkudan sevgiye doğrusal olarak çektiği çizgi, Jackson’ın ruhuyla en çok ters düşen dokunuş haline geliyor… ne ki zamanın ruhuyla, çağın talepleriyle örtüşüyor. Çağ, bu masallardan, efsanelerden, mitlerden çıkma söylemi sahipleniyor, sevginin sihirli ve onarıcı gücünden bahsetmeyi seviyor. Jackson’ın kurguladığı ev, böyle kolay bir açıklamayı kaldıracak bir yer değil oysa; temel bir sağ kalım refleksi olan korkunun zıddı, sevgi falan değil, illa bir karşıtı olacaksa bu, ancak ölüm olabilir. 

Gelgelelim Tepedeki Ev, ölüm dahil fani dünyaya özgü her tür kavramı çarpıtması ve bozması ile meydan okuyor her şeye. Korkuyu sevgi ile tedavi etme fikri, ancak bir hayal, (yeni) çağa özgü bir arzu şimdi... Bu, korkuyu tanıyıp irdeleme değil, kendine bakma, kendini iyileştirme/şifalandırma, kendini her koşulda sevme çağı. 

Sen yeter ki iste çağı bu; ama ya yetmiyorsa?

IV.

“Korkularımdan zevk alıyorum.” – Shirley Jackson.


* Emek geçmişte bir hayalet değil, hafızada bir boşluk şimdi sadece.

** King'in Kubrick’in tahayyülündeki Shining’e temel itirazı, filmin ana kahramanı Jack Torrance’ı cinnetinden ibaret bir adam gibi göstermesi ve insani niteliklerinden soyutlayarak salt canavara çevirmesi yönünde. King, eşiyle beraber bir süre kaldığı otelde geçirdiği vaktin ardından, kişisel deneyiminden hareketle yazdığını söylüyor bu romanı, anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu, o otelin içinde kendisinin olduğunu… Yazar, 1997’de, bu romanın televizyona uyarlanmasına önayak olmuş, projede bizzat yer alarak Kubrick’in uyarlamasında kaybolan bazı unsurları yerine koymaya çalıştığını belirtmiştir. 

*** Konuyla alakasız sayılır ama not düşmeden geçmemeli; Flanagan'ın uyarlamasında anne Olivia Crane'i canlandıran Carla Gugino, TV ve sinemadaki pek çok işinin yanı sıra doksanlarda, yine bu dönemin öne çıkan TV dizilerinden birinin, Felicity'nin yıldızı olan Keri Russell ile bir Bon Jovi videosunda yer almıştı. (Doksanları anımsayanlara selamlarımla...)





2 Kasım 2018 Cuma

Tekinsiz

"Tekinsiz ev diye bir şey yoktur; insanlardır tekinsiz olan. En dehşetli hayaller zaten insan zihninin içinde yuvalanmıştır; bunlar, dışarı çıkmak ve o buz gibi pençelerini size geçirmek için bilinçaltı mahzeninin kapılarının açılmasını, böylelikle dışarıya sızmayı bekler. Bu hikayede ev, kahramanların zihinleriyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor; şevkle, gaddarlığının tadını çıkararak. İnsanın kendi duyuları, kendi zihni tarafından aldatılmasından daha beter bir şey var mı ki?"

(Joe Hill, babası Stephen King'i de epey etkilemiş olan Shirley Jackson'ın Tepedeki Ev'inden bahsediyor. Roman, bugünlerde Netflix uyarlamasıyla yeniden gündemde biliyorsunuz; Jackson'ın romanı diziden epey farklı, biz bu ikisini, yani Flanagan'ın Netflix uyarlaması ile romanı kıyaslayan bir yazı da yayımlayacağız burada yakında... Shirley Jackson'ın bu aralar yeniden gündeme gelmiş olduğunu fark etmeyen kaldıysa ekleyelim; Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yeni beyazperde uyarlaması hazırlanadursun, Shirley Jackson'ın yaşamı da, başrolünde Emmy ödüllü Elizabeth Moss'un yer aldığı Shirley adlı filmle sinemaya uyarlanıyor - bu müthiş yazarı keşfetmediyseniz henüz, bizden söylemesi...)




13 Aralık 2017 Çarşamba

Yaklaşım

Bugün odağımız Shirley Jackson ve Tepedeki Ev... Tepedeki Ev, Jackson'ın başyapıtı sayılıyor ve sinema uyarlamalarıyla da biliniyor; kapaklar ise, her yayınevinin yaklaşımını, kitaba dair tahayyülünü ortaya koyuyor.

31 Ekim 2017 Salı

Mutlu


Eleanor Vance, Tepedeki Ev'e geldiğinde otuz iki yaşındaydı. Annesi öldüğünden beri dünyada gerçekten nefret ettiği tek kişi ablasıydı. Eniştesinden ve beş yaşındaki yeğeninden de hoşlanmıyordu ve hiç arkadaşı yoktu. Bunun en büyük sebebi yatalak annesine on bir sene bakmış olmasıydı, bu sayede az çok hemşirelik öğrenmiş ve yoğun gün ışığına gözlerini kırpıştırmaksızın bakamaz olmuştu. 

Bir yetişkin olarak hayatında gerçekten mutlu olduğu tek bir an bile hatırlamıyordu. (...)

(Shirley Jackson, Tepedeki Ev. Çeviren: Dost Körpe. Cadılar Bayramı şerefine, yirminci yüzyılda yazılmış en iyi perili ev öyküsü olarak bilinen -editörünün pek sevdiği- Tepedeki Ev'i ve bizzat cadılık pratikleri ile uğraşmış yazarı Shirley Jackson'ı analım dedik... Tepedeki Ev'in doksanlardan kalma sinema uyarlamasının (Owen Wilson'dan Catherine Zeta Jones'a, Lili Taylor'a varana değin doksanlar yıldız kadrosuyla) tanıtımı için buraya, Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın yakında gösterime girmesi beklenen beyazperde uyarlamasından fotoğraflar içinse buraya buyrun - Biz Hep Şatoda Yaşadık'ın Spotify çalma listesini de, korku değil ama tekinsiz bir şeyler arayanlara öneririz. Son olarak: Kitaplar, bize göre her zaman, ama her zaman peşleri sıra gelen beyazperde uyarlamalarından iyidir, hele söz konusu Shirley Jackson gibi incelikleriyle insanı germeyi mükemmelen beceren bir yazar olduğunda daha iyidir, gerçi seçim size kalmış tabii... Bir hayatta kalma refleksi olarak korku, insana her türlü iyi gelir, bizden söylemesi - sizi korkutanın gerçekten ne olduğunu bulmak ise sadece, ama sadece sizin altından kalkabileceğiniz bir şeydir.)

18 Ağustos 2011 Perşembe

Girdap

Eleanor, mavi odanın kapısını arkasından kaparken bu kadar yorulmasının sebebinin tepedeki evin karanlığı ve boğuculuğu olabileceğini düşündü bezginlikle ama sonra bunun hiç önemi kalmadı. Mavi yatak inanılmayacak kadar yumuşaktı. Bu kadar korkunç olan bir evin, diye düşündü uykulu uykulu, bir o kadar konforlu olması tuhaf... Yatak yumuşak, çimenlik güzel, şömine hoş, Bayan Dudley’in yemekleri lezzetli. Arkadaşlarım da iyi insanlar, diye düşündü ve ardından, şimdi onları düşünebilirim, yapayalnızım, diye geçirdi. Luke’un burada ne işi var? Peki, benim burada ne işim var? Sevgililer kavuştu mu yolculuklar sonlanır.
Korktuğumu hepsi gördü.

(Tepedeki Ev, Shirley Jackson. Çeviren: Dost Körpe. Yazın sıcağında, gün ışığı fazlasıyla parlak, geceler de boğucu iken, hele de tam uykuya teslim olmadan evvel kendimi zaman zaman bir Shirley Jackson karakteri gibi hissediyorum sevgili okur; gerçeklikle ilişkim zedelenmiş ve kendi varlığımın bataklıklarından asla sıyrılamazmışım gibi. Bitimsiz girdaplar. Sonra her şey gibi, bu his de geçip gidiyor ve uyku, zihnimin oynadığı oyunlara son veriyor. Yaz, akıl sağlığı açısından tehlikeli bir mevsim ki bu da ayrı bir yazı konusu: Güneş ışığının parlaklığının yükselmesi ile algı hatalarının artması arasındaki bağıntı. Görselden kaynaklanan serbest çağrışım: Çocukluğumda feci ürkütücü bir TRT dizisi vardı Girdap adlı, ekşisözlük sağ olsun, orijinal adı Maelström'müş dizinin, hatırlar mısınız? Peki bir oyuncak bebekten daha korkutucu bir şey olabilir mi? Yoksa Girdap yüzünden mi şartlandım, bilemiyorum. Sayıklamalar burada bitsin, neşeli günler dileyelim.)

5 Nisan 2011 Salı

Zihin

“Fiziksel bir tehlike yok,” dedi Doktor kendinden emin bir şekilde. “Tarih boyunca hayaletler kimseye fiziksel zarar vermemiştir. Kurbanlar kendi kendilerine zarar verebilirler sadece. Hatta hayaletin zihne saldırdığı bile söylenemez. Çünkü zihin; düşünen, bilinçli zihin metanetlidir. Burada oturmuş konuşurken bilinçli zihinlerimizde hayalet inancı hiç yok. Dün geceden sonra bile ‘hayalet’ kelimesini söylerken kendimizi tutamayıp hafifçe gülümsüyoruz. Hayır, doğaüstü olayların tehlikesi çağdaş zihinlerin en zayıf olduğu noktadan saldırmalarıdır; o yerde koruyucu batıl inanç zırhımızı çıkarmış, başka bir korunma yöntemi de benimsememiş oluruz. Hiçbirimiz dün gece bahçede koşan şeyin bir hayalet olduğunu düşünmüyoruz, ama dün gece Tepedeki Ev’de bir şeyler olup bittiği kesin ve zihnin içgüdüsel sığınağı -yani kendinden şüphe etmek- eleniyor. ‘Hayal gücümün
ürünüydü,’ diyemiyoruz, çünkü üç kişi daha oradaydı.” “Ben şöyle diyebilirim,” diye araya girdi Eleanor gülümseyerek,“Üçünüz de hayal gücümün ürünüsünüz, bunların hiçbiri gerçek değil.”

"...Öyle hissetsen Tepedeki Ev’in tehlikelerine kucak açmana ramak kalmış olurdu.”


(Tepedeki Ev, Shirley Jackson. Çeviren: Dost Körpe.)

10 Şubat 2011 Perşembe

Korkuyu yadsıyamazsın...



Tepedeki Ev ve Shirley Jackson'dan çokça bahsettik bu sayfalarda; hatta bu kült kitabın 2 defa sinemaya uyarlandığını da belirttik. Fedakar blog yazarınız olarak edebiyat eserlerinin sinema uyarlamalarından çoğunlukla hazzetmesem de sizler için ya da bu yazı uğruna bu uyarlamaların ikisini de oturdum seyrettim. 1999 tarihli uyarlamayı önceden izlediğimi anımsıyorum ancak filmden aklımda pek bir şey kalmamış. Jan De Bont'un yönettiği ve Liam Neeson ile Catherine Zeta Jones ve Owen Wilson gibi oyuncuları barındıran kadrosuyla film, hem kitaptan epey uzak hem de klasik Hollywood mantığıyla kurgulanmış, her şey biraz karikatürize gibi. Yalnız güzel bir sürprizi var filmin: Lili Taylor. Eleanor rolüne cuk oturduğu gibi, kendisinin yer aldığı ve ilgiyle izlemediğim bir film bulmaya çalıştım ancak bulamadım; yani sırf Lili Taylor hatrına dahi izlenebilir. 1963 yılında yapılmış ilk uyarlama daha çok ilgimi çekti; hem metne daha sadık, hem de siyah beyaz olması ve görsel efekt teknolojilerinin fazla gelişmiş olmamasına rağmen izlerken insanı epey geren bir yapım. Filmin posterinde bir ev, gözlerini fal taşı gibi açmış bri kadın ve bir de spot yer alıyor: "Hayaletlere inanmasan da korkuyu yadsıyamazsın." Ha, dersiniz ki 1963 yapımı siyah beyaz filmi neden izleyeyim; Zeta Jones'a da ayrıca bayılıyorum, o zaman sizin kaleminiz daha sonra çekilen uyarlama olacatır. Yalnız altını tekrar çizelim, 1999 yapımı film romanın bazı temel unsurlarını günümüz izleyicisini memnun etmek kaygısıyla yok saymayı uygun görmüş. Her neyse, tüm bunlar bahane, Lili Taylor şahane.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Korkarım...

 

"Aslına bakılırsa, eğer seçme hakkım olsaydı yazmak yerine mutlu olmayı tercih ederdim. Kitaplarımda yeni bir şey yok benim. Üzerime çöken o korkunç mutsuzluktan kurtulma arzusuyla yazıldılar öncelikle. Daha çocukken acıyı kelimelere döktüğüm zaman hafiflediğini keşfettim; kelimelere dökülen acı gerisinde biraz melankoli bırakarak uçar gider... Melankoli, sefalet içinde olmaya yeğdir. Tıpkı bir Katoliğin günah çıkarması ya da psikanaliz gibi."

Yukarıdaki cümleler edebiyatın ağır melankolik kalemlerinden Jean Rhys'e ait. Hüzünle beslenen, karanlık bir yazar Rhys; tıpkı Shirley Jackson gibi hayatın sıkıntılarını kendi karanlığında boğmaya yeltenenlerden. Romanlarından Geniş Geniş Bir Deniz'le Karanlıkta Yolculuk'u özellikle öneririz. Shirley Jackson'ın ana karakteri Eleanor nasıl bir evin 'büyüsü' ile sürüklenip gidiyorsa, Rhys'in karakterleri de hayatın akışında savruluyorlar dört bir yana.

Her biri, yapayalnız.


“Düşünüyordum da,” dedi Eleanor nedense hepsine bir özür borçluymuş gibi hissederek. “Çok sakin olduğumu sanırdım, ama aslında ödüm kopuyormuş, şimdi anladım.” Şaşkınlıkla kaşlarını çatınca devam etmesini beklediler. “Korktuğumda da dünyanın mantıklı, güzel, korku barındırmayan yönlerini gayet net görebiliyorum; koltuklarla masaların ve pencerelerin hep aynı kaldıklarının, etkilenmediklerinin ve özenle dokunmuş halı deseninin kılını bile kıpırdatmadığının farkında oluyorum. Ama korkunca bu şeylerle benim bağlantım kayboluyor. Nesneler korkmadıkları için herhalde.”

“Bence sadece kendimizden korkarız,” dedi Doktor yavaşça.
“Hayır,” dedi Luke. “Kendimizi açıkça, olduğumuz gibi görmekten.”
“Gerçekte ne istediğimizi bilmekten,” dedi Theodora.
Yanağını Eleanor’un eline yaslayınca dokunuşundan nefret eden Eleanor elini hemen geri çekti.

“Ben hep yalnız kalmaktan korkarım.”


(Tepedeki Ev, Shirley Jackson. Çeviren: Dost Körpe. Yazının görseli, kült fotoğrafçı Clarence John Laughlin'e ait.)

28 Ocak 2011 Cuma

Işıma

Joyce Carol Oates, NY Times Book Review için yazdığı bir Shirley Jackson incelemesinde Jackson'ın amfetamin ve alkol bağımlılığı dolayısıyla 48 yaşında kalp krizi geçirerek öldüğünü ve yaşamının son yıllarında ağır agorafobiden mustarip olduğunu, bu yüzden yatak odasından bile dışarı çıkamaz hale geldiğini belirtmiş. Jackson'ın en ünlü romanı Tepedeki Ev'in içindekileri felakete sürükleyen, habis bir ev hakkında olduğunu düşünürsek yazarın agorafobik olması ironik bir detay. Agorafobik bir yazardan klostrofobik bir roman Tepedeki Ev ve öyküye dair tüyo vermeden hakkında konuşmak oldukça güç.

Joyce Carol Oates, Shirley Jackson ile ilgili makalesinde yazarın hakkındaki cadılık iddialarına atıfta bulunuyor; bir başka yazıda yazarın siyah kedilerinden ve hem iyicil hem de kötücül büyülere inandığından bahsediliyor. Jackson'ı kuşatan cadılık iddiaları Batı'da insanların tarih boyunca cadılardan korktukları ve farklı karakterleriyle göze batan kadınları cadı olarak yaftalayıp acımasızca öldürmeye yeltendikleri düşünülürse onore edici bile sayılabilir. Tepedeki Ev her şeyden önce sağlam bir yazarın kaleminden çıkma bir metin ki ötesi, açıkçası çok da mühim sayılmaz.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Umut yok

İnsan gözü, bir evin hatları ve yerleşiminin kötülük izlenimi uyandıracak denli talihsiz, rastlantısal biçimde bir araya gelişindeki incelikleri seçemez. Burada bütün unsurlar delice birbirine karışmış gibiydi; kötü duran bir açı, çatıyla gökyüzünün tesadüfi kavuşma biçimi her nasılsa Tepedeki Ev’i umutsuzluk verici bir yere dönüştürüyordu. Tepedeki Ev’in uyanıkmış gibi görünmesi onu daha da korkutucu kılıyordu. Boş pencerelerinde sanki bir sakınma vardı, pervazın kenarındaysa hafif bir neşe. Beklenmedik bir anda veya tuhaf bir açıdan bakılınca hemen her ev onu seyredene esprili bir bakış yöneltebilir; muzip, küçük bir baca veya gamzeyi andıran bir çatı penceresi bile bakanda arkadaşlık hissi uyandırabilir; oysa küstah, nefret dolu ve asla gafil avlanmayacak gibi duran bir ev ancak şeytani görünür. Her nasılsa kendi kendini biçimlendirmiş, inşaatçılarının elleri altında birleşip kendi güçlü şekline bürünmüş, kendi çizgilerini ve açılarını oluşturmuş gibi duran bu ev, koca kafasını insanoğluna taviz vermeden göğe kaldırıyordu. Şefkatsiz bir evdi ve içinde oturulsun diye yapılmamıştı kesinlikle; insanlara, sevgiye ya da umuda uygun bir yer değildi. Bir şeytan çıkarma ayini bile düzenlense çehresi değişmeyecekti sanki. Tepedeki Ev, yıkılana dek olduğu gibi kalacaktı.

(Tepedeki Ev, Shirley Jackson. Çeviren: Dost Körpe.)

24 Ocak 2011 Pazartesi

Sorular

Shirley Jackson'ın Tepedeki Ev'i raflarda yerini buldu; daha önce belirtmiştik, Shirley Jackson yayımlanmış kimi öyküleri haricinde ilk defa bir kitabıyla Türkçede. Jackson, kötü bir şöhrete ve tasviri güç bir etkiye sahip olmuş bir yazar; NY Times'daki ölüm ilanında bile hakkındaki cadılık iddiaları söz konusu edilmiş ve kalem yerine süpürgeyle yazdığı söylenmiş. Jackson'ın süpürge kullandığına şüphe yok; kendisi hayatının yarısını çocuklarına bakarak ve ev işleri yaparak geçirdiğini söylemiş zaten ve ölümü ardından yayımlanan NY Times makalesinde bu beyanı da yer almış. Söz konusu makale, yazarı bir ev kadını olarak tanıtmak adına epey uğraşmış denebilir. Yazdıklarını önce zihninde parlattığı ve masasına oturup yazdığı ilk metnin hemen hemen baskıya gidecek denli derli toplu olduğu da belirtilenler arasında. Jackson yazıdan zevk aldığını ve bunun gerçek bir iş olduğuna inanamadığını belirtmiş ve yazının oturup dinlenebilmesi için tek fırsatı olduğunu da eklemiş.

14 Ocak 2011 Cuma

Gotik roman

Shirley Jackson'dan Tepedeki Ev, önümüzdeki haftadan itibaren tüm kitapçılarda... Jackson'dan burada daha önce bahsettik; Amerikan gotiğinin kadri yaşadığı sırada pek de bilinememiş, zamanının ötesinde bir yazarı Jackson. Tepedeki Ev, kabaca ve indirgenmiş bir biçimde özetlersek eğer, perili olduğu iddia edilen bir malikanede bu iddiaları araştırmak için bulunanların başlarına gelenleri konu alıyor. Jackson'ın ustalığı, ana karakterinin psikolojisini sayfalardan okura sıçratabilmesinde ve olay örgüsünü genişletirken tutarlı labirentler inşa edebilmesinde yatıyor. Tepedeki Ev'in çağrışımları çok güçlü; Joyce Carol Oates, Neil Gaiman ve Stephen King gibi farklı kulvarlarda yer alan pek çok yazar, Jackson'ın yazınından etkilendiğini belirtiyor. Hatta Stephen King, Tepedeki Ev'in açılış paragrafının edebiyatta gelmiş geçmiş en sağlam giriş olduğunu savunmuş:

Mutlak gerçeklik koşulları altında hiçbir canlı organizma akıl sağlığını koruyarak yaşamayı sürdüremez; kimilerine göre tarlakuşları ve çekirgeler bile hayaller görür. Akıl sağlığı yerinde olmayan Tepedeki Ev, tepelerin karşısında tek başına yükseliyor ve karanlığı içinde tutuyordu. Seksen senedir böyleydi bu, bir seksen sene daha durabilirdi. Duvarları dimdik yükseliyordu, tuğlaları düzgünce yan yana dizilmişti, döşemeleri sağlamdı ve kapıları sağduyulu bir şekilde kapatılmıştı. Sessizlik, tepedeki evin tahtalarıyla taşlarının üstünde muntazaman uzanıyordu ve orada gezinen her ne ise, tek başınaydı.