jonathan safran foer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jonathan safran foer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2020 Çarşamba

Kolay

"Farklı şeyler insanları farklı biçimlerde etkiler, bazı insanların belli meseleleri düşünmeleri için bir kitap okumaları ya da film izlemeleri gerekir, bazı insanlar bir arkadaşlarıyla ya da aile fertlerinden biriyle konuşmak isteyebilir. Benim için bunların hiçbiri geçerli değildi; ben sadece bu konuda hiçbir şey yapmamaya dayanamaz hale geldim. Greta Thunberg'i izlemek çok üzdü beni. Bu dayanamama halinden büyük ölçüde o sorumlu, belki benim de çocuklarım olduğundan ve kendi çocuklarım beni yetiştiriyormuş gibi hissetmiş olduğumdan. (...) Gezegeni kurtarmak isteyecek kadar duygulanmak çok kolay ama. Bu duygu durumunu muhafaza etmek zor. Uzun zamandır alışageldiğimiz yaşamlarımızı değiştirmek zor." 

(Jonathan Safran Foer, Eater söyleşisinde küresel iklim krizinden ve bizim bu konuda neler yapabileceğimizden bahsediyor.)

31 Mayıs 2019 Cuma

Dinlemeni isterim



(...)

“Bir podcast yayını açsam rahatsız olur musun?” diye sordu Jacob. Hem başka şeylerle ilgilenmek istediği hem de Julia’dan izin alması gerektiği için utanmıştı. 
“İyi fikir,” dedi, nedenini bilmese de Jacob’ın utandığını hisseden Julia. 
Yayın başladıktan birkaç saniye sonra Jacob, “Bunu daha önce dinlemiştim,” dedi. 
“Başka bir tane aç o zaman.”
“Yo, gerçekten çok iyi. Dinlemeni isterim.”

(Buradayım, Jonathan Safran Foer. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Buradayım, Foer'in en muazzam yapıtı olabilir, bu roman, aynı zamanda podcast dinlemeden uyuyamayan bir kahramanı, Jacob'ı karşımıza çıkarıyor... Podcast demişken, blogla kan bağı olan Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler'in bağlantısını -bir kez daha- şuraya bırakıyorum; programın bu ilk sezonunda çevirmenler ve editörler kendi hikayelerini, kendileri için önemli olan kitapları anlatıyor, kitap odaklı profesyonel ortamdan hayli kişisel ve hayli samimi ayrıntılarla bir bakıma zamanın manzarasını çiziyorlar. Görsel: Moonrise Kingdom.)

15 Kasım 2018 Perşembe

Nasıl?


(...) 

SEVGİ NASIL CANLANDIRILIR

Sevgi olumlu bir duygu değildir. Tanrı’nın lütfu da değildir, lanet de. Lanet sayılabilecek bir lütuftur sevgi ve aynı zamanda değildir. İNSANIN ÇOCUKLARINA DUYDUĞU SEVGİ, ÇOCUK SEVGİSİ, EŞ SEVGİSİ, EBEVEYN SEVGİSİ, AKRABA SEVGİSİ, AİLE FİKRİ SEVGİSİ değildir. MUSEVİLİK SEVGİSİ, YAHUDİLİK SEVGİSİ değildir, İSRAİL SEVGİSİ değildir, TANRI SEVGİSİ değildir. MESLEK SEVGİSİ, ÖZSEVGİ değildir. KENDİNİ SEVMEK bile ÖZSEVGİ değildir. ULUS SEVGİSİ, VATAN SEVGİSİ, YUVA SEVGİSİNİN kesiştiği bir nokta bulunmaz. KÖPEK SEVMEK ile KİŞİNİN KENDİ ÇOCUĞUNUN UYUYAN BEDENİNİ SEVMESİ’nin arasındaki ilişki, KÖPEK SEVMEK ile KİŞİNİN KENDİ KÖPEĞİNİ SEVMESİ’nin arasındaki ilişkiyle aynıdır. GEÇMİŞİ SEVMEK ile GELECEĞİ SEVMEK arasında pek çok ortak nokta vardır, tıpkı SEVGİYİ SEVMEK ile HÜZNÜ SEVMENİN arasında olduğu gibi. Diğer yandan, HER ŞEYİ SÖYLEME SEVGİSİ kişiyi güvenilmez kılar.

Sevgisiz ölürsünüz. Sevgiyle de ölürsünüz. Bütün ölümler eşit değildir.


(Buradayım; Jonathan Safran Foer. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Foer, kitap içinde kitaba düşkün bir yazar; Buradayım'ın da böyle bir bölümü var; anlatıya paralel olarak metinde yer alan ve kahramanlardan Jacob'ın üzerinde çalıştığı senaryo için hazırladığı bir Kutsal Kitap... Her Şey Aydınlandı'da da benzer bir teknikle metne dahil olmuş bir Tekrarlayan Rüyalar Kitabı vardı; okuyanlar anımsar.) 

18 Haziran 2018 Pazartesi

Yalan



Aklıma yıllar boyunca çekilen okul portreleri geldi; sevgi dolu bir okşayış kisvesi altında kalkan saçları düzelten, yalanmış avuçlar; şık ve rahatsız giysilerini giydirirken çocukların çizgi film izlemesine izin verme; “doğal” bir gülümsemenin değerini söylemeden ima etmeye çalışma. Fotoğraflar eninde sonunda hep aynı çıkardı; zorla gülümseyen kapalı dudaklar, boşluğa anlamsızca bakan gözler - Diane Arbus’un kullanmayıp attıkları gibi. Ama o fotoğrafları seviyordum. İlan ettikleri gerçeği, çocukların rol kesememesini seviyordum. Henüz samimiyetsizliklerini gizleme becerisine sahip değildiler belki de. Çok güzel gülümser çocuklar, o kesin, ama sahte gülümsemeler konusunda berbattırlar. 

Yalandan gülümsemeyi becerememekti çocukluk.

(Jonathan Safran Foer, Buradayım. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Görselde nedense çok sevdiğim bir fotoğraf, Jim Henson ve ekibi, karakterleri Edi ve Büdü'ye can veriyor.)

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Perde


Jonathan Safran Foer'in Hayvan Yemek adlı kitabı, nihayet, yapımcılığını da üstlenen Natalie Portman'ın anlatımıyla beyazperdede... Foer, bu kitapta tabaklarımızda yatanların gerçek öyküsünü anlatıyor ve sinai hayvancılık çağında et yemenin perde arkasını bizlere aktarıyor. Yazar, insanları vejetaryenliğe davet etmektense bilgilendirmeyi önemsediğini belirtmiş ve bugün, bu devirde, yediklerimize ve yaşamlarımıza dair seçimlerimizi yaparken karanlıkta kalmanın kabul edilemez olduğunu düşündüğünü eklemiş. Çağdaş edebiyatın en önemli kalemlerinden birinin edebiyatından aşina olduğumuz özgün bakış açısıyla çağın hakikatlerini ele alması hakikaten çarpıcı; Hayvan Yemek çatalımızı sapladığımız şeyin ne olduğunu, bize neler olduğunu görmekten çekinmeyenlere açık bir davet.

8 Aralık 2017 Cuma

Yaz!


Neden yazıyorsunuz?

Jonathan Safran Foer: Bilmiyorum. Siz de muhakkak okumuşsunuzdur söyleşilerden birinde, en sevdiğim sözlerden biri şu: Bir kuş, kuşbilimci olamaz. Olduğunuzu neden olduğunuzu, yaptığınızı neden yaptığınızı bilmeniz gerekmez. Yazıyorum çünkü yazı pek çok şeye olanak tanıyor benim için; kendime ait belli bir cepheyle, düşüncelerimin belli bir cephesiyle  temasa geçmemi sağlıyor.

Gelgelelim terapi niyetiye yazmıyorum ve dünyaya bir şeyler kanıtlamak üzere yazmadığım da kesin.

(Görseldeki kuş, Joseph Cornell'in; söyleşi The White Review'den. İyi tatiller!)

5 Haziran 2017 Pazartesi

Şimdi ve burada



Soru: Buradayım (Hineni/Here I Am) - Bu beyan sizin için ne anlama geliyor? Kitapta farklı bağlamlarda kullanıyorsunuz.

Foer: Biliyor musunuz, kitaba dair ciddileşmeye başladığım zaman sizin Maurice Sendak ile yaptığınız bir söyleşiye denk geldim, sanıyorum onun son söyleşisiydi bu. Son söyleşi olmalıydı, ikinizin sohbeti. Dokundu bana, ama iyi anlamda söylüyorum bunu, sanırım o da bunu amaçlamıştı. Aldığı dersi dinleyenlerle paylaşmak ister gibiydi, bu amaçla çıkmıştı programa ve kapanışta 'kendi hayatınızı yaşayın' dedi. Belki doğrudan size diyordu bunu, belki de dinleyicilerine, ama bana sanki benimle konuşuyormuş gibi geldi. Beni bunca etkileyen 'Günü yaşa' değil, 'Kendi hayatınızı yaşayın,' demesiydi. Buradayım'ın gerisinde yatan, işte tam da bu; Jacob'ın, Julia'nın, Sam'in ve diğerlerinin boğuştuğu mesele işte bu; günden güne değil de, günler geçerken kendin olarak, bir bütün halinde yaşamak.

(Jonathan Safran Foer, NPR söyleşisinde Buradayım'dan bahsediyor. Olmak ve aynı zamanda olmamak, işte, bütün mesele bu... Buradayım'ın bağlantısı için sizi buraya, çalma listesi için buraya alalım.)

4 Nisan 2017 Salı

Ev

Size göre herkes kendine bir yuva, evinde hissedeceği bir yer mi arar? Olduğu yerde güvende hissedip arayışa koyulmayan insanlar da var mı?

"Bu (arayış) bence düşünen ve hisseden herkesin ortak noktası. Pek çok farklı sorunun altında da yatan budur, mesela: "Nasıl bir işim olmalı?" "Nasıl bir dost olmalıyım?" "Evlenmek istiyor muyum?" "Çocuk sahibi olmak istiyor muyum?" "Amerika'da yaşamalı mıyım?" "Hillary Clinton'a oy versem mi?" gibi soruların. Bu ve benzeri pek çok sorunun temelinde, "Yuva anlayışım nasıl? Nerede ve hangi şartlar altında kendimi evimde gibi hissedeceğim?" sorusu yatar. Herkesin amacı aynıdır aslında. Herkes kendini evinde hissetmek ister, gezginler bile; hatta bilhassa gezginler ister bunu."

(Jonathan Safran Foer, Goodreads'te, insanın evi neresi olmalı temalı birtakım sorulara kafa yoruyor... Ben bu konuda otorite sayılmam zira gezgin değilim ama Almanya'da dere tepe düz gidip Berlin'den Leipzig'e, sonra tekrar Berlin'e uzandığım bir seyahatten yeni geldim ve gezginlerin de işi hiç kolay değil diye düşünüyorum. Neyse, her şey sizin, sizin okuyacağınız kitaplar için. Görselde, Foer'in Buradayım'ının Almanca edisyonu - dikkatle bakarsanız dikine duran kitabın Yavuz Ekinci imzalı olduğunu göreceksiniz. Bu arada ev illa dört duvar mı olmak zorunda, mesela bir kitap rafı olamaz mı?)




22 Mart 2017 Çarşamba

Buradayım



 “Kırık bir kalpten daha bütün bir şey yoktur.”

(Buradayım, Jonathan Safran Foer. Çeviren: Begüm Kovulmaz. Çok yakında... Görsel, Nobuyoshi Araki.)

20 Mart 2017 Pazartesi

Ben


"(...) biz böyleyiz. Paramparça bir dünyada paramparça olacak birlikteliklere kendini adayan paramparça varlıklarız."

(Jonathan Safran Foer'in on bir yıllık bir aradan sonra yazdığı muazzam roman Buradayım, ay sonunda tüm kitapçılarda. Beklediğinize değecek.)

14 Haziran 2016 Salı

Duygu


Hayatımı daha az duygulanmayı öğrenmeye harcadım.

Her gün daha az duygulandım. 

Büyümek midir bu?   Yoksa daha beter bir şey mi?

Kendini mutluluktan korumadan mutsuzluktan koruyamazsın. 

(Jonathan Safran Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın. Çeviri: Algan Sezgintüredi. Görselde Serge ve Jane, yan yana ve uzak.)

5 Kasım 2015 Perşembe

Cepler

"Yatağa yatıp normal bir insanın uykuya daldığı yedi dakikayı sayarken daha büyük cepler lazım bize diye düşündüm. Daha büyük, ailelerimize ve arkadaşlarımıza, hatta listelerimizde bulunmayan,
hiç tanımadığımız ama korumak istediğimiz insanlara bile yetecek cepler lazımdı bize. Bize ilçelerin ve şehirlerin ve evrenin sığacağı cepler lazımdı.
Sekiz dakika, otuz iki saniye…
Ama o ölçüde devasa cepler yapılamayacağını biliyordum. Sonunda herkes herkesi yitirirdi. Bunu atlatacak icat yoktu. 

O gece kendimi evrendeki her şeyin altında duran kaplumbağa gibi hissettim."

(Jonathan Safran Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın. Çeviren: Algan Sezgintüredi.)

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Mücadele

Boş sayfanın karşısında dehşetle titreyen yazarın imgesinden çıktığımız bu tuhaf yolda yine boş sayfanın başındaki manzaraya dönelim... Sendromlara konu olacak, yaratıcı kişinin elini ayağını bağlayacak denli ürkütücü mü boş sayfalar gerçekten? Peki iki boş sayfa, birbiri ile aynı mı? Bir başka düzlemde, yazarların yayınevlerine kontratlarla bağlı olmadığı, yeni kitabın ne zaman çıkacağına yönelik sorularla bombardımana tutulmadıkları, kitlelerin iştahlarına yönelik yeni, yepyeni içerikler icat etmeleri şart koşulmayan farklı bir düzlemde, boş sayfa dehşeti değil, yazının olasılıklarını ve sınırsızlığını da simgelemeli oysa. Romancı Jonathan Safran Foer, zamanında, Playboy’da kaleme aldığı bir yazıda boş sayfa koleksiyonu yaptığından bahsediyor; Isaac Bashevis Singer’a ait boş bir sayfa edinip duvarına asan yazar, yazarlık serüveni içinde kendi önündeki boş sayfalara, tıpkı suyun yüzeyindeki yansımasına dalan Narcissus gibi dalıp gittiğini, boş sayfaların aynasında kendini aradığını anlatıyor. Zaman içinde Susan Sontag’dan David Foster Wallace’a, Don DeLillo’dan Victor Pelevin’e, hatta Sigmund Freud’a varan bir yelpazede yer alan isimlerden topladığı boş sayfalardan ilham aldığını belirten Foer, Çıplak Sayfalar Projesi adlı girişimiyle okurlardan, derginin bu amaçla boş bıraktığı sayfayı yırtıp, üzerlerine kendi hikayelerini yazarak göndermelerini rica etmiş. Çıplak kadınlarla bezeli, bir sayfalık ilan bedeli yüz bin dolar civarında olan, on milyonluk okuruyla Playboy mecrasının seçilmesi, Çıplak Sayfalar Projesi’ni ilgi çekici kılan unsurlardan biri kuşkusuz... Bütün bunlar bir yana, proje vasıtasıyla öne çıkan temel bir gerçek var ki bu altını tekrar tekrar çizmek gerek:

Boş sayfayla mücadelede ilk kural: Yazmak.

(Istanbul Art News Edebiyat, Ocak sayısında yayımlanmış yazıdan bir kesitle haftaya merhaba.)

2 Ekim 2014 Perşembe

Güvende


“Doğan her şey ölmek zorundaydı ki bu da hayatlarımızın gökdelenlere benzediği anlamına geliyordu. Duman farklı hızlarda yayılıyordu ve bizler içlerinde sıkışıp kalmıştık.”*

(...)

Foer, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da temel olarak iletişimsizliği konu ediyor. Ve iletişimsizlikten yola çıkan bu romanda, fotoğraflar, dizgi oyunları, boşluklar ve üst üste geçmiş metinler yardımıyla, alışılmış düzyazı formuna kimi yerlerde aykırı bir sembolizm kurarak, içinde yaşadığımız dünyanın dehşetini ve güzelliğini paylaşmakta ne denli beceriksiz olduğumuz gerçeğini gözler önüne seriyor. Romanı roman formu dışında, Oskar’ın “Başıma Gelen Şeyler” defteri benzeri bir mantıkla neredeyse bir insanlık tecrübesi kaydı olarak tasarlayan yazar, söylenmemiş sözleri, satır aralarını ve anlaşmazlıkları; dizgi oyunları, görseller ve boş sayfalar üzerinden anlatıya ait temel parçalar haline getirmeyi başarmış. Kimi zaman sözün yetersiz kaldığı, yaşamın ağırlığının tüm gücüyle insanı ezdiği ve büyük katliamlar ya da kayıplar atlatanların suçluluklarından asla kurtulamadığı bir dünyada, Foer, bir küçük çocuğun merak ve çaresizlikle dolu yaşam duruşu ve sıradışı anlatım teknikleri yardımıyla ince ince, dantel gibi işlenmiş bir insanlık tecrübesini anlatısını oturttuğu ana zemine dönüştürüyor.
 
İletişimsizlik, olan bitene şahit olmakla yükümlü olduğumuz dünyada belki de insana verilmiş cezaların en büyüğü. Roman, Oskar’ınkiyle paralel olarak anlatılan Dresden Bombardımanı’ndan kurtulmuş yaşlı çiftin öyküsüyle de bu temanın altını şiddetle çiziyor. Bombardımandan kurtulduktan sonra konuşmayı bırakıp sadece yazı yazarak iletişim kuran adam ile ona adeta bir akrabalık bağıyla tutunan kadın, içinde bir türlü var olamadıkları ortak hayatlarında, yaşam alanlarını yavaş yavaş “hiçbir şey” yerlerine dönüştürüyorlar. Eski yaraların yerine yenilerini ekleyerek yaşamla uzlaşmaktansa, hayatta kalmış olmalarını reddedercesine kendi sessizliklerine ve boşluklarına gömülüyorlar. Suskun adam her gece üzerinde uyudukları çarşafları yazılarla doldururken; kadın, aylarca oturup yaşam öyküsünü yazdığı kâğıtları adamın önüne koyuyor: bomboş olarak.

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da ses teması da oldukça önemli. Ses, birebir yaşamın içinden yükseliyor ve söylenmemiş sözler, yaşam akışına zıt çıkmazlara vesile oluyor. Bir yanda konuşmamayı ve çevresiyle iletişimini bir yerlere karaladığı cümlelere ve avuçlarına yaptırdığı “evet” “hayır” dövmelerine indirgemeyi seçen yaşlı adam, diğer yanda Oskar’ın Black soyadlı kişileri tararken tanıştığı ve duyma cihazının düğmelerini yıllar önce kapatarak etrafındaki seslere duyarsız yaşamayı seçen, yüz yaşını devirmiş adam… Bu iki karakter de, yaşama sesle dahil olmayı ya da yaşamın sesini duymayı reddettikleri çözümsüz noktalarda, akıp giden hayata karşı kapattıkları kapıları roman akışı içinde farklı biçimlerde aralamaya teşebbüs ediyorlar. Kimi yerlerinde satırların üst üste bindiği, anlatılan kadar anlatılamayanın da anlatının bir parçası haline geldiği bu romanda, Foer’in duruşu umuttan ve insancıl olandan yana.

Sözün bittiği yerde, üst üste binen satırlar, boş sayfalar ve akıllardan ne yapılırsa yapılsın silinemeyecek resimler öyküyü destekliyor ve söylenebilenlerin yoğunluk derecesini artırıyor. Oskar’ın babası olduğunu hayal ettiği, alevler içindeki İkiz Kuleler’den atlayan, gökten düşen adam resimleri gibi. Durmaksızın icatlar yapan Oskar, kuşyeminden bir gömlek icat ediyor mesela, yanan bir gökdelenin içinde hapis kalarak hayatından kaybolan babasını hayallerinde kurtarabilsin diye. O zaman, işte o zaman, sözün bittiği, tüm çözümlerin tükendiği bir yerlerde, yanan bir binadan atlayıp yere çakılmaktansa göklere yükselmek mümkün olabilirdi... Ya da düşüşü belgeleyen fotoğraf karelerinin sırasını sondan başa doğru dizerek… İşte o zaman, Oskar’ın da dediği gibi, “Güvende olurduk.”

Foer’in becerisi, Hiroshima’dan Dresden’e ve 11 Eylül saldırılarına dek uzanan bu geniş açılımlı romanda insancıllığı ön planda tutarak yaşamın dehşetini ve güzelliğini bir arada ve iç içe geçmiş şekilde yansıtabilmesi. Konu aldığı insanların hayatlarındaki teğetlerin, çıldırtıcı tesadüflerin ve kan bağı ile kurgulanmamış akrabalıkların ötesinde, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın yaşama sevinciyle dolup taşan bir roman. Birdenbire havalanıp, Oskar’ın tabiriyle aşırı gürültülü bir şekilde ve inanılmaz yakından geçerek doludizgin kanat çırpan bir kuş sürüsü misali, yaşamın insanı alıp önüne katan, tüm yaraların ötesinde kendi döngüsü içerisinde kanatlanmaya zorlayan ışığı, formlara meydan okuyan bu anlatıda sayfalardan dışarı taşıyor. Ve aydınlattığı yerde insanlık tarihi boyunca tanık olunmuş büyük kötülükler, derin acılar ve onulmaz yalnızlıklar; masallar, hayaller ve icatlarla buluşarak, hiçbir şeyin siyah ve beyazdan ibaret olmadığını, tüm karanlıklara rağmen yaşamın ise gölge oyunlarında ne denli becerikli olabileceğini gösteriyor.  

(Yazının tamamı, Varlık dergisinin 2008, Aralık sayısında yayımlanmıştır. Bir nevi zaman kapsülü niyetine.) 

30 Haziran 2014 Pazartesi

Sıkıntı



Bir mağazanın önünden geçerken vitrindeki yansımanıza mı, içerde neler olduğuna mı bakarsınız? Yoksa ikisine de bakmaz mısınız?

Jonathan Safran Foer'in editörlüğünde bir 'antoloji'... Katkıda bulunan isimlerden bazılarını sayalım: Malcolm Gladwell, Toni Morrison, George Saunders, Michael Lewis. Kısa öykü, makale veya anlatı fragmanlarından oluşan ve kışkırtıcı bir yanı da bulunması hedeflenen bu 'antoloji'nin sıra dışı tarafı ise, kitap formatında yayımlanmaktansa Chipotle restoran zincirinin kağıt bardak ve poşetlerine basılmış olması. Geçtiğimiz aylarda ABD'de büyük ses getiren ve kimi çevrelerin burun kıvırdığı bu proje, halen tam gaz devam etmekte ve onu kuşatan tartışmalar artık bir nebze dinmişe benziyor.

Marshall McLuhan, "Araç mesajdır," derken bugünleri görmemişti henüz, ama ileriyi görmüş olduğu aşikar... Antoloji diye adlandırdığım projenin hikayesi, yine Jonathan Safran Foer tarafında geliştiriliyor; anlattığına göre günün birinde Chipotle'da siparişini beklerken yazar, yanında kitabı veya cep telefonu olmadığı için sıkıntıdan patlıyor ve keşke etrafta okuyacak bir şeyler olsaydı, diyor kendi kendine. Restoran zinciriyle irtibat kuran Foer, restoranda bir başına sıkıntıya boğulan insanları edebiyatla haşır neşir hale sokacak bu projeyi geliştirip sunuyor ve böylelikle bugün, artık bu restoran zincirine adım attığınızda yemekleriniz yukarıda andığım bu dev yazarlardan minik okuma parçaları eşliğinde sunulur hale geliyor: bardakların ve yiyecek poşetlerinin üzerine basılmış halde. İrkiltici bir yanı olsa da fena fikir değil aslında, üzerinde kendi adınızın yazdığı bir meşrubat kutusuyla bakışmaktansa bir edebiyatçının metniyle baş başa kalmak, bir nebze daha iç açıcı, orası kesin. Foer, pek çok Amerikalının kütüphanelere gitmediğini ve kitap okumadığını belirterek bu projenin kendisi için anlamlı olduğunu belirtmiş; doğaya ve hayvanlara saygılı bir yaklaşım benimsediğini düşündüğü zincire, daha fazla sayıda insanı sıradan hayatlarının akışları içinde edebiyatla kaynaştıracağını savunduğu bu projeyi böylelikle kabul ettirmiş.

Edebiyatın 'yukarıda' konumlanması gerektiğini kim söylemiş? Yemekle birlikte tüketilecek ve nihayetinde çöpe atılacak olan bir bardağa yazılı olan bir metin, bir kitap sayfasının bıraktığı etkiyi bırakır mı insanda, orası tartışılır - yine de, oradan oraya savrulduğumuz hayat gailesine kapılıp gittiğimiz sırada, bir yemek molası esnasında zihni biraz eğip bükmek, telefonlarımıza gömülmektense kitaplarını belki de asla okumayacağımız birilerinin kaleme aldığı satırlarla ufku biraz genişletmek, hiç fena fikir değil.

#şiirsokakta'yı tercih ederim şahsen, o ayrı. 

(Alıntı, Foer'in adeta bir Miranda July ya da Padgett Powell edasıyla kaleme aldığı Chipotle metninden. Dave Eggers'ın benzer nitelikteki çalışması için bkz. Koltukname.)



3 Eylül 2013 Salı

Yabancı



Tüm Jonathan Safran Foer'lere aynı muameleyi yapmaya çabalıyorum ben, kendilerine has yeteneklerini övmeye, kusurlarını elimden geldiğince görmezden gelmeye, aklıma estiğince başlarını okşamaya ve gereğince "Çok zekisin," ya da "Çok şirinsin" demeye özen gösteriyorum.
Kitabı yazan Jonathan Safran Foer ile kitapta yer alan Jonathan Safran Foer'e gelecek olursak; bu ikisi epey ortak yanı olan ancak oldukça farklı kişiler. Nerelerde kesişip nerelerde ayrıştıklarını bulmaya çalışmak, hangisinin diğerinden daha üstün olduğuna karar vermeye çalışmak kadar faydasız, çünkü hem yazar hem de karakter sürekli değişim içinde - ve bu benim kontrolümde değil. Ve bu değişim olasılığı, değişim ısrarı, bu tür yazını benim için böylesine heyecan verici ve dehşetli kılıyor. Kitaptaki Jonathan Safran Foer'den zamanla uzaklaşacak mıyım yoksa zamanla yakınlaşacak mıyız? Yirmi yıl sonra -Tanrı o kadar yaşamamıza izin verirse- birer yabancı gibi mi olacağız? 

Yoksa birbirimizi daha yakından tanır hale mi geleceğiz?

(Jonathan Safran Foer, Her Şey Aydınlandı'da yarattığı kahraman Jonathan Safran Foer'den bahsediyor. Görsel, ikiz fotoğraflarıyla öne çıkan Janieta Eyre'e ait.)

29 Ağustos 2013 Perşembe

Roman


"Roman en kolay yakılan sanat biçimidir. On dokuzuncu yüzyılın ortasında, kasabamızın tüm sakinleri -tüm erkek, kadın ve çocuklar- en az bir roman yazabilecekleri kanısına vardılar. Bu döneme muhtemelen, her ayın üçüncü pazar gününde kasaba meydanına bir araba dolusu kitap getirip işbu kitapları Sözcüklerin değerli sözde âlemleri, mucizeler yaratan sarmallar çığırtkanlığı eşliğinde satan gezgin Çingene satıcı yol açmıştı. Seçilmiş Halk’ın dudaklarına Ben de yapabilirim’den öte başka ne yakışırdı ki?
1850-1853 arasında yedi yüzü aşkın roman yazıldı. Biri şöyle başlıyordu: Ne zamandır düşünmemiştim bu rüzgârlı sabahları. Bir diğeri: Herkesin ilk seferini hatırladığı söylenir; ben hatırlamıyorum. Bir başkası: Cinayet pis bir iştir, ona kuşku yok ama insanın kardeşini öldürmesi, bilinen suçların en beteridir.
272 anı kitabı, 66 suç romanı, 97 savaş öyküsü yazıldı. Romanların 107’sinde erkek kardeşini öldüren bir adam vardı. Geleceği merak eden çiftler 29’unda yer alıyorlardı; 68 tanesi öpücükle son buluyordu ve 35’i hariç hepsinde “utanç” kelimesi yer almıştı. Okuma-yazma bilmeyenler görsel romanlar yarattılar: kes-yapıştır çalışmaları, oymabaskılar, karakalem çizimler, suluboyalar… Yankel ve Brod Kütüphanesi’ne Trahimbrod romanları adında yeni bir bölüm kuruldu. Ancak yazılmalarından beş yıl sonra sadece birkaçı okunmuştu.
Bir keresinde, yaklaşık yüz yıl sonra bir oğlan bu bölüme girdi.
Küçük kızlığından beri Trahimbrod romanlarına bakan ve hepsini okuyan tek kişi olan Kütüphaneciye, Bir kitap arıyordum, dedi. Büyük-dedem yazmış.
Kütüphaneci, Neydi adı? diye sordu.
Safranbrod ama galiba takma adla yazmış.
Kitabının adı neymiş?
Hatırlamıyorum. Sürekli bahsederdi. Yatmadan önce bana o kitaptan öyküler anlatırdı.
Konusu neymiş kitabın?

Aşk.
Kütüphaneci güldü. Trahimbrod romanlarının hepsinin konusu aşk."

(Her Şey Aydınlandı, Jonathan Safran Foer. Çeviren: Algan Sezgintüredi.)