kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Yak!


Kafka kime, nereye ait? Bu çetrefilli meseleyi burada defalarca yazdım daha evvel, fakat yeni gelişmeler mevcut: 30 Haziran tarihli gazete haberlerine göre, Eva Hoffe'nin talepleri yine reddedildi ve Kafka'nın elyazmaları İsrail Ulusal Kütüphanesi'ne gönderildi. Belgeler, Kafka'nın yakılmaları hususundaki talimatını dikkate almayan dostu Max Brod'un eliyle İsrail'e gelmiş, ölümünden sonra sekreteri Esther Hoffe'ye ve Esther Hoffe'den sonra da kızlarının eline geçmişti.

Bu hazin ve dehşetli hikayeyi hatırlamak için önce buraya, sonra buraya, sonra buraya, en son da buraya buyrun.

İşin tuhafı, el yazmalarının İsrail'e mi, Çek Cumhuriyeti'ne mi, yoksa Almanya Kültür Arşivi'ne mi ait olduğu tartışılıp duruyor ama kimse, Kafka'nın vasiyetinden bahsetmiyor, sanki yazar, arkadaşından yazdığı şeyleri yok etmesini rica ederken aslında bu isteğin yerine getirilmeyeceğini biliyormuş gibi bir kanı hüküm sürüyor. Söz konusu el yazmalarının yok edilmesini savunduğumdan değil, bir yazarın mirasının bunca kişi, kurum ve devlet tarafından paylaşılamaz hale gelmesini dokunaklı bulduğumdan altını bir daha çizmek isterim: Kafka'nın talimatının, bu istekten bihaber Gestapo tarafından yerine getirilmesi ve sevgilisi Dora Diamant'a bıraktığı defterlerin Nazilerin eliyle yakılmış olması, insana dokunmuyor mu?

Hayat...

(Görsel Londra'dan, sokak, inşaat ve bir kuş hayali...)

16 Aralık 2014 Salı

Tutunmak




"Gizlemene gerek yok," dedim. "Bunlar zararsız çizimler."

Kafka yavaşça başını salladı - "Ah, hayır! Göründükleri kadar zararsız değiller. Bu çizimler eskilere dayanan, derin bir ihtirasın kalıntıları. O yüzden senden saklamak istedim... Kağıt üzerinde göremezsin. İhtiras içimde. Evvelden beri hep resim çizebileyim istedim. Görmek ve gördüğüme sımsıkı tutunmak, bunu istedim. Tutkumdu benim."

(Alıntı Gustav Janouch, Kafka ile Sohbetler. Görselde, Kafka Müzesi'nde dosya dolaplarında sergilenen çizimler, Prag.)









4 Temmuz 2013 Perşembe

Olanak


(...)
Kafka, boynu bükük gülümsedi.
"Güç gelen ve insanı yıpratan bu zaten! Yaşamda bir sürü olanak var, ama hepsinde  de insanın kendi varlığının o kaçınılmaz olanaksızlığı yansıyor."
Derken konuşması kramp tarzında kuru bir öksürükle kesildi, ama çarçabuk öksürüğün üstesinden geldi Kafka. 
Gülümseyerek birbirimize baktık.
"Gördünüz mü," dedim ben, "her şey düzelecek yine."
"Düzeldi bile," diye karşılık verdi Kafka, hafif bir sesle. "Her şeye evet demiş bulunuyorum. Böylece acı büyüye dönüşüyor; ölüm ise - ölüm tatlı yaşamın yalnızca bir parçasıdır, o kadar."

(Gustav Janouch, Kafka ile Söyleşiler. Çeviri: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi. Görsel, Upper Playground'dan. )


12 Aralık 2012 Çarşamba

Küçük!



Kafka'nın edebi mirası konusunu epey irdeledim geçmiş yıllarda, düzenli takipçilerimiz anımsayacaktır; ölüm döşeğindeki yazarın arkadaşı Max Brod'a yok etmesi için teslim ettiği el yazmalarının Almanya'dan İsrail'e uzanan tuhaf öyküsünü perde perde aktardım, yinelemeye lüzum yok. Geçen hafta Almanya'da bir müzayede evi -Knaupp- Kafka'nın Brod'a yazdığı bir mektubu 42.000 Euro'dan satışa çıkardı ve mektup 96.000 Euro'ya alıcı buldu. Kafka, mektubunda farelerden delicesine korktuğundan bahsediyor; metin, farklı Dönüşüm okumaları için çığır açacak nitelikte olduğu gibi Şarkıcı Josephine ya da Fare Ulusu'nu yeniden değerlendirmek adına da önem taşıyor.

Fareler karşısında duyduğum şey, düpedüz korku. Nereden kaynaklandığını araştırmak psikanalistlere kalmış, bana değil. Böcek korkusu gibi bu da bu hayvanların beklenmedik, istenmeyen, kaçınılmaz, bir nebze sessiz, karanlık, gizli kapaklı ama kasıtlı varlıklarından kaynaklanıyor ve duvarların arkasında yüzlerce kere dolaştıkları ve oralarda pusu kurdukları, hem onlara ait olan gece vakti hem de ufacık tefecik olmaları sayesinde uzak, dolayısıyla daha da erişilmez hale geldikleri duygusuyla perçinleniyor. Korkunun büyük kısmı küçüklüklerinden kaynaklanıyor, örneğin aynı domuza benzeyen bir hayvan olsa, domuz kadar da sevimli görünse ama tıpkı bir fare gibi küçücük ebatıyla yerdeki bir delikten çıkıverseydi bunun hayali bile korkunç olurdu.

Fareler aşkına!

(Görsel: Banksy.)






11 Haziran 2012 Pazartesi

Ben de sizin gibi, başkaları gibi...


"Bak sen! Peki neden aç kalmak zorundasın?"

Açlık şampiyonu, ufacık başını biraz kaldırıp yakın bir öpücüğe hazırlanır gibi dudaklarını sivriltti. Söyleyeceği bütün sözlerin duyulmasını ister gibi, yetkilinin dosdoğru kulağına:

"Çünkü," dedi, "çünkü hoşuma giden yemek bulamıyorum. Bulsam inanın ki böyle bir ün ardında koşmaz, ben de sizin gibi, başkaları gibi karnımı tıka basa doyururdum."

Burada ilk defa yazdığımızdan bu yana iki yıl olmuş, biliyorsunuz Kafka'nın kurmacasını aratmayacak cinsten bir hukuk mücadelesidir gidiyor, kaynaklara bakılırsa mahkemeden ay sonunda karar çıkacakmış. Eh, sonrasındaki gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz... Dava adlı yazıda uzunca bir özet geçmişim - uzun lafın kısası derseniz şöyle: Kafka, ölüm döşeğindeyken yaşamı boyunca yazdığı her şeyi (edebiyat tarihinin belki de en meşhur yancılarından olan) arkadaşı Max Brod'a teslim edip yakmasını söyler, Brod bu ricayı yerine getirmez. Brod, bavullar dolusu (Kafka'ya ait) defterle yeni kurulmakta olan İsrail'e yerleşir (Kafka hayattayken İsrail diye bir yer yoktur, Brod İsrail'e gittiğinde Kafka'nın ölümü ardından 15 yıl geçmiştir) ve defterleri sekreterliğini de yapan (evli) sevgilisine bırakır. Kadın ölünce defterler, bugün seksen yaşlarında olan ve onlarca kediyle Tel Aviv'in Spinoza Sokağı'nda yarı deli yarı sefil bir yaşam sürmekte olan "kızlara" kalır. Kızlar, defterlerin bir kısmını Almanya Edebiyat Arşivi'ne satar, İsrail kültürel miras olarak nitelediği el yazmalarını "kızlardan" almak için bir hukuk mücadelesi başlatır. Bu esnada kızlardan biri ölünce, İsrail karşısına Eva Hoffe'yi alarak mücadeleyi sürdürür. Eva Hoffe, hayattaki tek varlığının bu defterler olduğunu belirtmiş; İsrail, haliyle kültürel miras olarak nitelenen eserleri bu yaşlı kadının ve kedilerinin pençelerinden alma peşinde. Ay sonunda karara bağlanacak diyorlar ya, bu en tuhaf Kafka hikayelerinden bile tuhaf öykünün öyle kolay kolay sonlanacağı fikrinde değilim. Olur da sonlanırsa, yeni (eski) Kafka metinleri okuma gibi bir şansımız olabilir ya da Brod'un süzgecinden geçmemiş birtakım Kafka satırlarıyla karşılaşabiliriz sanıyorum - Jonathan Safran Foer; Hayvan Yemek'te Brod'un aktardığı ve Walter Benjamin'in atıfta bulunduğu bir Kafka anektodundan bahsediyor. Kafka vejetaryen olduktan sonra akvaryumda yüzen balıkların önünde durur ve "Artık size utanç duymadan bakabilirim, sizi yemiyorum," der... Kafka ve utanç kavramından girersek blog yazımız akademik bir makaleye dönebilir, ancak bu hukuk mücadelesini merakla takip ederken tuhaf hislere boğulduğumu, konuyla ilgili okuduğum haberler karşısında neredeyse yüzümün kızardığını belirtmeliyim - utanç, tıpkı korku gibi, bulaşıcıdır, o ayrı. Kafka'nın yok etmek istediği (yok edemediği) el yazmalarının, Kafka'nın sağlığında henüz kurulmamış olan (var olmayan) İsrail'deki akıbetini takibe yine de devam edeceğiz. İsrail'den söz açılmışken atlamayalım; İsrail'li yazarımız Etgar Keret, Frank O'Connor kısa öykü ödülü adayları arasında - yazarın ödüle aday gösterilen kitabı Kapı Aniden Vuruldu'yu bu yılın sonunda, bir diğer şahanesi Nimrod Çıldırışları'nı ise önümüzdeki yaz günlerinde raflarda bulacaksınız. Kısa öykü meraklılarına ayrıca yerli yazarlardan Sine Ergün'ün kitaplarına bir göz atmalarını da öneririz bu arada; gözden kaçmasın. (Malum; yeni çıkanlar ve çok satanlar dışındaki kitapların gözden kaçması, halihazırdaki sergileme anlayışı uyarınca epey olası.)

Yukarıdaki görsele, interneti tararken San Francisco Hayvanat Bahçesi'nden kaçan ve bir kişinin ölümüne neden olan kaplanla ilgili 2007 tarihli bir NY Times haberinde rastladım. Kaplanın başına ne mi gelmiş dediniz? Vurularak "etkisiz" hale getirilmiş elbette...

Haftanız şen, algınız açık olsun.

(Alıntı: Açlık Şampiyonu - Hikayeler, Franz Kafka. Çeviren: Kâmuran Şipal. Cem Yayınevi.)

22 Eylül 2011 Perşembe

Kumsal taşın altında

Geçtiğimiz hafta sonu Milliyet gazetesi Filiz Aygündüz'ün Murathan Mungan ile söyleşisine yer verdi; söyleşinin ekseninde Mungan'ın yeni evi, tüm detaylarıyla anlatılmaktaydı. Evmiş, dekormuş, tadilatmış; bunlardan fazla anlamam sevgili okuyucu, dolayısıyla mevzu bahis olduklarında çok da ilgimi çektiğini söyleyemem. Ancak yazarların evleri, yazara atfedilen gizem arttıkça giderek daha çok ilgi çekiyor gibi. Yanılmıyorsam Guardian'da, Roald Dahl'ın öykü ve romanlarını yazdığı kulübenin satılacak olduğu ve ailesinin yazarın sevenlerinden destek istediğini okudum - kulübeyi içindekilerle birlikte Roald Dahl Müzesi'ne taşımak için 800,000 $ gibi bir meblağ gerekiyormuş. Yazı, halihazırda Dahl'ın telifleriyle geçinen ailenin taşıma masraflarını üstlenmiyor olmasını eleştiriyor ve yazar evlerine yönelik turistik turlardan bahsediyordu. Bugünlerde incelediğim bir başka kitap, A Skeptic's Guide To Writers' Houses (Şüphecinin Yazar Evleri Rehberi diye aktaralım, biraz tuhaf gelse de kulağa) benzer bir damardan yola çıkıyor ve hacca gidercesine sevdikleri yazarların yaşadıkları yerleri dolaşan insan güruhları peşinde bir seyahate koyuluyor. Böyle bir fenomen mevcut gerçekten; yazarı, içinde yaşamış olduğu yerin somut gerçekliğini tanıyarak anlamaya çalışmak adına insanlar seyahatlere çıkıyorlar; bir de şehirlerle özdeşleşen yazarlar var elbette, yolu Prag'a düşen biri için Kafka'nın evine uğramak, Çek birasının tadına bakmak kadar gerekli bir turistik aktivite sayılıyor. Yazar evi ziyaretlerinin animizme dokunan bir yanı da var gibi; o evi, o masayı, o iskemleyi gördüğünüzde yazardan bir parçayı da görmüş kadar olduğunuz yanılsaması, bu tarz turlara yönelik ilgiyi canlı tutuyor. Geçen hafta Orhan Pamuk'un Saf ve Düşünceli Romancı'sından bahsetmiştik; kitabı yeniden anımsatalım ve ekleyelim - manzara kitabın içinde sevgili okur, yazarın eşyaları arasında ya da yaşadığı yerlerde değil; yazarın izini sürmek için yollara koyulup yaşadığı yerleri gözden geçirmek elbette mümkün, ama bunu yapmadan, salt yazdıklarına bakarak da yazarın manzarasından bir kesit, hem de daha zengin bir kesit elde edilebilir. Mühim olan, nihayetinde yazarın evi mi yoksa metnin kendisi mi? Oyum evden yana değil. Bilakis, davet edilmediğim bir evin içinde dolaşmanın röntgenci bir yanı olduğunu düşünüyorum... "Kafka'yı hep bir pencerenin gerisinde, ellerini cama dayamış, hayatın içine bakarken düşünüyorum. Yaşadığı sırada bile, ölüm tarafından buraya bakıyormuş gibi."*

(*Alıntı David Grossman'dan, Paris Review söyleşilerinden biri. Grossman'ın yeni romanını önümüzdeki sene, Dilek Şendil çevirisiyle okuyacaksınız. Aşağıda, Kafka'nın yazı masası.)

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Zararlı!

Fare, "Ah, dünya hergün daha da daralıyor" dedi. "Önce çok genişti, beni korkutuyordu, koşup durdum ve uzakta, sağda ve solda duvarlar olduğu için mutlu oldum. Duvarlar giderek birbirine yanaştı ve birden son odaya geldim; şimdi orada, köşede, içine düşeceğim fare kapanı duruyor."

"Koştuğun istikameti değiştir, yeter," dedi kedi ve fareyi yedi.


Geçen hafta Sabah'ın Kültür Sanat sayfalarında, ilaçlama hizmeti alan müşterilerine Dönüşüm'ün özel bir baskısını hediye eden haşere ilaçlama şirketi hakkında bir haber okudum ve gülümsedim. Böcek Avcısı adlı bu kitap dostu ilaçlama şirketinden hizmet almış olduğumu bu vesileyle açıklıyorum sevgili okur ve elbette ki kitap hediye etme jestlerini de takdir ediyorum; kitap dostu bizim de dostumuzdur, kafadan. Haberin güzelliği, şirket yetkilisinin "Edebiyat tarihinde Gregor Samsa'dan daha ünlü bir böcek yok," beyanatında yatıyor; haberi okuduktan sonra bunu, sanki bir Zen koan'ıymış gibi, uzun uzun düşündüm. (Şimdi burada farklı bir tartışma da söz konusu; çünkü Kafka Gregor'u dönüştükten sonra bir böcek olarak betimlese de, ondan bahsederken "Ungeziefer" terimini kullanır, terim haşere/zararlı olarak tercüme edildiğinden anlatıda aslında hafif bir muğlaklık ortaya çıkar, ancak buna takılmadım.) Bugünlerde Keret'in yeni öykü kitabı Buzdolabının Üstündeki Kız'ı yayına hazırlıyoruz; orada da hamamböcekleriyle ve talihsiz denebilecek bir ilaçlama deneyimiyle ilgili sürreal bir öykü mevcut - ama sanıyorum böcekleri, haklarında metinler okurken dahi, nesnel ve sade bir perspektifte değerlendirememişim, onu anladım.

Yukarıdaki öykü, bir başka Kafka güzelliği, Küçük Bir Fabl; Wallace'ın Consider The Lobster adlı kitabında yer alan Kafka konulu makalede de geçiyor. Wallace, Kafka'nın mizah yönünün Amerikalı öğrenciler tarafından kolaylıkla anlaşılmadığından dem vuruyor - daha doğrusu, mizahı mizah, trajediyi ise trajedi olarak kategorize eden bir kültürde yetişmiş olmanın Kafka'da odak noktası olan ve ruhani/varoluşsal bir dehşeti mercek altına yatıran girift mizahı algılama yoksunluğu bahsettiği. İnsana özgü bir benlik ortaya koyabilmek için verilen dehşetli mücadelenin sonucunda ortaya konan benliğin, o mücadeleden ayrı düşünülemez olması bahis konusu Kafka'da Wallace'a göre; söz konusu mücadelenin sonucunda varılan nokta, başlangıç noktasından farksız - ya fare kapanı ya da kedinin midesinde sonlanması kaçınılmaz bir süreç. Gregor Samsa üzerine her bakımdan kafa yorup "böcek" oluşunu salt bir metafor olarak değerlendirmek gibi biraz, ta ki Böcek İlaçlama Şirketi, özünde "insan" olduğu yargısına tutunduğunuz karakterin bir "böcek," hem de meşhur bir böcek olduğunu size anımsatana değin... Zadie Smith'in Changing My Mind'ına bakarsanız eli yükselttiğini ve Kafka'nın kendisini metafiziğe ait olarak düşündüğünü göreceksiniz. Girişteki fareye dönelim tekrar: haşere değil mi o da, eninde sonunda? Tatil günü kafa mı karıştırıyorum dersiniz? Kafam karışık olduğundandır.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Diyalog

Geçen yaz burada Kafka'nın "dava"sından bahsetmiş, Max Brod'a emanet ettiği ve Brod'un sevgilisi Eva Hoffe'nin eline geçen, ondan da bugün 70'li yaşlarda olan kızlarına kalan elyazmalarının hukuksal ve kültürel bir krize yol açtıklarına değinmiştik. Takip ediyorum sevgili okuyucu, ancak bir kısmı kedilerin istila ettiği bir apartman dairesinde, bir kısmı da muhtelif banka kasalarında bulunduğu söylenen Kafka metinlerinin akibetine dair yeni bir şeye rastlamış değilim. Bir adam, kısa ömrü boyunca yazar, yazar, yazar ve sonra ölüm döşeğindeyken arkadaşına yazdığı her şeyi yakmasını söyler (kimi iddiaların aksine samimi olduğunu düşünüyorum, yani yak derken "Yakma sakın, git hemen yayınla," ya da "Sakla seneler sonra ortalık karışsın," demek istendiğini düşünmüyorum.) Arkadaşı vasiyeti yerine getirmez ve olaylar gelişir. Elif Batuman'ın NY Times'a bu hususta yazdığı makale çok ilginç, Batuman'ın sesiyle yükselen detaylar (mahkemeye Iams kedi mamalarının logosunu barındıran bir cantayla gelen "varis" örneğin) tüm bu olan biteni iddia edilenin aksine kafkaesk bir çerçevede değil de, trajikomik bir biçimde ortaya koyuyor. Zaten bu husustaki son yazımızda Bolano'ya uzanıp, "komedi gibi başlayan her şey trajedi olarak son buluyor," demişiz ki olayın komedi gibi başladığını iddia etmek dahi yersiz olabilir (komedi unsurları barındıran ağır bir trajedi?) Öte yandan devir enformasyon devri; Kafka'nın porno arşivinin bile gözler önüne serildiği düşünülürse yayımlanmamış metinlerin bir yerlerde bir kasada ya da bir koli kedi mamasının altında yatıyor olması fikri gerçekten dokunaklı.

Elif Batuman'dan bahsetmişken atlamak olmaz; malum mevsimlerden yaz, resmen toplumsal bir baskı mevcut kişinin üzerinde: "Bir sahile uzanacaksın, kitap okuyacaksın." Bu baskı karşısında takınılacak tavır kişiye özel elbette, ama edebiyata dair eğlenceli bir şeyler okumak ve metinlerden metinlere atlamak isteyen bünyelere önereceğimiz, kaçırılmaması gereken bir kitap var, o da Batuman'ın Ecinniler, Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar'ı. Batuman'ın kitabı ABD'de büyük bir ilgiyle karşılandı, kitabın yayıncısı Doğan, çevireni Sabri Gürses. Nereye dönsem bir jüri kültürüyle kuşatılmış hissediyorum kendimi ey okur; her yerde birtakım insanlar toplanmış, ne yapılması, ne söylenmesi, ne yazılması, ne okunması, ne okunmaması gerektiğini grup halinde konuşuyor olmalarının verdiği kuvvetle dayatmaya çalışıyor diğerlerine... Burada önerilerimiz subjektif ve kişisel, altını çizelim bir kere. Batuman da, tam da bu yüzden, yani kendi yorumlarını genelleme ve dayatma ihtiyacı duymaksızın ortaya koyduğu ve edebiyatı anlamsızca nesnel olma iddiasında bir bakışla değil, subjektif bir biçimde damıttığı için cazip. Bu arada bir not, blog yazarınız etten kemikten bir insandır, kendisine ulaşmak isteyen herkese bir telefon ya da e-posta uzaklığındadır - sarılın telefonlara, arayın yazarınızı demek değil amacım, ama bir yazı yazan kimsenin kimliğini açıkça ortaya koymak istemese de muhatap aldığı kimselerce ulaşılabilir olması önemlidir, lakin diyalog denen şeydir medeniyetin gelişmesini sağlayan - naçizane görüşüm elbette, belirtmek istedim.

Yazıyı edebiyatın en naif karakterlerinden birinin, Holden Caulfield'in ağzından bitirelim:


Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.

Ama öylesi pek bulunmuyor.

(Çavdar Tarlasında Çocuklar, J.D. Salinger. Çeviren: Coşkun Yerli, YKY. Görsel, Kenojuak Ashevak. Evet, kuşlar iyidir.)

15 Kasım 2010 Pazartesi

Dehlizler


Önceki haftalarda Etgar Keret, Hakan Günday ve Georgi Gospodinov'un Karga'da katıldıkları panele uğradıysanız eğer, Günday'ın Keret öyküsü Sürpriz Yumurta'yı okuduğuna, Keret'in ise en çok etkilendiği yazarlar arasında Kafka'yı, Kurt Vonnegut'u ve Isaac Bashevis Singer'i saydığına tanık olmuşsunuzdur. Kitapları başka kitaplara açılan dehlizlere dönüştürmekten hoşlanan blog yazarınız için bulunmaz bir fırsat bu; bir yazardan bir diğerine uzanan bir sıçrama tahtası. Keret'i okurken bu saydığı isimlerle paralel noktalarını düşünmek, okuma tecrübesini değişik kılacak olmakla beraber, bu yazarların her biri kendi başına ilgi görmeyi de fazlasıyla hakkediyor. Uzun bir tatilin kucağında olan herkese güzel tatiller dileyelim ve burada daha önce hiç bahsetmediğimiz Nobel ödüllü yazar Bashevis Singer'ın Meşuga'sından bir pasajla sözü bitirelim.

6 Ağustos 2010 Cuma

Ne Nedir

Woody Allen kitap serisinin son halkasının yayım hazırlıklarını sonbahar için sürdürürken Allen cephesinden yeni haberler gelmeye devam ediyor. Tam son filmi "You Will Meet a Tall Dark Stranger"ın haberini almış, afişlerine göz gezdiriyorduk ki Allen'ın Carla Bruni'nin de dahil olduğu bir kadroyla "Midnight in Paris" adlı bir film çektiği hatta Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin sete eşini ziyarete gittiği açıklandı. Sarkozy, Bruni ve Allen üçlüsünden birkaç filmlik materyel çıkmaya müsait aslında, Woody Allen yaratıcı üretimini sürdürmeye devam ettikçe daha neler olacak göreceğiz.

Sonbaharın kitaplarından biri son hazırlıklarını bugünlerde yaptığımız bir Dave Eggers romanı: Ne Nedir. Bir başka genç yazar, Francine Prose, Ne Nedir'in pikaresk bir ergenlik romanı olduğunu söylemiş ve Huckleberry Finn'e benzediğini eklemiş. İflah olmaz bir Huck Finn hayranı olarak bu benzetmenin pek de yersiz olduğunu söyleyemem ancak Ne Nedir'in bundan daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Okuyun, bakalım sizler ne düşüneceksiniz.

Son olarak geçen hafta Kafka'nın davasındaki gelişmeleri bildirmiş, yazarın kasalarda saklanan elyazmalarını bir bilirkişi heyetinin incelediğini belirtmiştik. Mahkemenin kararı kamu lehine gerçekleşti ve kasaların içeriğinin açıklanacağı bildirildi; önümüzdeki yıllarda daha önce hiç yayımlanmamış Kafka öyküleri okumaya hazırlıklı olalım.

Öyleyse Kafka'dan gelsin, Sirenlerin Susuşu:

Ama sirenlerin şarkıdan çok daha tehlikeli bir silahları vardır ki, o da susuşlarıdır. Hani böyle bir durumla karşılaşılmamıştır şimdiye kadar, ama karşılaşılabilir.

Bir kimse belki sirenlerin şarkısından kurtarabilir kendini, ama susuşlarından asla.

(Taşrada Düğün Hazırlıkları; Franz Kafka. Çeviren: Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, 1994.)

23 Temmuz 2010 Cuma

Dava

Geçtiğimiz hafta sizler blogumuzu takip ederken bizler bir haftalık bir kaçamak yapıp biraz kafa dinledik, dinlendik ve ardından sonbahar kitaplarının hazırlıklarını sonlandırmak üzere şehre geri geldik, yeniden karşınızdayız. Tatil çalışan bünye için elzem ancak sonrasında zorlayıcı bir süreç aslında; bir aranın ardından şehre dönen insan gazete okurken, yolda yürürken, her zaman yaptığı şeyleri yaparken şaşkınlık düzeyi yukarılarda seyrediyor ister istemez, en azından bir süreliğine. Tatil sonrası kafamı en çok kurcalayan ve Türkçe kaynaklarda özet olarak geçilen hadise Kafka’nın mirası kargaşası oldu; bir başka yazı planlamıştım ama ister istemez “canlı” blog yazmaya geri dönünce planları bir kenara bırakıp aklıma takılanlara kayıyorum. The Independent’ın detaylı olarak duyurduğu, akıllara durgunluk veren olaylar zinciri Kafka’nın kimi eserlerinde eşsiz biçimde yansıttığı kafkaesk mizansenlerle aşık atabilecek nitelikte.