30 Nisan 2020 Perşembe

Anlamlı

...

Bahar geldi, kocamla ben vergi beyannamelerimizi doldurduk ve işitsel peyzaj projesi için topladığımız malzemeleri teslim ettik. New York’ta sekiz yüzden fazla lisan konuşuluyordu, dört yıllık çalışmanın ardından hemen hemen hepsini örneklendirmiştik. Nihayet hayatlarımıza devam edebilecektik - artık devamında bizi ne bekliyorduysa. Ve tam da öyle oldu: Hayatlarımıza devam etmeye başladık. İlerliyorduk ama birlikte ilerlediğimiz söylenemezdi.   

Manuela’nın iki kızının aleyhinde açılan davaya iyiden iyiye dahil olmuştum. Kamu yararına çalışan bir avukat nihayet davalarını almayı kabul etmişti, her ne kadar kızlar henüz annelerine kavuşmuş değilse de, en azından Teksas’taki gayriinsani, yarı güvenli gözaltı merkezinden sözüm ona daha insani koşullara sahip başka bir yere -reşit olmayan göçmenler için gözaltı merkezine dönüştürülmüş olan Lordsburg, New Mexico yakınındaki eski bir Walmart mega mağazasına- nakledilmişlerdi. Davayı takip edebilmek için göçmen yasası üzerine biraz daha araştırma yapmış, duruşmalara katılmış, avukatlarla görüşmüştüm. Ülke genelindeki on binlerce benzer davadan biriydi onlarınki. Son altı yedi ay içinde Meksika’dan, bilhassa da Orta Amerika Kuzey Üçgeni’nden gelen seksen binden fazla kayıt dışı çocuk ABD’nin güney sınırında tutuklanmıştı. Bu çocukların hepsi korkunç bir istismar ve sistematik şiddet ortamından, çetelerin tanınmayan devletlere dönüştüğü, iktidarı zapt ettiği ve hukukun üstünlüğünü zorla ele geçirdiği ülkelerden kaçıyorlardı. ABD’ye korunma amacıyla, annelerini, babalarını ya da daha önce göç etmiş olan ve kendilerini yanlarına alabilecek diğer akrabalarını bulma amacıyla gelmişlerdi. Genelde anlatıldığı üzere Amerikan rüyası peşinde değillerdi yani. Sadece her gün yaşadıkları kâbustan bir çıkış yolu arıyorlardı.   

O sıralarda radyoda ve birtakım gazetelerde ülkeye gelen kayıt dışı göçmen çocuk dalgasıyla ilgili haberlere yavaş yavaş yer verilmeye başlanmıştı ama hiçbiri durumu bu çocukların gözünden aktarmıyordu. New York Üniversitesi Kentsel Bilim ve Gelişim Merkezi’nin yöneticisiyle görüşmeye karar verdim. Hikâyenin farklı bir açıdan nasıl anlatılabileceğine dair genel bir fikir sundum. Bir süre didindikten ve verdiğim birtakım tavizlerden sonra sınırdaki göçmen çocuk krizi üzerine kaydedeceğim ses belgeseli için ödenek sağlama konusunda bana yardım etmeye razı oldu. Öyle büyük bir prodüksiyon değildi: yalnızca ben, kayıt cihazlarım ve kısıtlı bir süre.   

Başta fark etmemiştim ama kocam da yeni bir proje üzerinde çalışmaya başlamıştı. İlkin Apaçi tarihiyle ilgili birkaç kitap vardı sadece. Çalışma masasının, komodininin üzerinde yığılıydılar. Bu konuya önceden beri ilgi duyduğunu biliyordum, ayrıca çocuklara sık sık Apaçilerle ilgili hikâyeler anlatırdı, dolayısıyla tüm o kitapları okuyor olmasında şaşılacak bir şey yoktu. Sonra Apaçi topraklarının haritaları, şefleriyle savaşçılarının fotoğrafları çalışma masasının çevresindeki duvarları doldurur oldu. Ömür boyu süren bir merakın resmi bir araştırmaya dönüşmekte olduğunu sezmeye başladım.  
“Ne üzerine çalışıyorsun?” diye sordum bir öğleden sonra.   
“Bazı hikâyeler sadece.” 
“Ne hakkında?”   
“Apaçiler.”  
“Neden Apaçiler? Hangileri?”  
Şef Cochise, Geronimo ve Çirikavalarla ilgilendiğini çünkü onların Amerika kıtasındaki son özgür halkların -ahlaki, politik, askeri açıdan- son Apaçi liderleri olduğunu, en son onların teslim olduğunu söyledi. Elbette herhangi bir araştırmaya girişmek için hayli geçerli bir sebepti ama duymayı beklediğim yanıt tam da bu değildi.   

Sonra bu araştırmadan yeni bir ses projesi olarak bahsetmeye başladı. Karton kutular alıp içlerini birtakım zımbırtılarla doldurdu: kitaplar, notlar, alıntılarla dolu dizin kartları, oradan buradan kesilmiş şeyler, kupürler ve haritalar, halk kütüphanelerinde ve özel arşivlerde bulduğu saha kayıtları ve ses haritaları, bunların yanı sıra her gün, hani neredeyse saplantılı bir şekilde yazdığı bir dizi küçük kahverengi not defteri. Tüm bunların sonunda bir ses parçasına nasıl çevrileceğini merak etmiştim. Ona bu kutuları, içlerindeki zımbırtıları ve planlarını, onun planlarının bizimkilerle ne şekilde örtüştüğünü sorduğumda henüz bilmediğini ama çok geçmeden beni haberdar edeceğini söyledi.   

Ve birkaç hafta sonra beni haberdar ettiğinde bir sonraki adımlarımız üzerine konuştuk. Ona projeme odaklanmak, çocukların hikâyelerini ve New York Göçmen Mahkemesi’ndeki davalarını kaydetmek istediğimi söyledim, ayrıca yerel bir radyo istasyonunda bir işe başvurmayı düşündüğümden söz ettim. O tam da tahmin ettiğim şeyi söyledi. Apaçiler hakkındaki belgesel projesi üzerine çalışmak istiyordu. Başvurduğu bursu almıştı. Ayrıca bu proje için toplaması gereken malzemelerin belirli yerlerle bağlantılı olduğunu ama bu işitsel peyzajın farklı olacağını da söyledi. “Yankı envanteri” olarak tanımladı, Geronimo ile son Apaçilerin hayaletleri hakkında olacağını belirtti.   

Biriyle beraber yaşamakla ilgili mesele şu: Onu her gün görseniz, sohbet esnasındaki tüm jestlerini tahmin edebilseniz, hareketlerinin ardında yatan niyeti okuyabilseniz, neye ne tepki vereceğini oldukça isabetli bir şekilde hesaplayabilseniz de, keşfedilmemiş tek bir kırışıklığı bile kalmadığından emin olsanız da o kişi, gün gelir ansızın bir yabancıya dönüşebilir. Kocamdan duymayı beklemediğim bir şey vardıysa da bu, yeni projesi üzerine çalışabilmek için zamana, tek bir yazdan çok daha uzun bir zamana ihtiyacı olduğuydu. Ayrıca dediğine göre sessizliğe ve yalnız kalmaya da ihtiyacı vardı. Bir de yer değiştirmeye, ülkenin güneybatısına yerleşmeye ihtiyacı vardı.  
“Ne kadar sürecek?” diye sordum.   
“Muhtemelen bir iki yıl, belki biraz daha fazla.”   
“Güneybatıda neresi peki?” 
“Henüz bilmiyorum.”  
“Peki ya benim buradaki projem?” diye sordum.   
“Anlamlı bir proje,” dedi yalnızca. 

Kayıp Çocuk Arşivi, Valeria Luiselli. (Çeviren: Seda Ersavcı)    

28 Nisan 2020 Salı

Kırıntı


“Merak etme, her şey yolunda.”
“Bu kocaman, rutubetli odada oturuyoruz. Geçmişe fırlatılmış gibiyiz.”
“Isınıyoruz, ışığımız var.”
“O dediklerin Taş Devri’nde de vardı. Onlar da ısınıyorlardı, onların da ışığı vardı. Ateşleri vardı. Çakmaktaşlarını birbirine sürtüp kı­vılcım elde ediyorlardı. Sen taşları birbirine sürtebilir misin? Bir çakmaktaşı görsen tanır mısın? Bir Taş Devri insanı sana nükleotitin ne olduğunu sorsa açıklayabilir misin? Karbon kâğıdını nasıl yapıyoruz? Cam nedir? Ya­rın sabah ortaçağda uyanacak olsan ve orada feci bir salgın patlak vermiş olsa, hastalıkların tedavileri konusundaki ilerlemelerden haberdar olduğun halde onu durdurmak için ne yapabilirdin? İşte neredeyse yirmi birinci yüz­yıldayız. Bilim ve tıp hakkında yüzlerce kitap, yüzlerce dergi okumuş, yüzlerce televizyon programı izlemişsindir. Bir buçuk milyon kişinin hayatını kurtarabilecek tek bir kritik bilgi kırıntısı verebilir miydin o insanlara?”

(Don DeLillo, Beyaz Gürültü. Çeviren: Handan Balkara. Görselde Andy Warhol, süpermarkette.)

26 Mart 2020 Perşembe

Yüce

Bir süredir evden çalışıyoruz, Covid19 haberlerini herkes gibi biz de kaygıyla takip ediyoruz, ama arada, kim olduğumuzu, neye neden inandığımızı anımsatan şeyler de oluyor - Valeria Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi ile Rathbones Folio Ödülü'nü aldı birkaç gün önce ve konuşması bizleri mutlu etti; sizinle de paylaşmak isteriz. (Evet, madem olağanüstü bir hal, madem karantina, o zaman gelsin blog da geri, konuşalım.)

Alanımızda hizmet verenler için endişeliyim - bağımsız kitapçılar için, küçük ve o kadar da küçük olmayan yayıncılar için, ajanslar, reklamcılar, tasarımcılar, düzeltmenler, matbaacılar, dağıtımcılar ve depo çalışanları için endişeliyim. Gelgelelim edebiyatın geleceği için hiç endişeli değilim. Bu da nihayetinde düze çıkacağız demek oluyor. Gerçekten de edebiyat için endişelenmiyorum. Tam tersine, edebiyat her zaman olduğu gibi yine bize belirsizlik ve kaygıyla dolu zamanlarda neye sarılmamız gerektiğini gösteriyor, kendi içimizde ve çevremizde günlük halimize dair anlatıyı hep birlikte yeniden tahayyül etmek, kelimelere biçim vermek, onlarla yeni fikirler üretmek ve yeni manalar bulmak üzere çaresizlik ve anlamsızlıkla baş etmek için bir dayanak oluyor. Peki ne için? Bizlerden sonraki kuşaklar, bizden sonraki kuşakların içinde yaşayacağı ve onların eninde sonunda reddedip başkaldıracakları bir anlatıya sahip olmaları için. 

British Library'de düzenlenecek ödül töreni coronavirüs salgını nedeniyle iptal edildi ama jüri başkanı Paul Farley, online olarak düzenlenen törene katılanlardan hayal etmelerini rica ediyordu: "bir podyum, ince uzun kadehlerde prosecco, toplanmış konukların ve yapılan konuşmaların yankıları." Hayal gücü devreye girdikten sonra ödül Twitter üzerinden takdim edildi ve Luiselli, video mesajıyla teşekkürlerini iletti. "İlk başta gülümsedim, sonra, Londra'daki yayıncım, 'Beraber olmamızı, kadeh kaldırmamızı çok isterdim' deyince ağlamaya başladım" diyordu yazar, ertesi gün Guardian'da yayımlanan haberde. "Yazı yalnız bir iştir, beraber çalıştığınız ekiple kutlama yapma fırsatı her zaman geçmez elinize. Üzücü ve sinir bozucuydu benim için ama dünyadaki herkes için geçerli bu, dilediğimiz gibi bir araya gelmediğimiz için sinirlerimiz bozuk. Devam edebildiğimiz için,  'Tamam, bu edebiyat ödülünü veriyoruz yine de,' diyebildiğimiz için müteşekkirim; neden mi? Çünkü kitapların bizden ve içinde olduğumuz bu andan daha yüce bir şeylerin yankısı olduğuna inanıyoruz." 

Tuhaf zamanlar bunlar, kendimize iyi bakmamız gerek, ortalık karışık... Valeria Luiselli'nin Kayıp Çocuk Arşivi'nin Türkçe çevirisi için olağanüstü bir süreç dahilinde emek veren değerli çevirmeni Seda Ersavcı ile sonbaharda kitaba ve bu sürece dair sohbet etmiştik, merak edenler için bağlantı burada. Seda Ersavcı'nın kitap hakkındaki Medyascope söyleşisine buradan erişebilirsiniz. 

Sağlıklı günler dileklerimizle...




2 Temmuz 2019 Salı

Şato!


Günün birinde bütün kitaplar sinemaya uyarlanacak mı bilmiyoruz ama Shirley Jackson romanı Biz Hep Şatoda Yaşadık yeni uyarlamasıyla perdede... Bizim duruşumuz, çok sıra dışı bir olay olmadığı sürece belli: Kitap filmden daha iyi 👊

28 Haziran 2019 Cuma

Kapak


Time dergisinin kapağında, Pulitzer, Arthur C. Clarke ve Amerikan Ulusal Kitap Ödülü gibi pek çok payeye layık görülmüş Yeraltı Demiryolu'nun yazarı Colson Whitehead var - Time, en son on yıl önce, Büyük Amerikan Romanı temalı sayısında Jonathan Franzen'ı kapağa taşıdığından bu yana ilk defa bir edebiyatçıyı kapak yapıyor, yani bu, ender rastlanan ve sevindirici bir olay.

Siren'in sonbahar kitapları arasında yer alan ve yılın en önemli kitaplarından biri olarak anılacak yeni Whitehead romanı The Nickel Boys'a listenizde şimdiden yer açın, bizden söylemesi.

27 Haziran 2019 Perşembe

Daha iyi biri


(...) bütün bunlar bana anlatıldıktan sonra bir karar verdim, artık duygularımı ifade etmeyecek, insani duyguların aracı olmayacaktım. Televizyonda haberleri izledim ve kendimi onlardan ayırmak istedim. Kendi katılımımdan feragat etmiştim. Kendimi insani zaaflardan koparacak, daha iyi biri olacaktım. Sesimi yükseltmeyerek, ağlamayarak, sinirlenmeyerek, üzülmeyerek, içerlemeyerek veya heyecanlanmayarak daha iyi bir insan olacaktım. Geceleri yatmayıp şafağı beklemekten, uyursam ne olacağını, neyin beni öldürmeye geleceğini düşünmekten yorulmuştum.   

(Dave Eggers, Hızımızı Tadacaksınız. Çeviren: Garo Kargıcı. Görsel: Henry Fool 🖤)

25 Haziran 2019 Salı

Günlük!

Önümüzdeki sezonun kitaplarını hazırlayarak geçirdiğimiz şu günlerde bu alana pek uğramıyor gibi görünsem de, buranın da çehresini değiştirecek birtakım yeniliklerle meşgulüm, ilkin onu bildireyim... Son günlerde kendi sessizliğim içinde çok okudum, çok yazdım ve çok çalıştım fakat elime öyle bir kitap geçti ki, burada paylaşmadan duramadım. Bu aralar beni en çok şaşırtan, Ari Folman'ın uyarladığı, David Polonsky'nin resimlediği Anne Frank'in Günlüğü grafik romanı oldu - Folman, bugünlerde, son derece yenilikçi görünen bir Anne Frank'in Günlüğü animasyonunun yapımıyla meşgul; benim elime geçen kitap, gerek çizimleri gerek de adaptasyona dair yaklaşımıyla çığır açan bir yerde duruyor; buradan yola çıkarak Folman'ın animasyonunun, Oscar'a aday olan Beşir'le Vals gibi ses getireceğini varsayıyorum. Grafik romanın güzel yanı, esas metnin uyarlanış biçimindeki incelik; çizimlerin ve içerik düzenlemesinin özgünlüğüne değinmiyorum dahi... Bu bir yaz kitabı tavsiyesi değil fakat bir kitap tavsiyesi, rastlarsanız yaz kış, zaten konusunu biliyorum demeden okuyun ve bir uyarlamanın ne denli yenilikçi, ne denli aslına sadık ve ne kadar derinlikli olabileceğini görün. On beş yaşında, Bergen-Belsen toplama kampında tifodan ölen/öldürülen Anne Frank'in doksanıncı yaş günü 12 Haziran'mış; yetmiş dile çevrilen günlüğü, halen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da yaşama dair en önemli ve en çok okunan belgelerden biri.

Anne Frank ve Adolf Hitler, aynı yılda (1945) öldükleri için Kavgam ve Anne Frank'in Günlüğü'nün teliften muaf kalarak serbest kullanıma açılmaları eşzamanlı olarak tartışıldı; Anne Frank'in Günlüğü, savaştan sağ çıkan Otto Frank tarafından yayına hazırlandığı ve Otto Frank de yazar sayıldığı için bu metin kamusal alanda değil; Kavgam için durum farklı öte yandan... Belki bir teselli, hep on beş yaşında kalacak bu çocuğun metninin Hitler'in yazdığı kitaptan daha fazla okunması olabilir.

David Polonsky'nin bir başka işi içi bkz. Domuzu Kırmak, Etgar Keret. 

Günlük nedir, nasıl yazılmalıdır gibi sorulara kafa yoruyorsanız eğer, buraya da bir bakın: Annem Sen Misin, Alison Bechdel. Bechdel'den bahsetmişken, pek faydalı Bechdel testi için de bir bağlantı bırakalım, erkeklerin çekip erkeklerin oynadığı filmler, diziler, tartışma programları vs'den bıkıp usansalar da esas meseleye hâlâ parmak basamayan birileri kalmışsa diye. 






12 Haziran 2019 Çarşamba

Kurtulmak


"Fakat şu da doğru; hikâyeler bizi kurtarabilir."

(Tim O'Brien, Taşıdıkları Şeyler. Çeviren: Avi Pardo.)