28 Şubat 2013 Perşembe

Tutku




Ancak yazarlık bir inziva halidir. Ben bu acı gerçeği fark ettiğimde yıkılmıştım; havalı barlarda takılıp herkese yazacağım romandan bahsedip duracağımı sanıyordum çünkü. Senelerce de öyle yapmıştım aslında, ama eninde sonunda cesaretimi toplayıp bunun nasıl bir şey olduğunu keşfetmem gerekti. Her şeyin ötesinde, (yazar olmak isteyenlere) yazın derim. 

Ve okuyun. 

Yazar olmak isteyen ama kitap okumaya dair hiçbir tutku sergilemeyen insanlar beni hayrete düşürüyor.  

(Irvine Welsh, Siren söyleşisi... Devamı yakında!)

27 Şubat 2013 Çarşamba

Mutlu



Romanı bitirdiğim Erenköy'deki yüksek apartman dairesinden onbinlerce pencere gözükür, büyük bir zevkle paket paket sigara içerek yazdığım gecelerde, vakit ilerledikçe bu pencerelerde yanan televizyonun mavi ışığı kaybolurdu. O zamanlar, sabahın dördüne kadar İstanbul'un sessizliğine kulak kabartıp (uzakta havlayan köpek çeteleri, hışırdayan ağaçlar, polis arabaları, çöp kamyonları, sarhoşlar) istediğim kadar, istediğim gibi sigara içerek roman yazabildiğim için ne kadar mutlu olduğumu şimdi çok iyi biliyorum.

(Orhan Pamuk, Kara Kitap, İletişim Yayınları 10. Yıl Özel Baskısı, Önsöz'den alıntı. Orhan Pamuk, artık Taraf gazetesinde yazıyor, her pazar kendi çektiği bir fotoğraftan yola çıkıyor...)

26 Şubat 2013 Salı

Barış


Oy kullanmaya sabah gittik. Öğleden sonra gitmeyi planlamıştık, anneanneyi ziyaret ettikten sonra. Fakat yedi yaşındaki oğlumuz Lev o kadar heyecanlı ve sabırsızdı ki karıma sabah erkenden gidip bu işi aradan çıkarmayı önerdim. Sabahın yedisinde, hâlâ soğuk olan sokağa çıktık ve ben anne-babamla oy kullanmaya gittiğim ilk seçimimi hatırladım. Yom Kippur Savaşı’ndan sonraydı. Birlikte gitmiştik, fakat onlar bunu fazla büyütmemişlerdi. Beni götürmelerinin nedeni çocuk bakıcısı bulamamalarıydı, ya da onun gibi bir şey. Birlikte perdenin arkasına geçtiğimizde onlarla gururlandığımı hatırlıyorum. Bu işi hayli ciddiye alıyorlardı; doğru oy pusulasını sabırla aradıktan sonra zarfın içine koymuşlardı. Ülkemiz için en iyisini seçmeye çalışıyorlardı, benim için. Dünyada başka hiç kimsenin annemden ve babamdan daha iyi oy kullanamayacağından emindim. İçim rahattı. O zaman, İsrail’in üç yıl zarfında Dünya Güzellik Yarışması’nı, Avrupa Basketbol Şampiyonası’nı ve Eurovision Şarkı Yarışması’nı kazanacağını bilmiyordum. Cüretkâr bir operasyonla Entebbe’deki rehinleri kurtaracağımızı da bilmiyordum. Henüz bilmiyordum bunları, fakat havada parlak bir geleceğin kokusu vardı. Annem ile babam zarflarını seçim kutusunu attıklarında o geleceğe bir adım daha yaklaştığımızı biliyordum.

2013 seçiminin duygusu ise bütünüyle farklı. İran tehdidi büyük kara bir bulut gibi tepemizde; İsrail’in yerleşimleri genişletmek ya da Türk gemisine saldırmak gibi tahrik edici kararlarıyla kendini mahkûm ettiği uluslararası tecrit koyulaşmakta ve geçenlerde ülkenin bütçe açığının maliye bakanının açıkladığı gibi yirmi milyon şekel değil, kırk milyon şekel olduğu ortaya çıktı. Fakat bütün bu varoluşsal sorunlara rağmen, insanlar bu seçime tamamen ilgisiz görünüyorlar. Komşularımız Şefler Yarışıyor finaline bu durgun seçimden daha çok ilgi duyuyor. Sanki kaderimiz hâlihazırda mühürlenmiş; bugün bir başbakan seçmek, buzdağına çarptıktan sonra Titanik gemisine kaptan seçmeye benziyor... Gemi nasılsa su alıyor, yan yatmaya başlamış, dümende kim olduğunun ne önemi var?

Yol boyunca önünden geçtiğimiz panolara Netanyahu’nun, “Güçlü Bir Başbakan–Güçlü Bir İsrail,” seçim sloganı yapıştırılmış. “Zeki Bir Başbakan” değil, ya da şerefli, ya da iyi. Sadece güçlü. Umut yok, yeni bir şiddet dalgasının yolda olduğu vaadi var sadece.   

Yakınımızdaki ilkokulun derme çatma seçim kulübesinin önünde ceplerimde kimliğimi arıyorum ve Lev hayatında ilk kez bana hangi partiye oy vereceğimi soruyor. Ona kendi fikrini soruyorum, o da bir saniye düşünüp, “En çok barış verene,” diye haykırıyor.

“Bu çok güzel bir yaklaşım,” diyorum, “ancak, maalesef, bu seçimde partilerin hiçbiri barış vermiyor, barış umudu bile vermiyor.” Lev biraz daha düşündükten sonra o zaman en çok para veren partiye oy vermemi söylüyor. Öyle bir parti düşünmeye çalışıyorum. Para veren. Sadece hâlihazırda zengin olanlara, ultra-Ortodoks’lara ve yerleşimcilere değil; herkese. Lev yüzümdeki bıkkınlık ifadesini yakalayıp yeni bir öneri getiriyor. “O zaman en hoş olana ver,” diyor. Fakat hoş adayların sayısı o kadar az ki bu seçimde. Ki tuhaf. Çünkü iki-üç işte birden çalışmak zorunda kalan bir halka umut ya da iyi bir hayat vaat edemeyen seçilmiş temsilcilerin en azından hoş olmalarını bekliyor insan.

“Öyleyse en az kötü olana ver,” diyor Lev, çıtayı alçaltmaya hazır. Başımı sallıyor ve kimliğimi seçmen bilgi sayfasında ne yazdığını izah eden tombul kadına uzatıyorum. Sonra perdenin arkasına geçiyor ve en az kötü olduğunu düşündüğüm partinin oy pusulasını seçiyorum. İyi bir öğüt verdi oğlum bana. Henüz iyi bir parti seçebileceğine, öyle bir partinin var olabileceğine inanmayı unutacak zamanı olmamış yedi yaşında bir çocuktan güzel bir öğüt. Belki yedi yaşında çocuklara oy hakkı verirlerse bir şeyler değişir bu ülkede. Başımızda biraz barış ya da en azından barışın mümkün olduğuna dair umut vaat eden, sadece yakınlarına değil halka da biraz daha fazla para veren insanlar olur. Fakat yedi yaşında çocukların oy hakkı yok henüz ve bu son birkaç yıl onların bildiğini neredeyse hepimize unutturdu. 

Zarfı oy kutusuna atıp Lev’e annemin ve babamın neredeyse kırk yıl önce bana gülümsedikleri gibi gülümsemeye çalışırken sonunda çoğumuzun yine en kötüsünü, bize zerre kadar umut vaat etmeyeni seçeceği korkusunu içimden atamıyorum. 

(Etgar Keret, İlk Seçim. Çeviren: Avi Pardo. 27 Ocak 2013 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanmıştır.)

25 Şubat 2013 Pazartesi

Çilek



Bir adam, tarlanın birinden geçerken bir kaplanla karşılaştı. Adam kaçınca kaplan onu kovaladı. Bir uçuruma varan adam, yabani bir sarmaşığın köküne tutunup kendini kıyıdan aşağı bıraktı. Kaplan yukarıdan eğilmiş, onu koklamaktaydı. Tir tir titreyen adam, aşağıya baktığında onu yemek için hazır bekleyen bir başka kaplan gördü.

Biri siyah, diğeri beyaz renkli iki fare, sarmaşığı kemirmeye koyuldu. Adam bir çilek gördü o sırada, yakınlarda. Bir eliyle sarmaşığa tutunmayı sürdürürken diğeriyle çileğe uzandı. 

Çilek öyle tatlıydı ki! *

Jack Kerouac'ın Big Sur'ünü yayına hazırlıyoruz, daha evvel bahsetmiştim. 'Gözlerimde çapaklar, derin kederler içinde uyandım' diye başlıyor Kerouac Big Sur'de söze - Yolda'nın yayımlanması ile şöhrete kavuşmuş, onla da kalmamış, Amerika'nın bir dönemine damga vuran Beat efsanesinin peygamberi olarak 'müritlerince' kuşatılmış, hareket zemini kalmamış bir yazarın, Kerouac'ın öyküsü bu. Kırklı yaşlarında şimdi, ama Amerikanın bütün liseli ve üniversiteli gençleri, onun hâlâ 24 yaşında olduğunu ve otostop çektiğini sanıyor. 'Bir hızlı hamle daha, yoksa bitiktir işim' diyerek yeniden yola çıkıyor ve San Francisco'ya uzanıyor; istikamet Big Sur'de, ormanın içinde yalnız kalacağı bir kulübe, denizin sesine kulak vereceği, sağalacağı bir sığınak. Kerouac'ın soluğunu yitirircesine anlattığı, bir büyüme öyküsü aslında... Beat Kuşağı düşünden yaşam kabusuna uyanmanın ya da düşlerden düşlere uzanırken çekilen azapların dökümü - siyah ve beyazdan ibaret olmayan bir dünyada, yaşamın tüm cefaları ve coşkuları eşliğinde. Bu ikisi, yani cefalar ve coşkular, birbirinden ayrı değil, hatta birbirinin aynı, öyle de denebilir.

Ve çilekler öyle tatlı ki...

İyi haftalar dileklerimle.
 
(Alıntı Zen Öyküleri'nden (18), Zen Flesh Zen Bones adlı kitapta yer alıyor. Paul Reps ve Nyogen Senzaki'nin derlemesi, Tuttle Publishing, görselde: Big Sur, Kaliforniya... Big Sur, henüz yayına hazırlanmakta, önümüzdeki ay raflarda. )

22 Şubat 2013 Cuma

N-n-n



Notları kısa kısa geçiyorum bu hafta, zira gündem yoğun.

Elif Batuman'dan burada daha evvel bahsetmiştik; birkaç hafta öncesinden bir söyleşisi var burada, oldukça ilginç. Söyleşi demişken, dün gazeteler Orhan Pamuk'un La Repubblica söyleşisini berbat bir çeviri ve akıllara ziyan twitter sloganları ile servis etmeyi ihmal etmedi; finalde söyledikleri hatrına, söyleşinin bağlantısı burada.

Sizleri bilemem ama benim yapılacak iş listelerimin zaman zaman epey sapıttığı, kontrolden çıkıp arşa değecek gibi olduğu günler yok değil. İbretlik bir paylaşım niyetine, Thomas Edison'unkini burada bulabilirsiniz - pamuk toplama makinesi, körler için mürekkep, elektrikli piyano, işitme cihazı gibi icatlar ile dolu mühim bir çalışma.

Alakasız bir geçiş yapalım: Uçak yolculuklarında sıkılanlar genelde kitap, film sudoku vs. ile uğraşır. Sanatçı Nina Katchadourian, uçak tuvaletlerinde şahane hadiseler gerçekleştiriyor. Bir göz atın derim. 

Bizler bugünlerde Jack Kerouac'ın Yolda'nın devamı niteliğindeki romanı Big Sur'ü yayına hazırlıyoruz. Burada bir başka Beat efsanesinin, Allen Ginsberg'ün objektifinden geçenlere bir göz atabilirsiniz.

Woody Allen ve daktilo ya da bir sadakat öyküsü.

Smiths sevenler için gelsin; Johnny Marr, yeni albüm.

Salvador Dali ve Andy Warhol bir araya gelirse ne olur ya da şöyle soralım: Dali burada ne yapmakta? Cevabı sizlere bırakıyorum sevgili okuyucu.

Sıraselviler üzerinde ilerlerken Alman Hastanesi'nin karşısındaki sokaktan sapın, dümdüz ilerleyin... Sağda, köşede bir güzel sahafa rastlayacaksınız: Sahaf Nazım Hikmet. İstanbul'da yaşıyorsanız bir uğrayın derim...

Son olarak acayip bir çalışma: Elektrobiblioteka!

Notları kapatırken ekleyeyim, yeni playlist: Dipnot.

Baharı bekliyorum sevgili okuyucu. Sizlere iyi tatiller dilerim.

(Görselde, Beyoğlu'nda bir hostel (Chill-out) girişi görünmekte olup, Alice sayesinde yazıda yer bulmuştur, zira Alice dendi mi akan sular durur. En azından buralarda. Hoşça kalın.)



21 Şubat 2013 Perşembe

Yavaş




Bunca zaman ne yaptın, diye sordu Stefan, çünkü İrene'nin gelmesini beklemişti.

İrene şöyle dedi:

Acele etmedim.

(Herta Müller, Tek Bacaklı Yolcu. Çeviren: Çağlar Tanyeri. Görselde, ayağımın uzadığı her yerde karşılaştığım bir sokak sanatı hadisesi: Deniz misin, liman mı?)

20 Şubat 2013 Çarşamba

Son



"... Hem son sayfa dediğiniz nedir ki? Var mıdır son sayfa diye bir şey? Her sayfanın ardından pekala bir diğeri gelebilir. Bir kitabın son sayfası zannettiğiniz, ola ki ilk sayfasıdır başka bir kitabın."

(Ali Teoman, Uykuda Çocuk Ölümleri. YKY.)

19 Şubat 2013 Salı

Aykırı




S: ‘Ahlaka aykırı’ ne demek sizce? Nasıl tanımlarsınız?


Irvine Welsh: Bir yazar olarak benim ‘ahlaka aykırılık’ tanımım, siyasetçilerinkinden farklı. Savaşı, yoksulluk içindeki çocukları, çevre kirliliğini, nesli tükenen türleri, aşırı zenginler ile diğer herkes arasındaki eşitsizlikleri ahlaka aykırı olarak tanımlamaya meyilliyim ben.

Ama sanırım siyasetçiler, romanları ahlaka aykırı buluyor.

(Irvine Welsh ile şahane bir söyleşi gerçekleştirdik, ancak tamamını okumak için biraz beklemeniz gerekecek. Welsh, Porno'dan, aldığı tepkilerden, Grinin Elli Tonu'ndan ve bugünlerde neler yapmakta olduğundan bahsediyor... Az sabır!)