10 Şubat 2012 Cuma

Avcı

İnsanın, uyumadan önce, düş ve gerçeklik arasındaki o bulanık durumda, ağırlık duygusuyla ilişkisini dikkatli ve özenli biçimde dengelediğini fark etmişsinizdir hiç kuşkusuz. O zaman düşünceleri yerçekimi yasasından kurtulur, bedeni üzerindeki çekimden kaçar. Bu sırada düşsel olanla gerçek dünya arasındaki sınır geçirgenleşir ve insanın düşüncelerinin, üç katlı bir elekten geçer gibi özgürlüğe kaçmasına izin verir. Soğuğun insan bedenine kolayca girebildiği kısa an içinde, insanın düşünceleri kendisinden taşıverir ve bunları fazla çaba harcamadan okumak mümkün olur. Dikkatlerini uyuyan kişi üzerinde yoğunlaştıran insanlar, hiçbir alıştırma yapmaksızın o insanın o anda ne düşündüğünü ve kiminle ilgilendiğini öğrenmeyi başarabilirler. Ve eğer bu sanatı ciddi bir biçimde uygularsanız; bir insanın ruhunu açıldığı anda incelerken, bu açılma anını gittikçe uzatabilir ve gittikçe derinleştirebilirsiniz, öyle ki onu su içindeymiş gibi, gözleri açık halde yakalayabilirsiniz.

Böyle düşavcısı olunur işte.


(Hazar Sözlüğü, Milorad Paviç. Çeviren: İsmail Yerguz. Hafiyenin El Kitabı, sonunda, tüm kitapçılarda. Düşlerinize, şemsiyenize ve bisikletlere bambaşka gözlerle bakmaya hazır olun!)

9 Şubat 2012 Perşembe

Uyan!

Hatırladığınız bir şeyi kaç kere rüyanızda gördüğünüzü, aslında yaşamadığınızı fark ettiniz?

Rüyanızda gördüğünüz bir şeyin kaç defa gündelik yaşantınızdaki bir gerçekle örtüştüğüne şahit oldunuz?

Kaç kere belki bir gün öncesinde çözülmez görünen bir sorunu böyle çözüverdiniz ya da davranışları kafanızı karıştıran birinin gizli duygularını kavrayıverdiniz?

Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar'da bir dergi editörünün kendisine telefon açtığını ve okurlar için Yerdeniz Üçlemesi'nin geri planı üzerine bir şeyler yazmasını istediğini anlatır. Editör okurların Yerdeniz'i nasıl planladığıyla ilgili bir şeyler bilmek isteyeceklerini söyler; ancak Le Guin'in cevabı nettir:"Ama ben hiç bir şeyi planlamadım ki, buldum." Nerede bulduğunu soran editöre Le Guin, "Bilinçaltımda," diyerek cevap verir ve konuşmayı bitirir.

Jedediah Berry, Hafiyenin El Kitabı'nı yazarken tek bir resimden yola çıktığını söylüyor. Tek bir resimden doğan ve kendi içinde çoğalan, tuhaf bir roman Hafiyenin El Kitabı. Polisiye desek polisiye değil, macera desek macera değil, psikolojik gerilim desek, o değil; hepsi ve hiçbiri. Bir şemsiye, bir bisiklet ve bir el kitabı eşliğinde kendi ve diğerlerinin düşlerine sızarak biteviye bir uyku haliyle savaşan bir adamın, gözbebeklerinin ardında ve önünde gelişenlerin toplamı belki... Hafiyenin El Kitabı, uyanık hayatlarını uykudaymış gibi geçirenlere inat, hafızanın, rüyaların ve algının kapılarını aralamakta ısrarlı. İngiliz edisyonu, arka kapağında 'Nasıl düşündüğünüz hakkında düşündüklerinizi değiştirecek,' demiş. Biz, sadece, uyanın diyoruz.

(Görsel, Rene Magritte, Yanlış Ayna.)

8 Şubat 2012 Çarşamba

Gri

Kağıtlarla kaplı bir masa hayal edin. Düşüncelerinizin toplamı budur. Şimdi masanın altında bir dosya dolabı hayal edin. Bu da bildiklerinizin toplamıdır. Bütün mesele masayla dosya dolaplarını birbirine mümkün mertebe yakın ve kağıtları düzgün tutmaktır.*

Durmak bilmeksizin bir düşe, düşlerden yeni düşlere uyanmak... Profesyonelce yapılanına rüyaya yatmak da derler; insan bazen, kimi soruların cevaplarını uyuyup uyandıktan sonra vermeye hazır bulur kendini, bilirsiniz. Uyku, artık hangi karanlık kapıları aralıyor ise, sonrasında dünyayı daha berrak algılamayı sağlayabilir.

Jedediah Berry'nin Dashiell Hammett ödüllü Hafiyenin El Kitabı, bir başka kitaba açılan bir kitap. Düşten düşe uyanan bir adamın romanı da denebilir aslında, ya da düşlerle gerçeklerin sınırlarını kaldıran, algıyı cilalayan bir roman. Karanlıklara ve yağmura teslim olmuş bir kentte, uyurgezer gibi yaşayan kalabalıkların gizemine uzanan kağıt bir köprü. Ortak ve çarpık bir gerçekçiliğin rüyaydı, algıydı, hafızaydı kişiye özel ne varsa yiyip yutmasının olağan kabul edildiği bir dünyada, düşlerin gerçekliğine ve kudretine, ve gerçek uyanış olasılıklarına bir saygı duruşu...

Bir kent düşünün; gri mi gri. Hiç dinmeyen yağmurun sesini duyun sonra. Her gününüzün hemen hemen aynı geçtiğini düşünün. Bir bisiklete atladığınızı, her sabah istasyonda birini beklediğini gördüğünüz gizemli birine vurulduğunuzu düşünün. Etrafınızda olup biteni, içindeyken dahi, çok da anlamadığınızı düşünün. Bir düş görün sonra, öyle bir düş olsun ki bu, muammaları aydınlatsın, başka düşlere uzansın, filleri yeniden ayağa kaldırsın, kentin üzerindeki kara bulutları dağıtsın... Öyle bir düş olsun ki bu, göreni, 'biz'in hükmettiği bir ortamdan 'ben'e has, aydınlık bir dünyaya taşısın. Berry'nin Kafka, Flann O'Brien, Italo Calvino, Jorge Luis Borges esintileri taşıdığı söylenen bu çarpıcı romanı hakkında tüyo vermeden konuşmak o kadar güç ki... Siz, hayal etmeyi deneyin, ötesini sayfaların arasında bulacaksınız.

(Dünkü yazımıza yorum yapan ve sorumuzu cevaplayan beş okurumuz, Berry'nin Hafiyenin El Kitabı'nı matbaadan çıkar çıkmaz kapısının önünde bulacak. Hadi! Alıntı: Hafiyenin El Kitabı, Jedediah Berry. Çeviren: Algan Sezgintüredi. Şu anda matbaada, çok yakında raflarda.)

7 Şubat 2012 Salı

İz

Ne tuhaf, bir uyku hapı, yıkabilir evreni ve kurabilir kaosu.*

Uyan, doğrul ve harekete geç, geceyi, uykunun kalıntılarını ardında bırak... Yaşamı anlamlandırmak için türlü anlatılara sığınan insan, rüyalarını anlamlandırmada daha çekingendir çünkü rüyanın sınırsızlığı, tıpkı ölüm gibi, huzursuzluk vericidir; hani derler ya, uyku, ölümün kardeşidir. Avustralya yerlileri, hangi farklı alt gruba ait olurlarsa olsunlar, yaratılış öykülerine Rüya Zamanı adını verirler. Rüyayı gören belli biri yoktur, yaratılıştır rüyanın kendisi. Venezuela'nın Makiritare yerlileri yaratılış inancına göre; kadın ve erkek, rüyalarında Tanrı'nın onları rüyasında gördüğünü görmüştür. Yerlilerin yaşantılarına ancak kitap sayfaları ve belgeseller ile tanık olan bizlerin ise pek çok açıklaması, pek çok teorisi vardır; uyku ve rüya, güzelce haritalandırılır, açıklanır, nörolojik süreçlere indirgenir. Hiçbir açıklama, hiçbir teori, gece uyandığınızda nefesinizi kesen kabusun bıraktığı izleri kolay kolay silemez ama; ister Avustralya'da ister Venezuela'da olsun, rüyalar iz bırakır.

Adorno, 'Rüya ölüm gibi siyahtır,' diyor. Sizin rüyalarınızın renkleri var mı? Ya sizin Rüya Zamanınız, nasıl geçiyor?

(Görsel, Salvador Dali, Hitchcock'un Spellbound filmi için çizim.* Jorge Luis Borges, Düş. Şifre adlı kitabında yer alıyor. Çeviren: Yıldız Ersoy Canpolat.)

6 Şubat 2012 Pazartesi

Düş

Tüm gördüğümüz ve göründüğümüz

Düş içinde düş müdür sadece?

Chuang Tzu, düşünde bir kelebek olduğunu görür. Uyanıp aynada yüzüne baktığında, düşünde bir kelebek olduğunu gören bir adam mı yoksa düşünde bir adam olduğunu gören bir kelebek midir, bilemez. Gündüz ile geceyi birbirinden ayıran, ışıktır sadece. Düşler ve gerçeklerin nasıl ayrıldıkları, bilinmez. Bir öykü kahramanının sorusu yankılanır zihnin bir yerlerinde: Rüyada olmadığını kanıtlayabilir misin?*
Evet, teoriler vardır, çok da iyidir, çok da güzeldir; birileri düşlerin biliçaltında bastırılmış dürtülerden kaynaklandığını iddia eder, bir başkası bir peygamberin doğumunun bir düş ile müjdelendiğini söyler, biri düşleri simgelere indirger. Hypnos eski Yunan'ın uyku tanrısıdır, Oneiros onun oğlu rüyadır. Morpheus, sadece bir film karakteri değil; Hypnos ile Gece'nin oğlu, rüyaların tanrısıdır. Gün tükenip gece çöktüğünde, gözler dünyaya kapanıp bir başka aleme daldığında geriye kalan, sınırsızlığı içinde düşlerdir ya, yeni bir günün başlangıcında, onlar da ışıkla silinip süpürülürler. Kala kala, geriye bir kitapta altı çizili satırlar kalır belki: "Bir yolculuktur yaşamımız, Kışın ve gecenin içinde, Kendimize bir geçit ararız, Tümüyle ışıltısız gökyüzünde."** Uyku, uyku değil midir yegane yasal ve etkin kaçış, hayat dediklerinden?

O zaman başa dönmek zaruri: "Konfüçyüs de sen de birer rüyasınız ve sizin birer rüya olduğunuzu söyleyen ben de bizzat bir rüyayım. Bu, bir paradoks." Chuang Tzu, II.***

(Görsel, Rene Magritte'e ait, Rüyaların Anahtarı. Açılış alıntısı: Edgar Allan Poe. *Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım, Murat Gülsoy. **İsviçre Muhafız Alayı Şarkısı, Louis Ferdinand Celine'in Gecenin Sonuna Yolculuk romanından epigraf. *** Ursula K. Le Guin, Rüyanın Öte Yakası'nda yer alan epigraf. Yarın rüyadan devam...)

3 Şubat 2012 Cuma

Bisiklet

"Bir adamın damarlarında ne kadar bisiklet olduğu nasıl anlaşılır?"

"Eğer sayısı ellinin üzerindeyse, bunu yürüyüşünden kesinkes anlarsın. Her daim ustalıkla yürür ve asla oturmaz, dirseği dışarıda duvara dayanır ve yatağına gitmek yerine bütün gece mutfakta öylece durur. Eğer çok yavaş yürür veya yolun ortasında durursa yere yığılıp kalır ve başka biri tarafından kaldırılıp harekete geçirilmesi gerekir. Bizim postacının girdiği talihsiz durum işte bu, kendini bu durumdan çıkarabileceğini de hiç sanmıyorum."


(Üçüncü Polis, Flann O'Brien. Çeviren: Gülden Hatipoğlu. Bisiklet ve şemsiyelere bambaşka gözlerle bakmaya hazır olun, Hafiyenin El Kitabı yolda!)

2 Şubat 2012 Perşembe

Kafa

Durmadan kar yağmasının algıda tuhaf etkileri mevcut sevgili okuyucu; sanki gece olduğundan uzunmuş, gündüz de bir rüyanın uzantısıymış gibi... Gerçekle yaşanan yegane temas, karda kaydığınız an duyduğunuz panik belki bir tek; bir süredir bir kar küresinin içine hapsolmuş gibi hissediyorum ki galiba eklemek gerek, kar insanda biraz tuhaf bir kafa yapıyor. Her neyse; düştü, rüyaydı, gerçekti bunlar ile haftaya iştigal edeceğiz; Jedediah Berry'nin Hafiyenin El Kitabı adlı romanını yayına hazırlıyoruz; neyin hayal neyin gerçek olduğunun bu denli birbirine karışması, metnin yan etkilerinden de olabilir. Berry zeki ve oyuncu bir yazar; Hafiyenin El Kitabı ilk romanı ve kendisinin edebiyat sahnesine girişi yabancı basında Borges olsun, Flann O'Brien olsun (Okudunuz mu? Okuyun!), Calvino, Kafka, Ray Bradbury olsun, türlü yazara benzetilmesi ve beğenilmesi ile gerçekleşmiş. Biraz Hollywoodvari bir gelenek bu da; yeni bir yazar bulduk mu, yazarın özgün tarzını bildik birileri üzerinden tanımlamak gerekiyor, benzetme ne kadar absurd ise o kadar iyi ('Matrix ile Ye Dua Et Sev ve Tiffany'de Kahvaltı tarzını birleştiren bir film yapalım; biraz da Rezervuar Köpekleri ile Dövüş Kulübü havası ekleyelim...' Bu slogan bulundu mu stüdyo stüdyo gezilip fikir heyecanla 'satılıyor', Hollywoodvari demem ondan, bir Hollywood geleneği adeta.) Hafiyenin El Kitabı için New Yorker, 'Wes Anderson Kafka'yı sinemaya uyarlasa bu metindeki gibi bir atmosfer ortaya çıkardı,' mealinden bir şeyler demiş mesela; biri yazarın yarattığı havayı David Lynch'e, bir başkası Terry Gilliam'a atfetmiş... Şimdi sadece yönetmenleri ele alırsak, Wes Anderson nere, David Lynch nere dememek elde değil - ve fakat, ilginçtir ki kastedileni, metni okuduğunuzda anlıyorsunuz. Berry, steampunk da denilen bir janr dahilinde, karanlık bir dünya yaratarak algınızı zıplatan bir öykü anlatıyor, benzetildiği yazar ve yönetmenlere, hem benziyor hem de hiç mi hiç benzemiyor. Fazlasını söyleyip okuma zevkini kırmanın alemi yok, yalnız metnin Borges'e kasıtlı bir referans verdiğini belirteyim, bulması artık size kalsın.

Bu arada günlerimiz epey hareketli geçiyor, bilmem farkında mısınız... Paul Auster'ın Türkiye eleştirisi ve yankıları, iyi günlerde Zaytung haberi minvalinde, kötülerde ise karanlık dehlizlerdeymişiz gibi seyreden hayatlarımızı şenlendirmedi değil; aynı esnada Jonathan Franzen, Internet'ten ve e-kitaplardan nefret ettiğini falan açıkladı; öte yandan aksi bir hamleyle Paulo Coelho, SOPA ile ilgili gelişmeleri protesto etme amaçlı olarak kendi e-kitaplarını bedava indirilsinler diye Pirate Bay websitesine verdiğini duyurdu blogundan. Eklemeyi de ihmal etmedi; beğenirseniz satın alırsınız vs. dedi. (Sanki kitap okumuyor, trailer izliyoruz, tadımlık niyetine e-kitap, yalnız tam metin.) Şimdi bu, başlı başına bir tartışma konusu ama; hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, aynı Coelho, romanlarının orijinallerinin dijital ortama aktarılması ile ilgili bir sözleşme maddesi ile bağlı olmadığından bunları birkaç sene evvel Amazon'a vermiş ve orijinal dildeki yayıncısını ekarte ederek e-kitap devriminin ilk büyük kazıklarından birini attı diye eleştirilere maruz kalmıştı. O Amazon ki bugün, yayıncı, kitapçı, dağıtımcı vs gibi her türlü aktörü tehdit ettiği endüstride -Hollywoodvari olacak ama- Chucky ile King Kong ve Jaws arası bir mertebeye doğru ilerliyor, ahtapot misali kollarını her yana sarıyor, giderek artan bir nefret dalgasının hedefi haline gelirken geri adım atmayı elbette reddediyor... Bir nevi, 'Eleştirirsen eleştir, bana ne,' tavrı bu da, bilmem tanıdık geldi mi? Her neyse, ne diyelim, en iyisi Hafiyenin El Kitabı'ndan bir düstur ile bağlayalım sözü: 'Tuzak kurmuyorsanız tuzağa düşüyorsunuz demektir. İkisini aynı anda yapabilmek ustalık göstergesidir.'

Günleriniz şen olsun.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Hüküm

"Aslında İstanbul’a korsan DVD almak için geldim” diyen Zizek, reklamların insanlara farkında olmadıkları şeyleri hatırlattığını söyleyerek şunları ekledi: “Reklamcılar, yaptıkları işlerde fantezi ögesini kullansınlar. Bu şekilde anlatmak istedikleri şeyler direkt değil, dolaylı olarak vermiş olurlar. Tüketiciler arzuladıkları şeyleri doğrudan almak istemezler. Örneğin benim favori ürünüm Kinder sürpriz yumurta.”

Bazen bir Zaytung haberinin içinde yaşayıp yaşamadığımızdan emin olamıyorum sevgili okuyucu, ama yukarıdaki satırları Hürriyet'in Ekonomi sayfasından aktardım... Anlam, aradıkça sizden uzaklaşan bir şey; ona da şüpheniz olmasın. Anlamsızlık sadece bizlerin mustarip olduğu bir illet değil elbette, global hükmü var; örneğin bugünlerde Almanya bir kitap yakma tartışmasına kapılmış gidiyor, öyle ki çağrışımlar epey derin. Berlin Bienali kapsamında Martin Zet isimli Çek sanatçı, geçtiğimiz yıl piyasaya çıkan ve büyük ilgi gören (Almanya Kendini Yok Ediyor - Thillo Sarazzin) bir çoksatarın kopyalarını toplayıp yakmayı tasarlıyor; haliyle Nazi çağrışımlarından dolayı bu hareketi kınayan insan sayısı da epey fazla. Öte yandan bahis konusu kitap, ülkedeki göçmen işçilere yönelik nefret söylemine varan iddiaları ile öne çıkmış bir kitap - yakmaya gelince, ortalık karışıyor.Öte yandan kitapların yakılıp yakılmayacağına yönelik bir netlik söz konusu da değil. Sanatçı, bahis konusu kitabın kopyalarını toplayacağına ve 'dönüştüreceğine' dair bir açıklama yapmış, ancak bu dönüştürme hadisesinin nasıl gelişeceği çok açık değil. Söylem çağında yaşıyoruz sevgili okur, ne olduğu değil nasıl söylendiği, nasıl aktarıldığı önemli, yine de Berlin'in orta yerinde binlerce kitabı ateşe atmaya kalkarsanız birilerinin sizi engellemeye çalışacağına şüphe yok, söylem ne olursa olsun. Yazıyı Zizek'ten deli saçması bir beyan ile açmıştık, daha evvel Internet'in bir vakit kaybı olduğunu, e-kitap okuyucu cihazların yanık yakıt gibi koktuğunu öne süren Ray Bradbury'nin (ki Fahrenheit 451, kitap yakma temalı bir başyapıt olduğu için burada anılması gerekti) 2010 yılı sonu itibariyle e-kitap haklarını yayıncısına devrederek lanetlediği yeniliklere teslim olduğunu anımsatarak kapatalım. Devir değişim, dönüşüm ve bir de söylem devri; yukarıdaki alıntı her ne kadar talihsiz olsa da, hükmü yok, hükmü yok...

(Görsel, Günther Uecker.)