30 Mart 2011 Çarşamba

"Güvende olurduk."


(Bugünkü yazıda geçtiğimiz ay Milliyet Kitap ekinde yayınlanan Karin Karakaşlı imzalı Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın yazısına yer vermek istiyordum ancak Milliyet, Kitap içeriğini web ortamına taşımamış henüz; onun yerine Varlık dergisinde yayımlanmış bir tanıtım yazısı var aşağıda; ayrıca söyleyelim Kaya Genç, Jonathan Safran Foer'le Skype üzerinden bir söyleşi yaptı, yazısını bu ayki Vogue dergisinde okuyabilirsiniz. Görsel Josef Sudek'e ait.)


“Doğan her şey ölmek zorundaydı ki bu da hayatlarımızın gökdelenlere benzediği anlamına geliyordu. Duman farklı hızlarda yayılıyordu ve bizler içlerinde sıkışıp kalmıştık.”

1977 doğumlu Jonathan Safran Foer, Amerikan edebiyatının yeni ve ilgi çekici kalemlerinden biri. İlk romanı Everything is Illuminated ile edebiyat dünyasına sarsıcı bir giriş yapan bu genç yazar, Granta’nın 2007 yılı En İyi Genç Amerikan Yazarları seçkisinde yer almış ve Guardian İlk Roman Ödülü’ne layık bulunmuş. İlk romanında Ukrayna’ya yaptığı yolculuk üzerinden Yahudi soykırımını yenilikçi bir dille anlatan Foer; zeka pırıltıları ve insancıllıkla ışıldayan ikinci romanı Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da kullandığı doludizgin tempo ve zengin anlatım teknikleriyle dikkat çekiyor.


Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, iletişimsizlik, toplumsal şiddet, yalnızlık ve arayış temalarıyla beslenen bir roman. Romanın kalbinde yer alan anlatıcılardan Oskar Schell, babasını bir tesadüf eseri 11 Eylül saldırılarında kaybetmiş, hayat ile oyunları ve icatlarıyla baş etmeye çalışan dokuz yaşında bir çocuk. Oskar’ın babasının eşyaları arasında bir anahtar bulmasının ardından çıktığı ve New York şehrinin farklı açılımlarına varan keşif seferi üzerinden Foer, hümanizma dozu yüksek bir anlatıyla insanlık serüveninin karanlık noktalarının tümüne, Dresden Bombardımanı’ndan Hiroshima’ya değin uzanarak eğiliyor. Yer yer Italo Calvino’yu çağrıştıran muzip bir dinamizm ve Paul Auster’ın “aydınlık” anlatılarından izler taşıyan bir iyimserlikle, Foer hayatı kurguyla, kurguyu hayatla birebir kaynaştırıyor.

Sözün bittiği yerde, üst üste binen satırlar, boş sayfalar ve akıllardan ne yapılırsa yapılsın silinemeyecek resimler öyküyü destekliyor ve söylenebilenlerin yoğunluk derecesini artırıyor. Oskar’ın babası olduğunu hayal ettiği, alevler içindeki İkiz Kuleler’den atlayan, gökten düşen adam resimleri gibi. Durmaksızın icatlar yapan Oskar, kuşyeminden bir gömlek icat ediyor mesela, yanan bir gökdelenin içinde hapis kalarak hayatından kaybolan babasını hayallerinde kurtarabilsin diye. O zaman, işte o zaman, sözün bittiği, tüm çözümlerin tükendiği bir yerlerde, yanan bir binadan atlayıp yere çakılmaktansa göklere yükselmek mümkün olabilirdi. Ya da düşüşü belgeleyen fotoğraf karelerinin sırasını sondan başa doğru dizerek… İşte o zaman, Oskar’ın da dediği gibi, “Güvende olurduk.”

Foer’in becerisi, Hiroshima’dan Dresden’e ve 11 Eylül saldırılarına dek uzanan bu geniş açılımlı romanda insancıllığı ön planda tutarak yaşamın dehşetini ve güzelliğini bir arada ve iç içe geçmiş şekilde yansıtabilmesi. Konu aldığı insanların hayatlarındaki teğetlerin, çıldırtıcı tesadüflerin ve kan bağı ile kurgulanmamış akrabalıkların ötesinde, Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın yaşama sevinciyle dolup taşan bir roman. Birdenbire havalanıp, Oskar’ın tabiriyle aşırı gürültülü bir şekilde ve inanılmaz yakından geçerek doludizgin kanat çırpan bir kuş sürüsü misali, yaşamın insanı alıp önüne katan, tüm yaraların ötesinde kendi döngüsü içerisinde kanatlanmaya zorlayan ışığı, formlara meydan okuyan bu anlatıda sayfalardan dışarı taşıyor. Ve aydınlattığı yerde insanlık tarihi boyunca tanık olunmuş büyük kötülükler, derin acılar ve onulmaz yalnızlıklar; masallar, hayaller ve icatlarla buluşarak, hiçbir şeyin siyah ve beyazdan ibaret olmadığını ve tüm karanlıklara rağmen yaşamın gölge oyunlarında ne denli becerikli olabileceğini gösteriyor.

29 Mart 2011 Salı

Korku

2002 yapımı The Ring (Halka) adlı filmi anımsıyor musunuz? Hayal meyal anımsadığım film, aynı şeyi izleyen insanların sıra sıra öldüğü bir mizansen dahilinde işliyordu. Bu aralar en acayip kurgular bile gerçekte olan bitenin yanında sönük kalır oldu. Goethe, Genç Werther'in Acıları'nı yayınlattığı zaman (yazmak başka, yayınlanması başka mevzu; ya da biz mi öyle sanıyoruz?) bir intihar furyasına neden olmuş örneğin Avrupa'da, Werther ile ilişkilendirilen 2000 kadar intihar vakası mevcut. Kitabı okuyanlar buhranlara sürüklenip Goethe'nin deyişiyle "şiiri gerçeğe taşıma" arzusu duymuş ve canlarına kıyar olmuşlar. Bir başka tuhaf hadise BBC 1954 yılında Orwell'in 1984'ünü televizyona uyarladığı zaman yaşanmış: Beryl Merfin adlı izleyici, Daily Express'in haberine göre uyarlamayı izlediği sırada heyecandan şok geçirerek hayatını kaybetmiş; BBC aynı uyarlamayı dört gün sonra bu defa "Sinirleri zayıf olanlar izlememelidir," ibaresiyle yeniden yayınlamış. Böyle şeyler okuduğum zaman işaret ettikleri naiflik karşısında üzüntü duyuyorum; demek ki gündelik haberleri takip eden bizler değil kurgu hadiselere böylesi tepkiler vermek, gerçek yaşamda olan bitenin dehşeti karşısında dahi büyük şaşkınlıklara düşmez haldeyiz. Her neyse... Yazının görseli The Cabinet of Dr. Caligari'den, gelmiş geçmiş en iyi korku filmlerinden biri, sinirleriniz zayıfsa izleyip izlememek size kalmış.

28 Mart 2011 Pazartesi

Medeniyet

Blog yazarınız çeşitli nedenler dolayısıyla blog yazmaya başladığından beri ilk defa bir haftalık bir kafa izni yaptı; farketmişsinizdir. Yeniden buradayım. Açıldığı iddia edilen blogger gizemli bir şekilde zaman zaman mahkeme kararıyla engellenmiş, zaman zaman da erişime açık oluyor; ve açıkçası blog yazıp sonra aynı yazıları başka kanallara aktarmak vs. vs. oldukça akıl dışı bir durum. Dolayısıyla wordpress ve tumblr'daki replica bloglarda farklı içerik yayınlamaya ve blogger'a erişmem mümkün olduğu sürece yazıları buradan devam ettirmeye karar vermiş bulunuyorum. Her şeyden önce, blogger sosyal bir platform ve kendi isteğimizle terk etmedikçe yer değiştirmek zorunda kalmak hoş değil. Blogu kendi websitemize çekmemiz, farklı bir adres almamız vs. pek çok şey mümkün bu noktada ama bu kararları anlamsız kısıtlamalar yüzünden değil kendi tercihlerimiz doğrultusunda almayı tercih ederiz. Yani, biz buradayız, diyeceğim odur.
Yazının görseli Bai Yiluo'nun Medeniyet adlı çalışması; okurlarımızı medeniyet halleri üzerine biraz düşünmeye davet eder, huzurlarınızdan çekiliriz.

18 Mart 2011 Cuma


SANAYİ SONRASI YAŞAMIN RADİKAL BİR ŞEKİLDE KISALTILMIŞ TARİHİ


Tanıştırıldıkları sırada, kendini beğendirme umuduyla, bir espri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra ikisi de eve arabayla yalnız döndüler, dümdüz ileri bakarak, suratlarında aynı çarpıklıkla.
Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever gibi davranırdı, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanırdı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri daha.

(İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, David Foster Wallace. Çeviren: Sabri Gürses. Görsel: Jo Ann Callis. İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler, çok yakında, tüm kitapçılarda.)

17 Mart 2011 Perşembe

Kaplanın nefesi

Önümüzdeki aylarda yayımlayacağımız müthiş kitaplardan biri, 1985 doğumlu genç yazar Tea Obreht'in ilk romanı: Kaplanın Karısı. Geçtiğimiz hafta Amerika'da yayımlanan kitap, şimdiden büyük beğeni topladı ve 26 yaşındaki Tea Obreht, adını ileride sık sık duyacağımız, yeni edebiyat fenomenlerinden biri oldu. Yugoslavya doğumlu Obreht, 1992'de doğduğu şehir Belgrad'dan kaçarak Kıbrıs ve Mısır'da yaşamış ailesiyle. Amerika'ya göçtüklerinde 12 yaşında olan yazar, Kaplanın Karısı'nda iç içe geçmiş öykülerle bir arayışı, savaş zamanı paramparça olmuş bir coğrafyayı ve oranın insanlarını, kendi yarattıkları efsaneler ve korkuların tutsağı olmuş insanları konu ediyor. Fazla tüyo vermeyelim roman hakkında; sadece Obreht'in mahir bir hikaye anlatıcısı olduğunu, kitabı heyecanla beklediğimizi söyleyelim ve Obreht'in sıkı bir Marquez ve Bulgakov hayranı olduğunu belirtelim (böylelikle tüyo da vermiş sayılır mıyız roman hakkında?)

Kaplan demişken; rafımızdan inme tozlu ve sevgili bir kitaptan, Borges'in Düşsel Varlıklar Kitabı'ndan (Mitos, 1992) Annam Kaplanları hakkında bir pasajla kapatalım yazıyı: "Annamlılara göre, kaplanlar ya da kaplanların içinde yaşayan ruhlar, uzayın dört bir köşesine hükmederler. Kırmızı Kaplan Güney'in hakimidir (haritaların tepesine yerleştirilir); yaz ve ateş ondan sorulur. Siyah Kaplan Kuzey'in hakimidir; kış ve su ondan sorulur. Mavi Kaplan Doğu'nun hakimidir; bahar ve bitkiler ona aittir. Beyaz Kaplan Batı'nın hakimidir; sonbahar ve madenler ondan sorulur." (Çeviren: Bora Komçez.)

Hazır Mavi Kaplan nefesini yavaş yavaş hissettirmeye başlamışken, yeni kitaplar okumanın ve hayallere kapılmanın zamanıdır. Bahar!

16 Mart 2011 Çarşamba

Hayatı seç!

Birden soğuk; çok soğuk. Mum tamamen eridi nerdeyse. Odadaki tek ışık televizyonun ışığı. Siyah beyaz bir şeyler oynuyor… ama televizyon siyah beyaz olduğu için siyah beyaz bir şeyin oynaması kaçınılmaz… renkli bir televizyonla, farklı olurdu… belki.

Donuyorum, ama hareket etmek insanı daha da üşütür; ne yaparsan yap ısınamayacağını idrak edersin çünkü. Hareketsiz kalırsam en azından kendime şöyle bir kımıldayarak ya da sobayı yakarak ısınma gücüm olduğunu söyleyebilirim. Bu numara tamamen hareketsiz kalmakla ilgili. Amına koduğumun sobasını yakmak için yerinden kalkmaktan daha kolay.

Birden başka biri var odada benimle. Spud, galiba. Karanlıkta anlamak güç.
Hiç konuşmuyor.

“Spud… Spud…”

Bir şey demiyor.

“Gerçekten çok soğuk moruk.”

Spud, eğer gerçekten oysa, yine bir şey demiyor. Ölmüş olabilir, ama ölmemiştir muhtemelen, çünkü gözleri açık galiba. Ama o da hiçbir şey ifade etmez.


(Uyarlamalardan bu kadar bahsedip Danny Boyle'un Trainspotting'ini es geçmek olmaz. Danny Boyle, Welsh'in romanının devamı Porno'yu da beyazperdeye uyarlamak için beklemede. Ewan McGregor, Renton rolü için istekli değilmiş. Yukarıdaki pasaj elbette Trainspotting'den; çeviren: Avi Pardo.)

15 Mart 2011 Salı

Kurgunun gerçeği

Kerouac'ın Marlon Brando'ya yazdığı mektuptan devam edelim; Kerouac Amerikan sinemasını sığlıkla suçlayıp, Fransızların fersah fersah ileride olduğundan ve spontane bir sinemaya özlem duyduğundan bahsediyor. Kerouac'ın kendi yazdığı oyun Beat Kuşağı'nın (Siren'de yayıma hazırlanıyor) 3. perdesinden uyarladığı kısa film Pull My Daisy, tam da yazarın Brando'ya mektubunda özlemini çektiğini söylediği unsurlarla bezeli, otobiyografik ve emprovize yönleriyle öne çıkıyor. Beat Kuşağı'nı önümüzdeki aylarda okuyacaksınız; haliyle metnin kendisi de oldukça spontane gelişen diyaloglar eşliğinde Beat "gerçekliğine" dair bir kesit içeriyor. Gerçekliğe film ile ayna tutanlardan bahsetmiş ve Kerouac'ın Fransızlara övgülerine yer vermişken 1917 doğumlu yönetmen Jean Rouch'tan bahsederek kapatalım yazıyı; Jean Rouch görsel antropolojide önemli bir yer edinmiş, kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırları belli olmayan ve öze-dönüşlü yaklaşımlarıyla kendini gösteren pek çok "belgesel"in yaratıcısı. Afrika'da yaptığı işleriyle sonradan Afrikalıların haklı olarak tepkisini çeken yönetmenin, en ilgi çekici filmlerinden biri kendi ülkesinde çektiği Chronique d'un Ete (blog yazarınıza göre elbette) - Bir yaz mevsimi boyunca Fransa'nın çeşitli yerlerinden insan manzaralarına odaklanan film, birtakım kadınların sokaklarda insanlara ellerinde mikrofonlarla yanaşıp 'Mutlu musunuz?' diye sorduğu, soru karşısında pek çok kişinin tuhaf ifadeler takınarak kaçıştığı görüntülerle başlıyor ve yönetmen ile birlikte filmin izlenip seyircilerce (aynı zamanda filmde rol alan kişiler) gerçekliğe sadakatinin eleştirildiği bölümler içeriyor. 1960 yazını "belgeleyen" film, zihinsel bir egzersiz olarak düşünüldüğünde, gerçekten çarpıcı bir iş koyuyor ortaya.
"Gerçeklik" üzerinde konuşuldukça kurguya kayan bir platform, 2004 yılında hayata veda eden Rouch, kurucularından biri sayıldığı Cinema Verite (Gerçeklik Sineması) hakkında şöyle diyor: "Cinema Verite gerçeğin filmi değil; filmin gerçeğidir." Bir başka noktada, bu bulmacamsı beyanı şu şekilde geliştirmiş: "Belgesel, sinemanın en yanlış biçimidir. Gerçek, sadece aktarıldığı zaman değere sahip olur. Başka deyişle, sanatçı sadece kendi küçük dünyasını yaratabildiği sürece var olur." Karakterlerin yaşadıkları görüntülenen şehirlerde değil yönetmenin dünyasında hayat bulduklarından dem vuruyor sonraki sözlerinde Jean Rouch. Uzun bir sıçrayış yapalım ve belgeselci olmasa da filmlerinde mekanla derin bağlar kuran bir yönetmeni analım hemen, Woody Allen ki erken dönem filmlerinin New York'u başta olmak üzere kendi sinemasal şehirleriyle çıkar karşımıza, bu tanımlamayı doğruluyor gibi. Allen'ın sinema için kurgulayacağı en son şehir, geçen hafta haberlerde okuduğumuz üzere: Roma.

14 Mart 2011 Pazartesi

Yolda

12 Mart Cumartesi günü, efsane bir yazarın, Jack Kerouac'ın doğum günüydü. Kerouac'ın en çok bilinen metni Yolda'nın (On The Road) sinema uyarlaması IMDB verilerine göre bu yıl içinde vizyonda olacak. Beat Kuşağı hakkında ne düşünürseniz düşünün, Yolda kayıtsız kalınamayacak bir enerjiyle kelime anlamıyla patlayan bir kitap, yazarın kitabı 3 hafta içinde ve durmaksızın daktilo etme suretiyle yazmış olduğu biliniyor, ancak elbette ki masa başına geçmeden önce oldukça uzun süren bir ön hazırlık, ya da yaşam süreci içerisinde hazırlanmış kitap. Ayrıntı Yayınları'nın Can Kantarcı çevirisiyle yayımladığı metnin yazıldığı yıl 1951; 1957 yılında Viking tarafından basılana değin pek çok yayıncı tarafından reddedilmiş ve Viking baskısı öncesi oldukça yoğun biçimde düzeltme ve müdahaleye maruz kalmış. Önümüzdeki aylarda Nevzat Erkmen çevirisiyle Kerouac'ın Big Sur'ünü yayımlayacağız; Big Sur, yazarın macerasının Yolda'nın basımı ve Kerouac'ın tanınması ardından gelişen ayağını destanlaştıran bir metin.

Yolda filminin post prodüksiyon aşamasında olduğunu söyledik yukarıda; Christies müzayede evinde 36,000 USD'a satışa çıkan bir mektupta Jack Kerouac Marlon Brando'ya sesleniyor ve Yolda'yı film yapması için o kendine has, tutkulu, heyecanlı dille adeta yakarıyor:

YOLDA'yı satın alman ve film yapman için dua ediyorum. Biçimi konusunda endişelenme, konunun nasıl sıkıştırılıp sinemaya uygun bir hale sokulması gerektiğini biliyorum: tek bir yol hikayesi olacak, birden çok yolculuk yerine tek bir tane, New York'tan Denver'a, Frisco'ya, Meksika'ya, New Orleans'a ve tekrar New York'a uzanan bir yolculuk. Kamerayla kaydedebileceğimiz çok güzel resimler hayal ediyorum; Sal ve Dean konuşur, konuşur ve konuşurken arabanın ön koltuğundan görünen, ön camdan dışarıda gece gündüz kıvrılan yol. Senin Dean rolünü oynamanı isterim (...) ben de Sal'i oynayabilirim. Dean'in gerçek yaşamında nasıl davrandığını gösterebilirim sana, onu ziyarete Frisco'ya gidebiliriz ya da L.A.'e çağırırız gelir, delinin teki hâlâ. Tek istediğim bu işten bana ve anneme yaşam boyu yetecek kadar para kazanmak, öyle ki ben de dünyayı gezmeyi, aklıma düşenleri yazmaya sürdüreyim ve dostlarım dardayken onları doyurabileyim. Amerika'da sinema ve tiyatroyu yeniden yapılandırmak istiyorum, spontane bir hava katmak, "durum"a dair algıları yıkmak ve insanları gerçek yaşamda oldukları gibi göstermek istiyorum. 30'larda çekilmiş Fransız filmleri bizimkilerden üstün hâlâ, çünkü Fransızlar oyuncuları serbest bırakıyorlar ve seyircinin zekası hakkında önyargı geliştirmiyorlar. Amerikan tiyatro ve sineması Amerikan edebiyatının geldiği noktayı karşılayamayan, modası geçmiş bir dinozor.

Kerouac'ın sinema konusundaki görüşlerine kısmen de olsa katılmamak elde değil, Yolda'nın uyarlamasını, tam da bu yüzden, merakla bekliyorum. Sinema demişken, pek çok filmi vizyonda izleyemediğimiz, vizyona girseler dahi sinemaların birbirinin peşi sıra kapandığı bu dönemde, ilaç gibi bir 15 gün var ufukta: İstanbul Film Festivali programı açıklandı. Edebiyatla haşır neşir olduğumuz bu platformdan festivalde gösterilecek üç edebiyat uyarlamasının altını çizelim isterim; biri Kazuo İshiguro'nun şahane romanı Beni Asla Bırakma'nın Mark Romanek yönetmenliğindeki beyazperde uyarlaması, diğeri Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı adıyla yayımlanan romanı Norwegian Wood'dan uyarlanan Noruwei No Mori ve son olarak Michael Winterbottom yönetmenliğinde Jim Thompson'ın romanı The Killer Inside Me'den uyarlanan aynı adlı film: İçimdeki Katil.

Sinemadan bahsetmeye devam edeceğiz.

İyi haftalar.