24 Şubat 2011 Perşembe

İnsan eli

Gelişen teknoloji yurtdışında bir süredir bir panik havası estiriyor; geleneksel formatıyla kitapların ortadan kaybolacağı ve her türlü yazı ve paylaşımın elektronik ortamlara kayacağı konuşuluyor. Amazon, geçtiğimiz sene e-kitap satışlarının diğer kitap satışlarını aştığını da duyurdu. Bu tartışmaların ortasında Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser ve Ne Nedir ile tanıdığınız Dave Eggers'a bu konuda ne düşündüğünü sormuş Newsweek, cevap epey olumsuz:

Elektronik bir kitap okuyucuya sahip değilim ve böyle bir cihazda bir sayfa olsun okumadım. Ekran önünde geçirdiğim vakti azaltmak için elimden ne gelse yaparım. E-kitapların yüzde onluk bir pazar payı edindikleri iddiasına da inanmıyorum. Olup olabileceği zaten yüzde 10 ila 15 arasındadır; çünkü cihazlar pahalılar ve ucuzlamayacaklar. Okur burada bir seçimle karşı karşıya; kapağı ve sayfaları olan bir kitaba yapılan yatırımın sizde kaldığı sürece bir geri dönüşü var; elektronik okuyucu üzerinden edinilecek tecrübe ise oldukça steril.

Dave Eggers gibi yenilikçi bir figürün yeni yeni hareketlenmekte olan e-kitap mevzusuna olumsuz bakması aslında şaşırtıcı, ancak yersiz de sayılmaz. Cihazlar gerçekten pahalı - ancak cihaz sahiplerinin 'içerik' ihtiyacı su götürmez. Sanırım rahatsız edici olan, kitap gibi zengin bir tecrübenin içeriğe indirgenmesi fikri ki tam olarak ne yönde gelişeceğini ancak yaşayarak göreceğiz.

Bir başka kitap haberine bu hafta hem yabancı basında hem de BirGün gazetesinde rastladım. Haber Voynich El Yazması hakkında - bu kitap, kimsenin okuyamadığı metin olarak da ün salmış... Kimi çizimler de içeren metnin tüm araştırmalara rağmen kırılamayan bir şifreyle yazıldığı ve tıbbi bir metin olduğu tahmin ediliyor. 10 Şubat itibariyle yapılan testlerden alınan sonuçlar, el yazmasının 1450 ile 1520 yılları arasında yazılmış olduğu yönünde. Kitabın 'insan' eliyle yazılmamış olduğu da iddialar arasında ki şüpheci bir bakış açısına sahip blog yazarınız ben, bu noktada iddiaları iletiyorum sadece, sahiplendiğimden veya 'işte, uzaylı eliyle yazılmış bir kitap!' diye heyecana geldiğimden değil. Her neyse... Voynich El Yazması ilginç bir vaka gerçekten ve şifresinin kırılmasına yönelik araştırmalar sürüyor, haberleri geldikçe ileteceğim.

Şifre demişken, Jonathan Safran Foer'in Tree of Codes (Şifre Ağacı) isimli kitabına da yeniden değinelim; Dave Eggers'la benzer çizgide yer aldığı söylenebilecek olan Foer'in bu kitabı da, elektronik ortama aktarılamaz olması dolayısıyla Eggers'ı destekleyen bir duruş sergiliyor. Şifre Ağacı, burada daha önce değindiğimiz üzere yazarın Bruno Schulz'un metni Krokodil Sokağı'nı oyarak, kimi yerlerini örtüp kimi yerlerini açıkta bırakarak, kısacası Schulz'un kelimeleri yardımıyla Foer'in kurguladığı bir öyküyü anlatıyor ve başlı başına bir sanat objesi olarak kabul görüyor. İnsan eliyle yazılmış ancak dijital ortama gelemeyen bir kitap, işte budur.

Yazıyı kapatırken hatırlatmamızı tekrar yapalım, Etgar Keret !F İstanbul için yeniden şehre geliyor ve cumartesi günü bir dizi etkinlikle sevenleriyle buluşuyor. Tha Hall'da gerçekleşecek senaryo yazım panelini, G-Mall D&R'daki imza gününü ve Bilekkesenler'in (Wristcutters) gösterimini kaçırmayın deriz. Bu arada laf lafı açmışken ekleyelim, bu gece Edwyn Collins Bant organizasyonuyla Ghetto'da bir konser verecek ve sanatçının en sevdiği üç kitap şu şekilde sıralanmış: 1. Zamanımızın Kahramanı - Lermontov 2. Çavdar Tarlasında Çocuklar - J.D Salinger (Gönülçelen bana kalsa ama neyse, bu adla analım) 3.Amerika'da Alabalık Avı - Richard Brautigan. İlginç bir üçlü, Lermontov'dan Brautigan'a uzanıyor olması kayda değer. Yazıyı kapatırken temennimiz, hangi formatta olursa olsun kitaplardan ırak düşmemeniz yönünde! Yukarıdaki görsel Nam June Paik'in işlerinden, aşağıdakiler ise Voynich El Yazması'nın gizemli sayfaları... Kaynayan bir kazana bir çok kadın atılmış gibi durmuyor mu?


23 Şubat 2011 Çarşamba

Pes

Henry Miller klasiği Yengeç Dönencesi, Avi Pardo çevirisiyle yakında raflarda olacak - haberi geçen hafta vermiştik. Yengeç Dönencesi bir kenara, bu büyük yazarın Kara İlkbahar metni hakkında Random House'dan aldığı editör mektubunu okuyalım bir ve iki gündür bu mecrada gerçekleştirdiğimiz yazı işleri temalı tavsiyelere bir tanesini de biz ekleyelim: Yazdıklarınızın bir yayınevince kabul görmemesi, değersiz oldukları anlamına gelmez. Pes etmeyin.

Sayın Bay Miller,

Ne yazık ki Kara İlkbahar'ı reddetmek zorundayım. Yazma yeteneğinize saygı duymakla beraber bu kitaptan hiç hoşlanmadım. Bana kalırsa Amerika'da ticari anlamda başarı sağlama şansı çok düşük. Sizin için tek umudum bir başka yayıncının bu kitap hakkında farklı düşüncelere sahip olması ve benim haksız çıkmam yönünde.
İlk sefer olmayacaktır!

Hatırlatmamızı yapalım, Etgar Keret bu cumartesi günü The Hall'da !f İstanbul ve Sundance işbirliğiyle gerçekleşecek bir panelde senaryo yazımı hakkında konuşacak.(Saat 11.00'de.) Aynı gün saat 16.00'da G-Mall D&R'da kitaplarını imzalayacak ve saat 17.00'de Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü isimli kitabında yer alan Kneller'in Mutlu Kampı öyküsünden uyarlanan kült film Bilekkesenler'in (Wristcutters) yine !f kapsamındaki gösterimine katılacak.

Bu şahane yazarla tanışma fırsatını kaçırmayın deriz.

22 Şubat 2011 Salı

Yazı kalır

Palahniuk'un yazı yazanlara tavsiyelerine kaldığımız yerden devam:

7.Bilmemek esastır. Hikayenin kendi kendini şekillemesine izin vermek gerekir. Sıradaki hamlenizi bilin ve ötesinin kendi kendine gelişmesi için çabalayın. Her şeyi bilirseniz, yazması da çok sıkıcı olur. (Cehalet mutluluktur - çok eskilerden günümüze uzanan ve göründüğü üzere Palahniuk tarafından da kucaklanmış bir düstur.)

8.Hikayeye daha fazla özgürlük tanımak istiyorsanız karakterlerin adlarını değiştirin. Karakterler gerçek değiller ve sizi de temsil etmiyorlar. İsimlerini rastgele değiştirmek, karakterlere dilediğiniz gibi işkence yapabilmek için onlarla aranıza gereken mesafeyi koymanızı sağlar. Hikayenin ihtiyacı varsa, karakteri öldürmek de mübahtır. (Ev işleriyle başlayan tavsiyeler birden vahşi bir boyut kazanıyor ve maddeler biraz canlanıyor böylelikle. Karakterleri öldürün veya hikayenin kaderini değiştirmek için adlarını değiştirin!)

21 Şubat 2011 Pazartesi

13

Burada sık sık yazı işleri temalı blog yazılarına yer veriyoruz; bu haftaya da merhaba derken Chuck Palahniuk'un yazı yazanlara tavsiyelerini ileterek girelim dedik. 13 maddelik tavsiye listesini sizler için özet geçiyoruz:

1.Yazmaya oturmak konusunda sıkıntı çekiyorsanız mutfak saati kullanın. (Yumurta ya da diğer süreli pişen yemekler için kullanılan ve zaman dolunca çınlayan cihazlardan biri kastettiği.) Cihazı bir veya yarım saat sonunda sinyal verecek şekilde ayarlayıp masanın başına geçerseniz sinyal duyulduğunda çoğu zaman işinizi bırakmayacak denli gömülmüş halde bulacaksınız kendiniz. Bu araç yerine çamaşır makinesinden de faydalanabilrsiniz, bir yıkamalık zamanı ölçek olarak kullanarak yazıya oturabilirsiniz. "Hikayenin nasıl devam edeceğine dair bir fikriniz yoksa, tuvaleti temizleyin. Çarşaflarınızı değiştirin. Bilgisayarınızın tozunu alın." (Bu biraz kafa karıştırıcı bir durum, çalar saat ne güne duruyor? Bu husus karanlıkta kalmış - ev işleri ile yazı arasında özel bir ilişki olduğu mu ima edilmekte?)

2.Okur, yazarın sandığından daha zekidir; özellikle günümüz okuru sinemanın geldiği nokta dolayısıyla sofistike anlatım biçimlerine aşina ve aç. (Doğru söze ne denir? Yazıya dair bir tavsiyeden çok, okura dair bir saptama.)

18 Şubat 2011 Cuma

Yıkılmaz bir kale

Onlar vırakladıkça hayat daha gerçek oluyor. Avukatlar, rahipler, doktorlar, siyasetçiler, gazeteciler – hayatın nabzını tutan bütün ördekler. Sürekli bir felaket ortamı. Harikulade. Barometre hiç değişmemiş, bayraklar hep yarıya indirilmiş gibi. Cennet fikrinin insan bilincinde filizlenmesine şaşmamak gerek, bütün dayanakları alınsa da serpilmeye devam ediyor. Her şeyin rastgele fırlatıldığı bu bataklıktan başka bir dünya da olmalı. Neye benzediğini tasavvur etmek güç insanların düşünü kurdukları bu cennetin. Bir kurbağa cenneti, şüphesiz. Miyazma, pislik, nilüfer çiçekleri, durgun sular. Bir nilüfer çiçeğinin üzerine otur ve vırakla sabahtan akşama kadar. Böyle bir şey olsa gerek. Olağanüstü iyileştirici bir etkisi var tashihlerini yaptığım bütün bu felaketlerin. Tam bir bağışıklık durumu tahayyül edin, memnuniyet verici bir hayat, mikrobik bir ortamda güvenli bir yaşam.

17 Şubat 2011 Perşembe

Esin perisi



Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın'ın ana karakteri Oskar Schell, icatlar yapmayı durduramazken Bilinmeyen'de Joshua Ferris, karşımıza yürüme episodlarının önüne geçemeyen bir karakter çıkartıyor. Zihninde icatlar yapmaya sonsuza dek devam edeceğinden korkan Oskar, yüzmeyi bıraktıkları takdirde ölen köpekbalıklarını anımsayarak kendinden endişe ediyor; Ferris'in Bilinmeyen'inde Tim, tamamen mekanik bir sorunla boğuşmakta: kriz benzeri yürüme episodları geçiriyor ve her seferinde ailesinden, evinden ve hayatın kendisinden biraz daha uzaklaşıyor. Yürümeyi bıraktığında başına ne geleceği, en az hareket halinde olmaya mahkum köpekbalıklarının durumu kadar karanlık. 1974 doğumlu yazar Ferris, Bilinmeyen'le kendisini Ve İşimiz Bitti'yle tanıyan okuru biraz şaşırttı denebilir; Ve İşimiz Bitti'nin kara mizah eşliğinde ortaya koyduğu çalışan insan çilesi, bu ikinci romanda yerini kapkara bir dünyada yapayalnız insanlara bırakıyor. Romanını nasıl tanımladığı sorulunca şöyle diyor Ferris:

16 Şubat 2011 Çarşamba

İcat


Sevgili Oskar Schell,

Geçen iki yılda bana yolladığın bütün mektupları okudum. Karşılığında sana, günün birinde mektuplarının hak ettiği yanıtı verebilme umuduyla şablon mektuplardan yolladım. Ama sen daha fazla yazdıkça ve kendinden daha fazla verdikçe zorunluluğum daha çok gözümü korkuttu.

Bu mektubu senin için yazdırdığım şu anda, bir arkadaşımın çiçek bahçesine bakan armut ağacının altında oturuyorum. Son birkaç günümü burada, beni hem ruhsal hem bedensel açıdan çok yoran bir tedavinin etkilerinden kurtarmak için harcadım. Sabah hayıflanıp kendime acırken imkansız bir soruna basit bir çözüm bulduğum geldi aklıma: bugün, beklediğim gündü.

15 Şubat 2011 Salı

Sürgün

"Sürgün hakkında bir konuşma yapmak için davet edildim buraya. Elime geçen davetiye İngilizceydi ve ben İngilizce konuşmam. Konuştuğumu sandığım bir dönem olmuştu ya da en azından bir zamanlar, ergenliğimde, İngilizcemin İspanyolcam kadar iyi ya da o kadar kötü olduğunu sanırdım. Üzgünüm ama o günler geride kaldı. İngilizce okuyamıyorum. Mektuptan anladığım kadarıyla, burada sürgün hakkında konuşmam gerekiyor. Edebiyat ve sürgün hakkında. Ama tamamen yanlış anlamış olabilirim ki düşündüğümde bu işime de geliyor, çünkü sürgüne inanmıyorum, özellikle de edebiyat kelimesiyle yan yana geldiği zaman." (Roberto Bolano, Between Parentheses. Viyana, Avusturya Edebiyat Cemiyeti Konuşması.)