14 Şubat 2011 Pazartesi

Şşşt!


Sayın Arada Ormanda Gezer Primatolog Bayan,

Şşşt! Korkma güzelim. Oku lütfen. Berbat maymun yazısına takılmayıp kalbimi okumaya çalış. Aslında sana bunları söylememem lazım; söylememeyi gerçek anlamında kullanıyorum; çünkü bırak yazmayı, dil kullanma becerisini bile edinemedim, hiçbirimiz edinemedik. Ama kim takar şimdi dili? Konuşmam lazım. Bir daha bu ormana hiç dönemeyebilirim. Bir daha ırmak kıyısındaki kampına hiç uğramayabilirim, bitkinmiş gibi yapıp senden zorla kazandığım güvene de dayanarak beni kucağına almana, saç derimdeki pıtrakları ayıklamana ve bana vermiş gibi göründüğün “Ari” ismiyle seslenmene izin veremeyebilirim. Böyle olursa, eğer dönemezsem, bilmeni isterim ki Ari, nehir kıyısında geçirdiğimiz akşamüstlerini çok özleyecek. Gerçek adımın Mike olması kimin umurunda?

11 Şubat 2011 Cuma

Doğum günü

Dün, doğum günümdü. Bugün, on dördüncü yaşımın ilk günü. İnsanın sadece bir kez on üç yaşında olabilmesi ne tuhaf… Aynı şekilde, sadece bir kez on iki, on bir, on yaşında oldum, bir daha da hiç olamayacağım. Kendimi pek farklı hissetmiyorum ama geçen yazdan beri boyum uzadı. Bu kadar hızlı uzamama çok şaşıracaksın. Yakında seni geçeceğim.

Son buluşmamızın üzerinden altı hafta geçti, tam 43 gün hatta. Sabahın erken saatlerinde Kahire havaalanına yaklaşırken boğazıma nasıl yumruk gibi bir şey oturduğunu, ağlamamaya verdiğim sözü tutmak için zorlandığımı hatırlıyorum. Neden bütün kötü şeyler sabahın köründe olmak zorunda? Ayaklarımda hâlâ yazın giydiğim sandaletlerin yanıkları duruyor. Ama şimdi hava o kadar soğuk ki, iki çift çorabı üst üste giyiyorum, parmaklarım yine buz kesiyor.

Haklısın; İngiltere, cildimin rengini sarmısağa çeviriyor.


(Üç Harfli Kelime Aşk - Hisham Matar. Çeviren: Sıla Okur. Görsel Damien Hirst'ün turşulanmış düşsel yaratığı, blog içeriğinden bağımsız bir not olarak eklemeli - bugün blog yazarınızın doğum günü. 3 Harfli Kelime Aşk, bizlere sürekli pompalanan iç kıyıcı aşk şablonlarına ters, aşka muhalif bir aşk mektupları derlemesi; Hisham Matar, burada yer alan yazarlardan sadece biri. Güzel bir haftasonu geçirmeniz dileklerimizle...)

10 Şubat 2011 Perşembe

Korkuyu yadsıyamazsın...



Tepedeki Ev ve Shirley Jackson'dan çokça bahsettik bu sayfalarda; hatta bu kült kitabın 2 defa sinemaya uyarlandığını da belirttik. Fedakar blog yazarınız olarak edebiyat eserlerinin sinema uyarlamalarından çoğunlukla hazzetmesem de sizler için ya da bu yazı uğruna bu uyarlamaların ikisini de oturdum seyrettim. 1999 tarihli uyarlamayı önceden izlediğimi anımsıyorum ancak filmden aklımda pek bir şey kalmamış. Jan De Bont'un yönettiği ve Liam Neeson ile Catherine Zeta Jones ve Owen Wilson gibi oyuncuları barındıran kadrosuyla film, hem kitaptan epey uzak hem de klasik Hollywood mantığıyla kurgulanmış, her şey biraz karikatürize gibi. Yalnız güzel bir sürprizi var filmin: Lili Taylor. Eleanor rolüne cuk oturduğu gibi, kendisinin yer aldığı ve ilgiyle izlemediğim bir film bulmaya çalıştım ancak bulamadım; yani sırf Lili Taylor hatrına dahi izlenebilir. 1963 yılında yapılmış ilk uyarlama daha çok ilgimi çekti; hem metne daha sadık, hem de siyah beyaz olması ve görsel efekt teknolojilerinin fazla gelişmiş olmamasına rağmen izlerken insanı epey geren bir yapım. Filmin posterinde bir ev, gözlerini fal taşı gibi açmış bri kadın ve bir de spot yer alıyor: "Hayaletlere inanmasan da korkuyu yadsıyamazsın." Ha, dersiniz ki 1963 yapımı siyah beyaz filmi neden izleyeyim; Zeta Jones'a da ayrıca bayılıyorum, o zaman sizin kaleminiz daha sonra çekilen uyarlama olacatır. Yalnız altını tekrar çizelim, 1999 yapımı film romanın bazı temel unsurlarını günümüz izleyicisini memnun etmek kaygısıyla yok saymayı uygun görmüş. Her neyse, tüm bunlar bahane, Lili Taylor şahane.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Buğday tanesi

Fyodor Mihailovich Dostoyevski, 1881 yılında bugün, 60 yaşındayken hayata veda etti. Öldüğünde kucağında bulunan kitap İncil'di. Cenazesine kırk bin kişinin geldiği söyleniyor.

Mezar taşında yazanlar, Karamazof Kardeşler'in epigrafıyla aynı ve İncil'den alıntı: "Size doğrusunu söyleyeyim, buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe yalnız kalır. Ama ölürse, çok ürün verir."

(Çeviri Ayşe Hacıhasanoğlu'na ait, Karamazof Kardeşler'in Can Yayınları edisyonundan. Ergin Altay'in çevirisiyle İletişim Yayınları edisyonunda ise biraz daha farklı yer alıyor bu ibare: "Gerçeği söylüyorum size, gerçeği: Buğday tanesi yere düştükten sonra yok olmazsa, bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa, o zaman bereketli ürün verir." Hacıhasanoğlu, İncil'in Türkçe versiyonunda yer alan ifadeyi tercih etmiş gibi görünüyor.)

Görseller, Moskova Dostoevskaya tren istasyonundan. Burada daha önce bahsetmiştik.

8 Şubat 2011 Salı

Uğursuz bir biçimde*


"Gözlerim kapalıyken tanıdık bir kitaba uzanıp kokusunu içime çekerdim. Bu, beni mutlu etmeye yeterdi." - Haruki Murakami

Joe Meno (Lanetlilerin Saç Stili, Ayrıntı 2009) The Late American Novel adlı derlemede yer alan makalesinde kitapların insanların hayal etme ihtiyacından doğduklarını ve bu ihtiyacın bu zamanda her zamankinden daha baskın olduğunu söylüyor. Meno'nun makalesi, her kitapseverin hassas noktalarına dokunacak şekilde kurgulanmış; okuduğu ve onu sarsan kitapları, okuması gerektiğini düşündüğü için okuduklarını ve hoşlandığı kadının okuduğu kitaplardan yaptığı çıkarımları samimiyetle anlatıyor ve hangi formatta olursa olsun 'kitabın' başlı başına bir alan olduğunu ve bizleri etken biçimde hayal kurmaya, kelimeleri birleştirip olayları gözümüzde canlandırmaya ve gözümüzde canlananları kendi anı, hayal ve ideallerimize bağlamamıza yardımcı olduğunu hatırlatıyor. Bu açıdan biricik bir tecrübe sunuyor her kitap okuruna; öyle ki bunu betimlemeye çabalamak, kitabın formatını tartışmaktan daha saçma. Her neyse.

Tüm dünya ile birlikte Mısır'da olan biteni takip ettiğimiz bir hafta geçirdik. İskenderiye Kütüphanesi'ni yağmacılardan korumak için el ele verenleri gördünüz mü peki? Borges'i ve insanlar yeryüzünde yaşadıkları sürece yaratıcılıklarının envanteri olan Kütüphane'nin yıkılamayacağını, defalarca yok edilse bile yeniden ve yeniden doğacağı iddiasını anmadan olmaz sanıyorum. Günümüz İskenderiye Kütüphanesi 2002 yılında Mübarek'in desteğiyle kurulmuş ve öncülünün anısını yaşatıyor, kendi varlığının yanında elbette. Liderler gitse de kitaplar kalıyor. Borges'i anarak bitirelim; dünya, uğursuz bir biçimde gerçek ve kitaplar iyi ki var. İyi ki.


7 Şubat 2011 Pazartesi

Korkarım...

 

"Aslına bakılırsa, eğer seçme hakkım olsaydı yazmak yerine mutlu olmayı tercih ederdim. Kitaplarımda yeni bir şey yok benim. Üzerime çöken o korkunç mutsuzluktan kurtulma arzusuyla yazıldılar öncelikle. Daha çocukken acıyı kelimelere döktüğüm zaman hafiflediğini keşfettim; kelimelere dökülen acı gerisinde biraz melankoli bırakarak uçar gider... Melankoli, sefalet içinde olmaya yeğdir. Tıpkı bir Katoliğin günah çıkarması ya da psikanaliz gibi."

Yukarıdaki cümleler edebiyatın ağır melankolik kalemlerinden Jean Rhys'e ait. Hüzünle beslenen, karanlık bir yazar Rhys; tıpkı Shirley Jackson gibi hayatın sıkıntılarını kendi karanlığında boğmaya yeltenenlerden. Romanlarından Geniş Geniş Bir Deniz'le Karanlıkta Yolculuk'u özellikle öneririz. Shirley Jackson'ın ana karakteri Eleanor nasıl bir evin 'büyüsü' ile sürüklenip gidiyorsa, Rhys'in karakterleri de hayatın akışında savruluyorlar dört bir yana.

Her biri, yapayalnız.


“Düşünüyordum da,” dedi Eleanor nedense hepsine bir özür borçluymuş gibi hissederek. “Çok sakin olduğumu sanırdım, ama aslında ödüm kopuyormuş, şimdi anladım.” Şaşkınlıkla kaşlarını çatınca devam etmesini beklediler. “Korktuğumda da dünyanın mantıklı, güzel, korku barındırmayan yönlerini gayet net görebiliyorum; koltuklarla masaların ve pencerelerin hep aynı kaldıklarının, etkilenmediklerinin ve özenle dokunmuş halı deseninin kılını bile kıpırdatmadığının farkında oluyorum. Ama korkunca bu şeylerle benim bağlantım kayboluyor. Nesneler korkmadıkları için herhalde.”

“Bence sadece kendimizden korkarız,” dedi Doktor yavaşça.
“Hayır,” dedi Luke. “Kendimizi açıkça, olduğumuz gibi görmekten.”
“Gerçekte ne istediğimizi bilmekten,” dedi Theodora.
Yanağını Eleanor’un eline yaslayınca dokunuşundan nefret eden Eleanor elini hemen geri çekti.

“Ben hep yalnız kalmaktan korkarım.”


(Tepedeki Ev, Shirley Jackson. Çeviren: Dost Körpe. Yazının görseli, kült fotoğrafçı Clarence John Laughlin'e ait.)

4 Şubat 2011 Cuma

Sürtüşme

Son blog yazımızda Etgar Keret'in öykülerinden uyarlanan $9.99'un trailerına yer vermiş ve bunlardan birinden bir fragman yayımlamıştık. Aşağıdaki söyleşide TimeOut New York dergisi Keret'e 'hayatın anlamı'nı soruyor, cevaplar ilginç.

S: İnsanlar neden cevabı olmayan sorulara kolay yanıtlar ararlar?

Keret: Bence film kolay yanıt arayanlar değil de aramaktan vazgeçmiş olanlar hakkında. Bazen arayış da kendi içinde bir anlam taşır. Hayatın anlamını arayan karakterle onu yadırgayan diğerleri arasındaki fark, arayış içinde olanın ne denli naif olursa olsun vazgeçmemiş olduğudur. Buna resmen kafayı takmış. Diğerleri ise bir zamanlar önemsedikleri soruların yanıtlarını bir kenara bırakmış, çoktan hayatları için yaptıkları B ve C planlarına geçmişler.

S: Yaşınız ilerledikçe meylettiğiniz temaların ve tarzınızın değiştiğini düşünüyor musunuz?

Keret: Eskiden beni rahatsız eden şeyler yüzünden halen rahatsız oluyorum; ama artık birilerinin yüzüne bir yumruk patlatma dürtüsü duyduğum söylenemez. Geçmişte yazdığım öyküler hep benimle mutluluğun arasında duran şeylere ve başarısızlığa dairdi. Şimdiyse öykülerim o şeylerle uzlaşmaya ve başarısızlığa dair... Başarının insanı ürküten bir yanı var aslında. Hayatla arandaki sürtüşme paydasını düşürüyor.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Hayatın anlamı, sadece 9.90'a!

Gazeteye şöyle bir göz gezdirmek insan varlığının özünün insanlığa ne denli yabancı olduğunu kavramasına yetiyordu. Bütün o savaşlar, cinayetler, ekolojik felaketler, borsalardaki düşüş – cehaletten doğuyordu bütün bunlar, hayatın asıl anlamını kavrayamamaktan kaynaklanan basit hatalardan. Kolaylıkla düzeltilebilecek hatalardı bunlar, yeter ki birileri dinlesin. Ama kimse dinlemek istemiyordu. Ne akrabaları, ne de arkadaşları; Ronit bile. Bütün hücrelerinde yaşıyordu Nahum hayal kırıklığını. Ama birden, düşük faizli kredi ilanlarının altında, aşina bir yüz gördü – geniş omuzlu, gözlüklü adam. Fakat bu ilânda onu büyük bir dikkatle dinleyen ağırbaşlı bir adama bir şey anlatıyordu bu geniş omuzlu gözlüklü adam. “İnsanlar sizi dinlemiyor mu?” diye soruyordu ilân. “Aile fertleri ve yakın arkadaşlarınız sizi ciddiye almıyorlar mı? Çözümü bizde. 9.90’a size en ilgisiz dinleyiciyi bile kendinize bağlamayı öğretecek harikulâde bir kitapçık yollayabiliriz.” Nahum güçlükle zaptetti heyecanını. Tam umutsuzluğun dibine vurmak üzereyken bir umut ışığı belirmişti. Büyük bir sabırsızlıkla kitapçığın gelmesini beklemeye koyuldu. Geçmek bilmeyen ve beklenti dolu dört günün sonunda pakete ulaştı. Sarhoş edici ilkeleri soluk soluğa okudu, bitirdiğinde bu kez onu dinleyeceğinden emin bir biçimde babasının yanına gitti.